Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dosya // Biyografik çizgi romanın yükselişi




Toplam oy: 27
Çizgi roman yayıncılığının nispeten durgun ve sınırlı olduğu ülkemizde, son yıllarda başarılı işlere öncülük eden bazı yayınevleri iddialı çeviri ve yayın girişimlerinde yer alarak bu işbirliklerini Türkiye’de sunabiliyor. Gittikçe büyüyen bu girişimler, içerikleri ve temalarından bağımsız, çizgi roman mecrasının bugüne kadarki bilinirliğini ve çizgi roman okuma alışkanlığını ileriye hızlıca taşıyan bir ivme yaratıyor.

Çizgi roman mecrası, son yıllarda belki de fazlasıyla popüler zamanlarından birini, verimli bir dönem yaşıyor. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çizgi roman yayıncılığı, yükselen bir grafikle yayıncılık alanındaki diğer türlerle yarışan bir ivmeyle ilerliyor. Özellikle Hollywood merkezli sinema endüstrisinin son yıllarda çizgi romana verdiği önem (belki de belli “zorunluluklardan” dolayı), öncelikli olarak Marvel Comics ve DC Comics evrenlerini öne çıkararak, on yıllar boyunca oluşmuş çizgi roman birikimini ve içeriğini yedinci sanat alanına yüksek bütçelerle taşıyarak bu evrenleri geniş kitlelerle buluşturuyor. Özellikle genç takipçilerin sinema yoluyla tanıştığı karakterlerin belirli çizgi roman merkezli ve sinematik evrenlere dahil olması ve bu evrenlere dair bilgi açlığı, aynı takipçi grubunun matbu çizgi roman mecrasıyla tanışmasını ve bu mecraya alışmasını sağlıyor; beraberinde de yayıncılık sektörünü direkt olarak etkiliyor elbette.

 

 

 


Çizgi roman yayıncılığının nispeten durgun ve sınırlı olduğu ülkemizdeyse, son yıllarda başarılı işlere öncülük eden JBC, Arkabahçe, Yapı Kredi ve Çizgi Düşler gibi yayınevleri, bu doğrultuda iddialı çeviri ve yayın girişimlerinde yer alarak (REBIRTH gibi çizgi roman projeleri) bu işbirliklerini Türkiye’de sunabiliyor; film ve diziler, şimdiden belirlenmiş farklı takvimler çerçevesinde her geçen gün yakınımızdaki sinema salonlarını ve televizyonlarımızı ziyaret etme yolunda programlanıyor. Bu evrenlerin bugüne kadarki birikimi ve içerik zenginliği, box-office sinema alanını gittikçe ele geçiren ve tüm dünyada her geçen gün yükselen bir popülarite yaratıyor.

 

Benzeri şekilde, özellikle internet araçlarıyla erişilen ve hızla yayılan anime kültürü, paralelinde mangaların Türkçeye çevrilmesine öncülük ediyor ve hatırı sayılır bir Türkçe arşiv oluşmasını sağlıyor. Gittikçe büyüyen bu girişimler, içerikleri ve temalarından bağımsız, çizgi roman mecrasının bugüne kadarki bilinirliğini ve çizgi roman okuma alışkanlığını ileriye hızlıca taşıyan bir ivme yaratıyor. Bu ivme, her ne kadar büyük prodüksiyonlara dahil olmuş isimler ve üretimler kaynaklı gelişiyor olsa da, çizgi romanın bir araç olarak bilinirliğini ve popülerliğini her geçen gün daha da geliştiriyor. Bu noktada çizgi romanın nispeten bağımsız ve farklı alt dalları da önem kazanarak öne çıkıyor; mevcut yayınevlerinin dikkatlerini çekiyor ve en önemlisi de, çizgi roman yayıncılığını cesaretlendirebiliyor. Örneğin öne çıkan bir alt dal olarak tanımlanabilecek biyografik/otobiyografik çizgi romanlar, çizgi romancılığın gittikçe kuvvetlenen bir formatı olarak göz dolduruyor.

 

Bir haberleştirme aracı olarak çizgi roman


Belgesel çizgi romancılığın önde gelen ismi Joe Sacco, seçme işlerinden oluşan Journalism (“Habercilik”, 2012) adlı kitabının önsözünde çizgi romanın bir haberleştirme aracı olarak gerçeği ne ölçüde aktarabileceğini irdeler. Gerçeği bire bir görse bile, çizerin kendi mecrasını kullanırken genelgeçer diğer mecralardan farklı bir haberleştirme biçimi benimsediğini belirtir. Sacco’ya göre bir çizer, örneğin bir fotoğrafçıya veya bir muhabire göre, daha öznel bir yöntem izler ve gerçeği “kurgular.” Böylelikle hem görsel hem de yazınsal olan bu yöntemle aktarılacak hikayeyi jenerik bir üçüncü veya birinci ağzın sunacağı dilden kurtararak, belki de daha çoğulcu hale getirerek, daha anlaşılabilir ve benimsenebilir kılar. Sacco, kendi gazetecilik hikayelerini anlatırken de bu dili kullanır: Filistin’deki günlerini anlatan çizgi romanı Filistin (İthaki Yayınları, 2009), Yugoslav Savaşı’nın en şiddetli günlerini yaşayan ve çökmekte olan bir sınır şehrini anlattığı Güvenli Bölge: Goražde (İthaki Yayınları, 2010) ve gene Filistin’de, Refah bölgesinde 1956’da geçmiş bir olayın izlerini sürdüğü Gazze’nin Dipnotları (İthaki Yayınları, 2011) kitaplarında, haberciliği hikayecilikle harmanlayarak ilerler ve eşsiz anlatılar sunar.

 

 

Güvenli Bölge: Goražde kitabından 

 


Günümüzde yükselişe geçen biyografik çizgi romanlara da benzer açılardan bakmak mümkün. Seyahat güncelerinden çocukluk anılarına uzanan bir çizgide çeşitlenen bu eserler, başka mecralarda anlatılabilecek gerçeklikleri çizgi roman düzleminde yorumlayarak okuyucuyla farklı bağlar kurmanın yollarını arıyor. Kanadalı çizer Guy Delisle’in farklı ülkelerde geçirdiği kısa dönemleri, tarihi ve siyasi bir perspektif içerisinde hikayeleştirdiği anı çizgi romanları Pyongyang (Karakarga, 2016), Burma Günlükleri (Karakarga, 2017), Shenzen (Karakarga, 2017) ve son olarak Kudüs Günlükleri (Karakarga, 2018), Delisle’in bazen kendi profesyonel hayatının yönelttiği, bazen de Sınır Tanımayan Doktorlar için çalışan doktor eşinin peşine takılarak sürüklendiği, belgelenmesi kolay olmayan gerçekliklere sahip dünyanın farklı noktalarında geçen maceraları konu alırken, aynı zamanda çizerin kendi perspektifinden politik anlatılara da alan açıyor. Bu anlatılar hem bu ülkelere dair belgesel niteliği taşırken hem de Delisle’in kendini bir çizgi karaktere dönüştürdüğü küçük günlükler olarak karşımıza çıkmakta. Benzer bir formatta, çizer Nicolas Wild’in Kabil Disko’su (Esen Kitap, 2015) yakın döneme ait “günce” olarak nitelendirebileceğimiz çizgi roman anlatılarının bir diğeri. Yeni Afganistan Anayasası’nı çocuklara anlatacak bir çizgi roman projesinde çalışmak üzere Kabil’e taşınmak zorunda kalan Wild, Kabil’de bu çalışma sırasında yaşadıklarını 2007-2009 yılları arasında üç cilt halinde yayımlayarak bize yaşadıklarını bir anı kitabı diliyle anlatıyor.

 

 

Görsel bir geçmiş yolculuğu


Ancak esas kadrajı, belki de, çocukluk anıları ve ailelerden kalan hatıratlar üzerinden oluşturulan ve zaman zaman o anıların önüne geçecek derecede tarihi veya politik hikayelere dönüşen otobiyografi ve biyografilere çevirmek gerekiyor. Keiji Nakazawa’nın ülkemizde farklı ciltler halinde yayımlanmış olan Yalınayak Gen’i (Tudem Yayınları, 2007-2009), konuya kronolojik olarak bakınca belki de ilk örneklerden biri olarak göze çarpar. Japonya’ya ilk atom bombasının düştüğü Hiroşima’da yaşamakta olan Nakazawa’nın ve ailesinin bire bir tanıklığını yaptığı olayların hikayeleştirilerek yarı-biyografik bir temelde aktarıldığı Yalınayak Gen, malum hasarın yarattığı umutsuzluğu ve devamında çökmüş olan Japonya’da büyümeye çalışan bir çocuğun hikayesini derinlemesine hissettirerek anlatan bir manga. Ardı sıra ilk akla gelen, benzer ve bir o kadar ünlü bir çalışma ise, çizer Art Spiegelman’ın, Polonyalı bir Yahudi olan babasının İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarını çizgi roman üzerinden anlatmayı seçtiği ünlü kitabı Maus (Gözlem Yayıncılık, 2004; İletişim Yayınları, 2012). Bu iki eseri ve benzerlerini ortak noktada buluşturan nitelikse şu: Dünya tarihinde kalıcı izler bırakmış bu iki büyük felaketin hikayeleri, gerek “naif” çizgiler, gerekse metinlerin yansıtıldığı çizgi roman karelerinin anlaşılabilir sadeliğiyle okuyucuya aktarılıyor. Diğer herhangi bir mecrada bahsi edilen konuların dramı ile yoğunlaşabilecek olan iki hikaye de, çizgi roman aracılığıyla, okuyucuya daha farklı ve “ağırlaşmayan” bir anlatı sunmakta. Spiegelman, Maus’ta, toplama kampından kurtulmuş olan babasından dinlediği anıları hikayeleştirirken gerçek karakterleri hayvan olarak resmederek stilize eder anlatısını. Nakazawa ise, nispeten naif ve durağan çizgilerini, aktarmak istediği travmaları görselleştirmekte kullanarak Gen serisini günümüz mangalarına kıyasla çok farklı bir noktaya yerleştirir. Yine aynı dönemin farklı bir bölgesinde, İspanyol yazar Antonio Altarriba’nın, çizer Kim vesilesiyle resmettiği, İspanya İç Savaşı sırasında gençliklerini yaşamış olan anne ve babasının paralel ancak bir o kadar da farklı öykülerini anlattığı Uçma Sanatı (Aylak Çizgi, 2017) ve Kırık Kanat (Aylak Çizgi, 2017) çizgi romanları ise okuyucuyu, bir oğlun ebeveynlerini savaşın iki tarafı olarak sunuşuna tanıklık ederiz. Yazar Altarriba ve çizer Kim, iki kitabın da iki farklı ana karakteri olan baba Altarriba ve anne Altarriba’nın, İç Savaş’ın iki farklı kutbu olan Cumhuriyetçiler ve Monarşistler/Falanjistler tarafında geçirdikleri inişli çıkışlı dramatik hayatlarını, savaşın öncesinden sonrasına, bir ülkenin dönüşümüyle birlikte anlatır. Bu analoji içerisinde baba ve anne arasındaki duygusal mücadele, bir ülkenin kendi iç mücadelesiyle dolaylı olarak kıyaslanarak okuyucuya aktarılır.


Yakın geçmişe geldiğimizdeyse, bizzat çizer otobiyografilerinin ne kadar yetkin olabileceğini daha iyi anlamaya başlıyoruz. Ününü belki de daha çok 2007’de animasyon filme aktarılmış haliyle aldığı Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü’ne borçlu olan Persepolis (Minima Yayıncılık, 2007; Panama Yayıncılık, 2017), devrim öncesi ve sonrası İran’da yaşananları, küçük bir kız çocuğunun büyüme hikayesiyle eşzamanlı olarak anlatıyor. Çizer Marjane Satrapi, çoğu insanın kapalı kutu İran’a dair merak ettiklerini kendi tecrübeleri üzerinden cevaplandırırken, ülkenin çalkantılı yakın tarihini de öznel ve haliyle kolay anlaşılabilir bir dille aktarıyor. Keza Lübnan İç Savaşı sırasında geçirmiş olduğu çocukluğunu, bir aile komedisine dönüştürerek sunan Zeina Abirached de, Kırlangıç Oyunu: Ölmek Gitmek Dönmek (Sırtlan Kitap, 2014) adlı çizgi romanında benzer ancak özgün bir yöntem izliyor. Lübnan’da o dönemde olup biteni günlük bir rutin içerisinde, fakat metin ve görsellere dayanan “müziksiz bir müzikal” yoluyla aktaran Abirached, gözlemci bir çocuk olarak dahil olduğu hikayeyi, etrafında bulunan aile bireylerini ve dostlarını bizlere detaylı karakterler olarak tanıtıp, farklı kimlikler üzerinden bütüncül bir Lübnan panoraması sunarak anlatıyor. Bu durum, Abirached’in çizgi romanını o tarihte fiziksel olarak bölünmüş ancak toplumsal çeşitliliği hâlâ içinde bulunduran Beyrut’a dair metaforik bir anlatıma dönüştürüyor.

 

 

Persepolis 2007 tarihli sinema uyarlamasıyla da büyük ilgi çekmişti

 


Belçikalı çizer Michel Kichka ise, benzerlerinin aksine, Holokost’u yaşamış bir hayatta kalan değil, Holokost’tan etkilenen bir ikinci kuşak Avrupalı olarak tecrübelerini İkinci Kuşak: Babama Söylemediklerim (Gözlem Yayıncılık, 2012) üzerinden anlatıyor. Benzer şekilde yakın dönemin önde gelen çizgi romancılarından Rutu Modan ise, kurgu hikayelerinin içerisine yaşadığı ve dinlediği bolca çocukluk anısını serpiştirerek, yeni nesil İsrailli gençlerin geçmişle hesaplaşmalarını ve bugüne dair hissiyatlarını eserlerine konu ediyor. Böylelikle hem geçmişten beslenip hem de günü yakalayarak güncel sorunları imleme fırsatı bulup, eskiye de referans veren hikayeler çıkarmayı başarıyor.

 

Rutu Modan gibi henüz Türkçeye aktarılmış bir eseri bulunmayan, ancak Modan’ın tersine kolektif anıları kurgulamak yerine kendi çocukluk anılarına odaklanan, Charlie Hebdo eski çizerlerinden Riad Sattouf ise, L’Arabe du Futur (“Geleceğin Arabı”, 2014) adlı üç ciltlik otobiyografik çizgi romanında güncel bir konuya geçmişten ışık tutuyor. Günümüzün sosyopolitik açıdan en tartışmalı ülkelerinden Libya ve Suriye’de çocukluğunu geçirmiş olan çizer, Suriyeli babasının kararlarıyla biçimlenen ve uçuruma sürüklenen aile ilişkilerini kitaba yansıtıyor. Sattouf, çocukluk günlerini geçirdiği ülkeler vesilesiyle tanımış olduğu iki otoriter liderin yanına üçüncü otorite olarak babasını da ekleyip, geçmişle hesaplaşmasını bugüne kadar uzanan politik gündemle birleştiriyor. Bu noktada Sattouf, yukarıda bahsini ettiğimiz Joe Sacco’nun günceli aktarma niyetiyle hazırladığı belgesel nitelikteki çizgi romanlara oldukça yaklaşan bir dil yakalamayı başarıyor.

 

Gene benzer bir coğrafyaya ve döneme ait, çocukluğunu Saddam rejimi sırasında Musul’da geçirmiş olan Brigitte Findakly’nin, çizer eşi Lewis Trondheim tarafından görselleştirilen çocukluk anıları, Poppies of Iraq (“Irak Gelincikleri”, 2017) kitabında okuyucuya sunuluyor. Bu örnekteki ilginç taraf ise, çizerin bu kitaba değin sadece çocuklara ve gençlere yönelik fantastik hikayeleri resmetmiş olması; bu durum, Findakly’nin geçmişine dair dramatik hikayesini çocuksu bir tonda sunmasını belki de kolaylaştırıyor. Bu örnekler bir yandan da yaşandığı dönemdeki şartlar sebebiyle anlatılamayan hikayelerin bugün resmedilerek aktarılmasını, bir bakıma görsel bir geçmiş yolculuğu yapmamızı sade ve edebi bir yoldan sağlamış oluyor.


Gene güncel ve Türkiye’den bir örnek olarak, 80’lerde ve 90’larda geçirdiği çocukluğunu ülkede gerçekleşen kritik değişimlerle paralel şekilde otobiyografik çizgi romanına aktaran Özge Samancı’nın Bırak Üzülsünler’inden (İletişim Yayınları, 2017) bahsetmekte de ayrıca fayda var. Değişmekte olan Türkiye’de büyüyen orta sınıfa mensup bir ailenin ve çocuğun hikayesini, naif fakat kritik mesajlarla aktarmayı başaran kitap, yukarıda aktarılan benzerlerinin belki de Türkiye’deki ilk temsilcisi olarak gözümüze çarpıyor. Genel çizgi roman anlatısından biraz daha farklı şekilde, bir vinyet diliyle ilerleyen hikaye, Samancı’nın Türkiye’deki sosyokültürel dönüşümü kendi perspektifinden özetlediği kısa ama değerli bir anlatı. Gene Türkiye sınırları içerisinde, ancak farklı toplumların arasındaki tartışmalı koca bir tarihi uzun bir solukta anlatan Ayvali (İstos Yayınları, 2016), Yunan çizer Soloúp’un Ayvalık’ta geçen bir mübadele tarihini dört farklı anlatıcıdan dinleyerek, üzerine kendi gezgin anılarını da yerleştirerek aktarmasına aracılık ediyor. Yüz yıllık bir tarihçeyi politik cephelere sığınmadan anlatmayı başaran Soloúp, bir yandan da bu topraklarda bu tür çalışmalara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu hatırlatıyor.

 

Bırak Üzülsünler kitabından

 

 

Anlatılamayanı anlatmanın yeni aracı


Öte yandan son dönemde önem kazanan ve göze çarpan bir yaklaşımsa tarihe, siyasete, edebiyata veya popüler kültüre damga vurmuş isimlerin biyografik çizgi roman anlatıları. Önemli simaların ve kült karakterlerin hayatlarını çizgiye aktarılmış anlatılara yediren biyografiler, özellikle de politik karakterler, önümüze sunuluyor. Bu durum, aslında uzun biyografilere hâkim olamayan okurları da çizgi roman tarafına yaklaştırmakta önemli rol oynuyor. Özellikle yazarların odakta olduğu örneklere bakarsak, ilk göze çarpanlar şöyle: Büyülü gerçekçilik akımının en önemli kalemlerinden Gabriel García Márquez'in insani ve edebi yönlerini bir çizgi roman biçiminde okurların beğenisine sunan Gabo: Büyülü Bir Yaşamın Hatıraları (Desen Yayınları 2015); “polisiyenin kraliçesi” olarak anılan Agatha Christie’nin, İngiltere’deki çocukluk yıllarından İstanbul’a ve Mezopotamya’ya uzanan yıllarına kadar izini süren Agatha (KaraKarga, 2018), Laurent Seksik’ın romanından Guillaume Sorel’in yazar ile birlikte uyarladığı Stefan Zweig'in Son Günleri (YKY, 2015).

Agatha kitabından


Çizgi romanın doğası gereği mecraya hâkim olan mizahı da araçsallaştırmayı başaran biyografik anlatılar, belki de anı ve belgesel nitelikteki hikayeleri en ideal şekilde aktarmanın yöntemlerinden birini keşfetmiş gibi görünüyor. Özellikle çizerlerin bizzat yaşadıkları üzerinden biçimlenen, çocukluk veya ilkgençlik tecrübeleri etrafında kurulan hikayeler, ait olduğu zamanı ve konjonktürü de toparlayarak okuyucuyu kolayca yakalıyor. Bazen direkt aktarılan anılardan, bazense ikincil kaynaktan edinilen hikayelerden devşirilen bu çizgi romanlar, dokümanter çizgi roman anlayışı içerisinde biyografik ve haliyle daha kişisel öğelere sahip, yeni, daha popüler ve gittikçe genişleyen bir alan açmaya başlamış durumda. Son dönemlerde benzer çizgi romanların özellikle Ortadoğu ve yakın coğrafyalardan çıktığını da hesaba katarsak, çizgi roman mecrasının, anlatılamayanı anlatmanın yeni, naif ve oldukça estetik bir aracı haline gelmeye başladığını söylemek yanlış olmaz.


Türkiye özelindeyse, çizgi hikayelerin çoklukla süreli yayınlar yoluyla, özellikle de haftalık veya aylık mizah dergileri aracılığıyla aktarıldığı bir dönemden uzaklaşıldığını söylemek bugün itibariyle mümkün. Ayrıca, çizgi romanın, biçim ve boyut yönünden elverişli olmaması sebebiyle elektronik mecrada hâlâ o kadar popülerleşmemiş bir yöntem olduğunu düşünürsek, basılı yayıncılığın bu kalesinin hâlâ bütünüyle fethedilmemiş olduğunu da söyleyebiliriz. Son dönemde çizgi roman odaklı ilerleyen Karakarga, Flaneur, Baobab ve Aylak Kitap gibi yayıncıların gittikçe artan varlığını da düşünerek, çeviri çizgi hikayelerin çoğaldığı bir dönemde, Türkiye’den de benzer hikayelerin, biyografik veya güncel anlatıların, gene Türkiye’deki birçok yetenekli çizerle gerçekleştirilebilecek çeşitli işbirlikleri yoluyla çizgi roman mecrasına kaymasını düşünmek ve ummak, yerinde bir beklenti.

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Serkan Yolcu

 

SabitFikir arşivinden ek okuma: DC Comics’in “REBIRTH” girişimi Türkiye'de

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Siyah Kitap etiketiyle raflardaki yerini alan Edebi Ziyafet, C.S.

Bakir kalmış coğrafyasına, elverişli fiyatlarına, ortaçağ kasabalarını hatırlatan dokunulmamış mimarisine, havasının ve suyunun kattığı lezzetli yiyeceklerine kapılan turistler, zamanında yaşanmış sert idari dönemlerin ve kıyasıya savaşların sonuçları için şöyle bir ahlanıp vahlanırlar, ama sonrasında gidecekleri başka bir yere geçerler.

Ayin ismiyle Türkçeye çevrilen Hereditary (2018) korku türüne düşkün olanların uzun zamandır merakla beklediği filmdi ve görünüşe bakılırsa bekleyişe değdi. Tüm dünyada büyük ses getiren film, klasik korku unsurlarını özleyenleri de, alt metni bol, ailevi meseleleri deşen çetrefil bir korku filminin eksikliğini çekenleri de fazlasıyla etkilemiş gözüküyor.

Usta ile Margarita; hiç kuşkusuz, Mihail Bulgakov’un başyapıtı. İlk kez 1966 yılında Moskova Dergisi tarafından –sansürlenerek de olsa– basılan kitap, eleştirmenleri şaşkınlığa uğratır; sunduğu, yepyeni bir anlatı şeklidir çünkü.

Simon Kuper’in futbolun siyasetle, toplumsal hareketlerle bağını 22 ülkeden örneklerle ortaya koyduğu kitabı Futbol Asla Sadece Futbol Değildir insanlık tarihinin bu en popüler oyununa farklı bir bakış geliştirerek bir dönüm noktası olmuştu. Kuper, sırf kitabın başlığıyla bile, futbolla eril dilin holiganımsı refleksleri dışında bir ilişki kuranlara büyük bir armağan vermiş oldu.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.