Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dosya // Diyelim ilk romanınızı yazıyorsunuz...




Toplam oy: 18
Aramızdan sadece bazılarının aklına, belli bir türde, mesela roman türünde bir kitap yazma fikri düşüyor ve çok azımız gereken sebatı göstererek bir roman taslağına ulaşıyor, bir yayıncıya ulaştırma imkanı bulup öyle ya da böyle ilk romanını yayımlatabiliyor. Ama, bir yazarın ilk yapıtının okura ulaştırılırken nereden geçeceği oldukça önemli. Bugün pek çok araçla ilk romanlar değerlendiriliyor, yazarları parlatılıyor ve mümkün olduğunca iyi bir yere konumlanmaya çalışıyor okurların zihinsel haritalarında. Peki nedir yeni bir yazarın okurlar nezdinde kabul görmesinin en kritik aşamaları?

Kitaplarla ilişkimiz, büyüdüğümüz ortamda gördüklerimizle başlıyor; aile kitaplığında, kurum kütüphanesinde, hiç olmadı küçük sınıfımızın camlı dolabında kütüphane kolundaki öğrencilerin her sabah tozunu aldığı ve kime verileceğini bir deftere not ettikleri kitaplarla. Risaleler, incelemeler, romanlar, denemeler, öykü ve şiir kitapları şeklinde türlere ayrılmış, klasikleri, çocuklar için kısaltılmış versiyonları, çeşitli çevirileri, çoksatarları ile farklı versiyonlarda baskıları bulunabilen milyonlarca kitabın söz konusu olduğunu kısa zamanda öğreniyoruz. Hatta bugün dijital imkanları da göz önünde bulundurunca, çocuklarımızın bizim tanıdığımız formatta bir kitapla hiç tanışmasalar bile her türlü metni okuyacağı bir cihaza sahip olacaklarını tahmin edebiliyoruz; kitap okumasa bile her gün onlarca kitaba denk metnin arasından geçeceğini biliyoruz. Ama aramızdan sadece bazılarının aklına, belli bir türde, mesela roman türünde bir kitap yazma fikri düşüyor ve çok azımız gereken sebatı göstererek bir roman taslağına ulaşıyor, bir yayıncıya ulaştırma imkanı bulup öyle ya da böyle ilk romanını yayımlatabiliyor. Her geçen gün artan sayıda romancının yeni yapıtıyla karşılaşsak da, bir zamanlar romanın başat olmadığını, hatta ortada bile olmadığını biliyoruz.


Araştırdığımızda, dünyadaki ilk romanın 11. yüzyılda Japonya’da, Murasaki Shikibu tarafından yazılan Genji Monogatari olduğu bilgisine ulaşıyoruz. Bir saray kadını olan Leydi Murasaki, şiirler kaleme almanın ve günlük tutmanın dışında “Genji’nin hikayesi”ni yazdığında muhtemelen bir roman yazdığını bilmiyordu. Tam olarak roman kategorisine sokamasak da Eski Yunan illerindeki trajedilerden Latince satirlere, kutsal kitaplardan epik şiirlere, Sanskritçe metinlerden Hay bin Yakzan’a, Gılgamış’tan Beowulf’a pek çok atası var romanların. Buradan yola çıkıp ortaçağdaki romans ve novella yazarlarından geçip François Rabelais, Honoré d'Urfé, Cervantes, Madame de La Fayette gibi isimler tarafından erken örnekleri veriliyor; 18. yüzyıldan itibaren de –Ian Watt’ın önemli çalışması Romanın Yükselişi’nde belirttiği gibi– kabullenilmiş bir tür olarak salonlarda belirdiği görülüyordu. İngilizce ilk romanın ne olduğuna dair tartışmalarda Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sunu ayrıcalıklı bir yere yerleştiriyorlar, dolayısıyla biz de ilk romanı, modern yayıncılık açısından 1719’a tarihleyebiliriz. (Tüm bu ilk metinlerin, primitif koşullarda yazarlarının aklına nasıl düştüğü, nasıl yazdıkları ve nasıl yayımlattıkları merak uyandıran bir fikir jimnastiği olarak görülebilir; her okura kendi fantezilerini yaratma fırsatı bırakarak günümüze geçiyorum.)

 

 

 

 

Üniversiteye başladığım yıl, Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ını okurken, önceden ürkekçe denemelerle başladığım yazabilme halini ilk defa bir roman yazma hayaline dönüştürmüştüm. Bir üniversite öğrencisinin okuduğu bir kitabın ve âşık olduğu bir kızın peşinden maceradan maceraya sürüklendiği Yeni Hayat’ta muhtemelen kendimi bulmuş, benzer bir metni yazabileceğime inanmıştım. O dönemden beri Orhan Pamuk’u ilgi odağımda tutarım ve her metnini okuyarak, bulabildiğim bilgileri toplayarak, hatta tanışma ve birlikte çalışma fırsatı bularak da ideal romancı konumunda incelerim; açıkçası talihliyim ki benim dilimde, benim çağımda, benim kentimde yaşayan ve şahsen tanıştığım biri edebiyat dünyasının yıldızları arasına çıkıp kabul gördü. Dolayısıyla kendimi, ücra bir coğrafyanın küçük bir dilinin yalnız okurları ve yazarları arasında görmenin ötesine geçip meraklarımı ve hayallerimi dünyanın her tarafına ulaştırabilme imkanına sahip hissediyorum.


On sekiz yaşındaki gençten kırk yaşındaki adama gelene kadar henüz bir roman tamamlayamamış ve yayımlatamamış olmam, bir hüzün vermekle birlikte; özellikle Sineklerin Tanrısı’yla sevdiğim romancılardan William Golding’in bu ilk romanını 43 yaşında yayımlatmış olması, her ne kadar ilk roman olmasa da Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’ye 39, Robert Musil’in Niteliksiz Adam’a 40 yaşında saplanmış olmaları, José Saramago’nun bildiğimiz haliyle yazmaya 55 yaşında başlamış olması bana hâlâ ümit veren örneklerden.

İlk roman ilk metin midir?

 

Bir yazar için ilk romanı, onun ilk metni olmayabilir. Pek çok kişi kalemini önce şiirde, denemede, öyküde kullanıyor örneğin. Oldukça iyi eğitimli artık günümüz yazarı; üniversitelerin genelde ilgili bölümlerinde lisans eğitimi almakla kalmıyor, doktoraya kadar uzanarak uzmanlaşıyor. (En serseri yazarlardan biri olan “punk” Irvine Welsh bile 80’lerde üniversitede MBA yapıyor ve tezini yazarken kütüphanede bir de ilk romanı Trainspotting’i tamamlıyor.) Hiç olmadı yaratıcı yazarlık kursları var, okuma kulüpleri var, yazar rezidansları ve bursları var. Dolayısıyla hem dünyayı etraflıca öğreniyor günümüz yazarı hem de yazabilmenin ne demek olduğunu... “Yabani” bir şekilde, yani hiç roman okumadan veya kalemini önceden başka vesileyle de olsa hiç bilemeden roman yazmaya niyetlenenler olabilir elbette, ama gelişmiş bir yayın piyasasında yer bulmaları oldukça güç olacaktır. (Peki bu durumda, günümüzde özellikle Wattpad gibi uygulamalar vasıtasıyla çok sayıda genç ya da ilk yazarın ortaya çıktığı gibi bir fenomeni nasıl yorumlamalı? Popüler yapıtları ve eşzamanlı olarak bu yapıtlara nazire yazılmış arkadaş metinlerini okumaya başlayan, aslında birbirlerinin yazdıklarında çoğalan gençlerin kendilerinden menkul sayılabilecek bir cesaretle yazarlaşmaları, birtakım yayınevlerinin de –bu “pazardan” pay almaya heveslenerek– bu gençlerin romanlarını yayımlayarak özellikle fuarlarda birer gösteri insanıymış gibi dolaştırmaları, edebiyatın “poplaması” olarak değerlendirilebilir. Her dönem farklı pop biçimleri kültür alanını kaplamıştır zaten, önemli olan sular çekildiğinde kimlerin gerçekten kalacağıdır; pop maceralarında kazandıkları her ne olacaksa, olgunlaştıkları zaman nitelikli olmalarını sağlar bu gençlerin umarım, yoksa 90’ların pop yıldızları gibi bugünlere geldiklerinde roman yazarak ikinci bir kariyer bulmaları pek mümkün olmayabilir.)

 

 

 

Bir yazarın ilk yapıtının okura ulaştırılırken nereden geçeceği oldukça önemli. Doğrudan okura ulaştırmak adına kendi basımını yapan bir yazar, ki bugünün teknolojisi ve piyasasında çok kolay bir hamle olacaktır, bir ölçüde riskli bir hamle yapmış olacaktır. (Bu yolu seçenlere ünlü bir örnek: Tiyatro oyunculuğu, mağazacılık, gazetecilik, tavuk yetiştiriciliği gibi farklı işlerde çalıştıktan sonra 1899’da yayımcılığa başlar Lyman Frank Baum. Bir sene sonra da 44 yaşında yazdığı ilk çocuk romanıyla turnayı gözünden vurur; daha sonra devam romanı olarak 13 tane daha yazacağı Oz Büyücüsü’nü yayımlamıştır çünkü. Oz Büyücüsü efsanesini kendi elleriyle Broadway’de müzikal olarak uyarlayacak, ölümünden sonra da efsane 1939’da sinemaya aktarılacak, Kansas’tan Dorothy’nin Oz Diyarı’nda büyücüyü aramasını her kuşaktan çocuk bilecektir. Lyman Frank Baum, 1919’da öldüğünde, ardında bu “Oz kitapları”nın yanı sıra 41 roman daha bırakmıştı.) Diğer bir deyişle, kendi basımını yapan bir yazar, yaygın yayıncılık mekanizmaları tarafından ciddiye alınmayabilir, ayrıca metni yayınevi profesyonelleri tarafından ince ayarlardan geçirilmeyecektir bu süreçte. Editörler, metnin kaba yönlerini almakla kalmaz, metnin nereye yönleneceğini ve kimlerle buluşacağını da belirler. Bir romanın hangi yayınevinden, hangi diziden, hangi editörün tornasından çıkacağı bile milimetrik oynamalar yaratacak, yapıtın ve yazarının kaderini değiştirecektir. Yanlış konumlanan bir romanın kaderi yanlış yöne giden otobüse binmiş bir yolcunun kaderi gibi, gereğinden fazla zaman kaybına yol açabilir ve büyük moral bozukluğu yaratabilir. Halbuki deneyimli ellerden geçebilen bir roman, nadiren büyük patlama yapabilse de, yazarının ciddiye alınmasını ve hatta taltif edilmesini sağlayabilir.

Edebiyat ödüllerinin ışıltısı

 

Bugün pek çok araçla ilk romanlar değerlendiriliyor, yazarları parlatılıyor ve mümkün olduğunca iyi bir yere konumlanmaya çalışıyor okurların zihinsel haritalarında. Kitap yayınlarında özel dosyalar hazırlanıyor, yılın ilk romanlarına vurgu yapılıyor, kitabevlerinde özel vitrinler, raflar ayrılıyor. Artık her sene bir yayın piyasasında kimlerin ilk romanının basılacağı sene başında belli oluyor, kimin hangi aya düşeceği saptanıyor, basın tanıtımları ona göre ayarlanıyor (mesela bu sene Elif Batuman, The Idiot romanıyla yılın ilk romanları listesinde önem taşıyan bir isimdi yurt dışında. New Yorker için yazmış olduğu yazıların New Yorker abonelerine gönderilen haftalık e-postalarda tam da kitabın çıkışına yakın hatırlatılması tasarlanmış bir manevra olsa gerek). Dosyaların, vitrinlerin, rafların yanında en önemlisi de dağıtılan ödüller. Ödüllerin ne kadar adil oldukları, temsilciler veya yayıncılar tarafından manipüle edilip edilmedikleri apayrı bir tartışma konusu, ama uzaktan bakmak durumunda kalanlara işe yarar, başlangıç doneleri de veriyorlar hiç kuşkusuz. Yüzlerce yeni roman basılırken, belki kısıtlı sayıda okuma hakkı olan bir okurun ödüllerin peşine düşmesinin mantıklı olacağını kabul etmek gerekir.

 

Fransa’da Prix du Premier Roman kapsamında henüz basılmamış romanı için 18-30 yaş arasındaki genç romancıya üç bin avro veriliyor örneğin; 1990’dan beri Paris belediyesi bütçesinden de bir Goncourt Ödülü veriliyor ilk basılan bir romana (bu sene Maryam Madjidi’nin Marx et la poupée romanına verilmiş). Prêmio São Paulo de Literatura, Brezilya’da basılan Portekizce romanlara veriliyor ve ilk romanını yazanlara da özel bir ödül sunuluyor. Hatta 2013’ten itibaren bu alanı da ikiye bölmüşler; 40 yaş altı en iyi ilk roman ve 40 yaş üstü en iyi ilk roman ayrı ayrı veriliyor. (Ben artık ikinci kategoride yer alabilirim ne yazık ki, “genç romancı” olma hakkımı kaybettim sanırım.) Amerika’da bu alanda verilen en önemli ödül ise Hemingway Vakfı’yla PEN Yazarlar Birliği’nin ortak olarak verdiği ödül. Son yıllarda kitabevlerinin raflarına ulaşan en önemli yeni yazarlar, ilk yapıtlarıyla hep bu ödülü almışlar. 1976’da verilmeye başlanan ödülü alanlar arasında Türkçedeki Bir İhanet Haritası romanıyla hatırlanabilecek Ha Jin (1997), Türkçede Saçında Gün Işığı kitabı yayımlanan Jhumpa Lahiri (2000), yakın zamanda yayımlanan Aile Hayatı romanıyla tanıdığımız Akhil Sharma (2001), Türkçede Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, Bilinmeyen kitapları yayımlanan Joshua Ferris (2008), Hırsıza Her Gün Bayram romanını Türkçede okuduğumuz Teju Cole (2012), Kevin Powers (2013), NoViolet Bulawayo (2014), Ama Bontemps Hemenway (2015), Ottessa Moshfegh (2016) ve Yaa Gyasi (2017) bulunuyor. Bir başka Amerikan ödülü de Virginia Commonwealth University’nin yaratıcı yazarlık programı tarafından verilen İlk Romancı Ödülü.

Britanya’daki en önemli ödüllerden biri olan Whitbread ise, bir süreden beri Costa olarak biliniyor ve ilk roman kategorisinde 1981’den beri ödül dağıtıyor. William Boyd, Bruce Chatwin, Jeanette Winterson, Jim Crace, Hanif Kureishi, Rachel Cusk, Kate Atkinson, John Lanchester, Pauline Melville, Zadie Smith, DBC Pierre, Tash Aw, Stef Penney bugüne kadar bu ödülün tanıttığı yeni romancılar olmuştu. Bu ödüle yayınevleri başvuruyor ve katılım için beş bin sterlin ödemeleri gerekiyor, kazanan ise beş bin sterlini almakla kalmıyor diğer kategorilerle birlikte gerçekleştirilen değerlendirmede Costa Yılın Kitabı ödülüne layık görülürse yirmi beş bin sterlin daha kazanıyor. Sadece para ödülü açısından bile cazip olan bu seçimin genç bir yazarı daha ilk kitabından nasıl yücelteceğini tahmin edebilirsiniz herhalde (Zadie Smith’e ya da Kate Atkinson’a bakmak yeterli olabilir). Almanya’da ilk romana verilen ödül on bin avro ve ZDF televizyon kanalının Aspekte sanat programı tarafından belirleniyor. Aspekte-Literaturpreis’ı alanlar arasında mesela Herta Müller, Zoë Jenny gibi isimler bulunuyor. (Alman yayıncılığına ve edebiyatına diğerlerine oranla daha uzaktan baktığımı fark ettim, sanırım aktüel olarak oradan buraya yazar tanıtan bir kanalım yok, güncel Alman yazarlarını bize aktaran kişiler mi eksik, yoksa ben mi onlara ulaşamıyorum, emin değilim). Edgar Allan Poe’dan Bram Stroker’a hem ünlü bir yazar anısına hem de belli bir türde verilen ödüller de söz konusu ayrıca.



İlk yapıtın ötesine geçmek

 

Yeni bir yazarın okurlar nezdinde kabul görmesinin en kritik aşamalarından biri de, yapıtının önemli bir eleştirmen tarafından ele alınmasıdır. Yayınevinden ya da bir temsilciden bağımsız olarak bir eleştirmene ulaşabilmek hiç de kolay olmayacaktır. Her dilin, çevrenin, piyasanın kendi önemli eleştirmenleri vardır ve bu eleştirmenler yapıtı ve dolayısıyla yazarı rezil de edebilir vezir de. Geçtiğimiz ay emekli olan Michiko Kakutani, kırk yıla yakın bir süre boyunca The New York Times’ın baş kitap eleştirmeni olarak her hafta kitapların gidişatına yaptığı yorumlarla yön vermişti. Bayan Kakutani’nin kimi zaman pozitif, kimi zaman negatif nazarına henüz ilk romanıyla yakalanan yazarlar arasında Bret Easton Ellis (henüz 19 yaşında yayımladığı ilk romanı Sıfırdan Az, belki de bu türden eleştirilerle rüzgarı arkasına aldı ve daha ilk senesinden elli bin kopya satarak ilerde yazarına Amerikan Sapığı’nı yazdıracak özgüveni sağladı), Zadie Smith (24 yaşındaki yazarı müjdelerken “hem içgüdüsel öykü anlatıcısı yeteneğine sahip hem de sokak zekasına ve aynı anda eğitimli, canlı ve felsefi olabilen olabildiğine moda bir sesi var,” diye bahsederse elbette baştacı edilir okurlar tarafından), Dave Eggers bulunurken, David Foster Wallace, Jonathan Franzen, Marlon James gibi isimlerin okurun geniş ilgisiyle ve ödüllerle taçlanan asıl yapıtlarını yükselten dalgayı da sunuyordu Kakutani. Böylesi etkili ve tutturan eleştirmenlerin gözüne girmek hiç de kolay olmasa gerek.


Okurların yoğun ilgisi ise, yazarın ilk yapıtının ötesine geçmesine kesinlikle yardımcı olacaktır. Yazar hem kabul gördüğünü hissedecek hem de satış rakamlarına dayanarak yapılan analizler neticesinde başka mecralara geçme imkanı bulabilecektir. Bir temsilciye sahip olmak burada kritik bir önem taşıyor. Chuck Palahniuk’un durumuna bakarak bu konuda bir örnek bulabiliriz. Üniversitede gazetecilik okuduktan sonra bağımsız olarak mesleğini icra etmenin yanı sıra, bir tır şirketinde dizel motorlar hakkında kullanım kılavuzları hazırladığı ikinci bir işi de vardı Chuck Palahniuk’un. Otuzlarına geldiğinde ise ilk roman taslağı Görünmez Canavarlar’ı yazar. Henüz temsilcisi bulunmadığından, taslağı gönderdiği tüm yayınevleri metni “iğrenç” bulup basmak istemez. Bu duruma sinirlenen Palahniuk, daha da iğrenç bir roman ortaya çıkarmak için önceden kaleme aldığı bir öyküyü büyütecek ve onu Dövüş Kulübü romanı haline getirecektir. Bu ikinci roman taslağının reddedileceğini de düşünürken bir edebiyat temsilcisiyle anlaşılır, romanı kabul görür, 1996’da basılır, okurlar tarafından özel bir ilgiyle karşılanarak kült bir takipçi kitlesi oluşur, romanın film hakları satılır, David Fincher tarafından filme çekilir ve Chuck Palahniuk daha sonra Görünmez Canavarlar’ı da yayımlatma fırsatı bulur. Başyapıtı Dövüş Kulübü’nün devamını çizgi roman piyasasından getirmesinin de anahtarı temsilcisinin cin fikrinde yatmakta muhtemelen. Sonuç olarak iyi bir kalem, iyi bir temsilciyle çalışıyorsa, ilk romanı yayımlandıktan sonra yolu açılır ve yüksek akçeli televizyon ya da sinema uyarlamalarına, farklı versiyonlara geçilebilir.

 

Ama bir zamanlar tersten akıyormuş sular... O zamanların televizyonu sayılabilecek dergilerde ilk yapıtlarını veriyormuş yazarlar. Genç bir gazeteci, öykülerinin illüstrasyonlarla birlikte basılacağı bir yayında yer alma fırsatını bulduğunda 24 yaşındadır ve yıl 1836’dır; Londra hayatından manzaralar olarak okunabilecek önceki çalışmalarından hareketle Mister Pickwick’in Serüvenleri adındaki ilk romanını on dokuz ay boyunca parça parça yayımlattıktan sonra ancak 1837 sonunda bir ciltte bastıran Charles Dickens, bu pikaresk yapıttan sonra sadece İngiltere’nin değil tüm dünyanın en ünlü romancılarından biri olarak 58 yıllık hayatında roman sayılabilecek yirmi metin yazacaktır. Mister Pickwick’in Serüvenleri yayıncılık açısından ilk fenomenlerden biri olacak, o zamana kadar çizerlerin hakimiyetinde olduğu gazetecilikte metnin çizimin önüne geçmesini sağlayacak, korsan kopyaları çıkarılacak, sahneye uyarlanacak, parodi metinleri yazılacak ve pek çok türev ürünle tanıtılacaktı. Muayenehanesinde hastalarını beklerken sıkıntıdan patlamamak için yazmaya başlayan bir göz doktoru ise bir başka örnektir: 1886 yılının Kasım ayında Ward Lock ve Kumpanyası yayıncılık şirketine teslim ettiği roman dosyası, ertesi yılın ilk günlerinde şirketin yayımladığı Beeton’s Christmas Annual dergisinde olduğu gibi yayımlanır ve biz okurlar yıllar içinde en çok tanınan kurgu karakterlerden olan Sherlock Holmes ve Doktor Watson’la böylece tanışırız: Kızıl Dosya, Arthur Conan Doyle’un yazarlık kariyerinin başlangıcını muştulayacaktır; aynı şirketin 1891’de genişletilmiş baskısını yapacağı bir başka ilk roman ise, bir sene önce Lippincott’s Monthly Magazine dergisinde sansürden kaçınmak için kesintili bir versiyonu yayımlanmış olan, daha önceden denemeleri, şiirleri ve öyküleriyle popülerleşmiş Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi olacaktır.


Periskop isimlere ihtiyacımız var!

 

Türkiye’de yayıncılık yapıp özellikle çeviri eserlerle ilgilenenler için en zor durumlardan biri, adı sanı pek duyulmamış bir ismi, ilk romanının cazibesine kapılarak seçmektir. Edebiyat temsilcilerinin, yayınevlerinin kataloglarında ya da edebiyat mecralarında tanıtımını gördüğümüz, ustalar tarafından övülmüş, muhtemelen ödül de kazanmış, dolayısıyla sıradan bir okurun peşine rahatlıkla düşebileceği bir yazarın bu ilk yapıtını yayımlamayı seçen yayınevi, çok sağlam bir dayanak bulamadığı adeta bir maceraya girişmek durumunda kalabilir ve böylesi deneyimler sinir bozucudur. Sadece ilk romanlar değil, kendi “piyasamızda” hiç bilinmeyen usta bir yazarı bile yayımlamak açıkça cesaret ister. Büyük yayınevlerinin seçmiş olması bir parça ibreyi yukarı doğru kaldırırken, genç bir yayınevinin yeni yazarlar sunması bir tür “Donkişotça” harekettir. Keşke yeni yazarların peşine düşebilecek meraklı okur sayısını artıracak yeni dalgalar bulsak ve büyük bir şevkle başladığımız yayıncılık faaliyetlerinde kısa sürede yılgınlığa kapılıp işi ticarete çevirmek zorunda kalmasak.

 

Burada önemli bir ara kademe oluşturmamız gerekiyor. Neyin kimler tarafından ilgi görebileceğini kestirebilecek periskop isimlere ihtiyacımız var. Bir zamanlar yayın yönetmenleri veya birtakım yazarlar bize uzak diyarların göze batan isimlerini gösteriyorlardı, ama şimdi hem yoğunlaşan yayıncılık faaliyetleri hem de seyrelen kişiliklerimiz nedeniyle başkalarına özel olarak bakabilen isimler pek kolay çıkmaz oldu. Doğrudan bildiğimiz dil söz konusuysa buradaki yayın faaliyetini pas geçip o dilin piyasasına yönelebiliriz, ama ya üçüncü veya dördüncü diller söz konusuysa… Biz okurları ve hatta yayın bileşenlerini rahatlatacak birtakım “trendsetter” ya da “forecaster”lara, modaları belirleyen ve geleceği okuyan okuryazarlara ihtiyacımız var. Daha ilk romanından bir yazarı yakalayıp okuma serüvenimiz boyunca birlikte büyüyebilmek için…


Kısacası; diyelim ilk romanınızı yazıyorsunuz, ne yazarsanız yazın ama okurlara ulaştırmaya niyetlendiğinizde dosyanızı sizin için en uygun yayınevinden yayımlatmaya, eleştirmenlere ulaşabilmeye, kendi kültür kurumlarınızdan yabancı ülkelerin kültür ortamlarına, sinemadan çizgiromana başka mecralara açılmaya hazır olabilmek için mümkünse sizinle yakından ilgilenen bir edebiyat temsilcisi bulun, siz de mümkün mertebe aklınızdan gelen en iyi romanı yazmaya odaklanın, hayat daha rahat olacaktır.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Fatih Öztürk, Onur Aşkın,

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

En prestijli edebiyat ödüllerinden Man Booker’a aday olmak için nasıl kitap yazmak gerekli? Aday kitapların izlediği yol ne? Edebiyat ödüllerini kazanan yazarların sırrının ne olduğu hep merak edilegelmiştir. İster Nobel gibi uluslararası bir ödül olsun, isterse yerel bir ödül; ödülü kazanan yazarların başarılı olmasını sağlayan unsurlar üzerine en çok konuşulan konulardan biri olur.

Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü kazananı Kazuo Ishiguro çağımızın üretken isimlerinden de biri aynı zamanda. Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasıyla bir anda gündeme oturan Kazuo Ishiguro yazarlık serüveni boyunca verdiği birçok röportajda yazma süreçlerinden de sık sık bahsediyor. Ishiguro'nun yazma süreçleri hakkında söyledikleri genç yazarlar için de oldukça kıymetli.

Yazarların daima geceleri el ayak çekildikten sonra yazmaya başladığı düşünülür. Sanatçıların ve yaratıcı bir uğraşıyla meşgul kişilerin en verimli olduğu saatin de gecenin çıt çıkmayan, sadece düşüncelerin akışının tıkırtısının duyulduğu gece saatleri olduğu türlü çalışmalarla da savunulmuştur.

Bir Adam İki Hayat

 

Rüyalar hayatımızda, hafızamızı en çok zorlayan ve bizi en çok düşündüren durumlardan biridir. Kimi zaman gün içerisinde benliğimize kaydettiğimiz bir olay kimi zaman da dışa vuramayıp bastırdıklarımız rüyalarımızda gün yüzüne çıkar.

 

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.