Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dosya // Doğanın ağzı ve dili olarak ekokurgu ya da "organik edebiyat"




Toplam oy: 12
Artık doğal, ekolojik ve çevresel sorunların yalnızca fen bilimleri alanından gelecek çözüm yolları ile sınırlı kalmaması gerektiği net bir biçimde anlaşılmış durumda. Sosyal bilimlerin, sanatın ve özellikle edebiyatın rolü de işte bu noktada oldukça önem kazanıyor. Edebiyatın insan olmayan varlıkların çektiği acıyı ve derdi okuyucularına hissettirebilme özelliği, insanların doğa ve çevreleri ile kopan bağını tamir edebilme imkanı sunmaktadır. Çevreyi kirleten, onu yıkan düzen dışında da alternatiflerin olabileceğini gündeme getirebilir. Edebiyat aracılığıyla insanların dikkati bir kez daha doğanın, çevrenin ve diğer varlıkların üzerine çekilebilir. Edebiyatın bu potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda, edebi çalışmaların günümüz insanının karşı karşıya kaldığı ve muhtemelen gelecekteki insanların karşılaşacağı ekolojik ve çevresel sorunları önlemede, var olanları çözmede ve yaşanmış olanları iyileştirmede önemli katkılar yapacağını var saymak gerçekçi bir yaklaşım kabul edilebilir.

Küçücük bir buzul parçasının üstünde şaşkın bir halde duran kutup ayısına belki biraz sempatiyle baktığımız; adını hiç bilmediğimiz, kendisini belki de çoğumuzun hiç görmediği binlerce nesli tükenen türün yalnızca bir istatistikten ibaret kaldığını sandığımız; dolayısıyla doğa(l), ekolojik ve çevresel felaketlerin insandan çok uzaktaki alanlarda meydana geldiğini düşündüğümüz günler geçmişte kaldı. Çünkü Antroposen Çağın (insanoğlunun dünyaya olan etkisinin en üst düzeye çıktığı Sanayi Devriminden bugüne olan süreç – İnsan Çağı) kabulünün giderek yaygınlaşmasıyla beraber, insandan uzak olduğu düşünülen felaketlerin artık insandan uzakta değil, hatta belki de hiç olmadığı kadar yakın olduğu gerçeği şüphe götürmeyecek derecede ortaya çıkmış durumda.

 

İnsanların işlediği çevre suçları sonucunda oluşan “ekolojik şiddet,” kimi zaman kendisini, özellikle 21. yüzyılda başta Amerika kıtasında meydana gelen Allison (2001), Katrina (2005), Harvey (2017), Irma (2017), Maria (2017) kasırgaları gibi yıkıcı ve somut bir şekilde gösterebiliyor. Benzer ekolojik şiddet olaylarını, kasırga biçiminde olmasa da, son zamanlarda ülkemizin farklı kesimlerinde dolu yağışı, sel, toprak kayması vb biçiminde gözlemlemekteyiz. Ayrıca, etkilerini doğal varlıklar ve insanlar üzerinde belki hemen ya da somut bir biçimde göstermeyen fakat önünde sonunda ortaya çıkarak son derece tehlikeli ve zararlı etkileri olan ekolojik şiddet türleri olduğunu da hatırlatmalıyız. Bu bağlamda yapılan araştırmalarda da ortaya konduğu gibi, her yıl yalnızca hava kirliliği yüzünden dünya genelinde en az 9 milyon insan yaşamını yitirmektedir. Diğer çevresel kirliliklerin varlığı ve etkileri düşünüldüğünde diğer varlıklar ve insanların, insanın oluşturduğu bu şiddet yüzünden ne kadar zarar gördüğünü tahmin etmek bile oldukça düşündürücüdür. Dolayısıyla kimi zaman çevre suçu bağlamında oluşan kirlilik ve zarar, genellikle çok kısa zamanda gözlemlenirken, bazen de çevre suçunun etkisinin ortaya çıkması yıllar alabilmektedir. Bu yüzden çevre sorunlarının oluşturduğu ekolojik şiddet kimi zaman açık ve somut, kimi zaman sinsi, kimi zaman da örtük ve kaçınılmaz olabilmektedir. Bunun yanı sıra ekolojik şiddetin ortaya çıkmasında hiç suçu olmayan ya da en az suçu olan grupların, diğer bir ifadeyle en masumların bu şiddetten en çok zarar görenler olmaları oldukça düşündürücüdür. Olayı karmaşık hale getiren diğer bir husus da ekolojik bozulmaların farkında olan insanın, bunu önlemek için girişimde bulunacağı savıdır. Oysa belirli bir süre için doğaya sıktığı kurşunun dönüp dolaşıp kendisini hedef alacağından habersiz olan “ekosuçluların,” aslında ekolojik şiddetin bizatihi kendilerini etkilediğinin farkında olmalarına rağmen harekete geçmekte hâlâ isteksiz olmaları, sorunu, biraz daha komplikeleştirmektedir.

 

 

3 Ağustos 2015 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama’nın “Temiz Enerji Planı”nı duyuran konuşmasında vurguladığı gibi, “iklim değişikliği artık çocuklarımız ve torunlarımızın yaşayacağını tahmin ettiğimiz gelecekle ilgili bir problem değil, her gün yaşadığımız bir gerçektir. Biz iklim değişikliğinin etkisini hisseden ilk ve bunun hakkında bir şeyler yapabilecek son kuşağız.” Buna rağmen gerekli adımların atılmaması ya da atılan adımların yeterince etki yaratacak düzeyde olmaması, sorunun altında yatan farklı nedenlerin gündeme gelmesine yol açmaktadır. Sadece kendi döneminde ABD’de peş peşe görülen iki şiddetli kasırga ve ciddi sonuçlarına rağmen Başkan Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararını gözden geçirmeyi düşünmemesi ve bunun yerine zarar gören bölgelerin onarımında odaklanması doğa(l), ekolojik ve çevresel sorunların fen bilimleri alanıyla araştırılması ve yalnızca bu alandan gelecek çözüm yolları ile sınırlı kalmamasını net bir biçimde ortaya koymaktadır. İşte sosyal bilimlerin, sanatın ve özellikle edebiyatın rolü de bu noktada oldukça önem kazanmaktadır.

“Hikâyeler bir nehri kurtarabilir mi?”

 

Asıl düşündürücü olan, fen bilimleri eksenli gelişen ve “yeşillenen” teknolojinin –eko modellerini ortaya koymasına ya da öne sürmesine rağmen– ekolojik ve çevresel krizlerin azalmasında yeterli etkiyi yapamaması. Örneğin son dönemde, ileri sürüldüğü gibi termik santrallerden salınan gazların yüzde 34 oranında azaltılmasının bir başarı olarak değerlendirilmesi gerekirken, bu tür santrallerdeki toplam salınımın yüzde 50 oranında artması, sorunun sadece bir teknoloji meselesi olmadığını net bir şekilde ortaya koymak adına son derece ilgi çekicidir. Ya da uzayda koloni kurabilecek, göktaşlarındaki maden cevherlerini çıkarıp işleyebilecek teknolojiye sahip fen bilimlerinin, yeryüzündeki çevresel krizlere çözüm bulamaması, sorunun kaynağının daha fazla ve ileri teknoloji üretmek yerine daha “yeryüzü merkezli” davranışlardan geçtiğine işaret edebilir. Sosyolog Ulrich Beck’in, kaybolan türler hakkındaki tartışmada belirttiği gibi: “İnsanların günlük imgelerine ve anlattıkları hikayelere doğanın serpiştirilmesiyle doğanın güzelliği ve derdi akıllara kazınabilir ve böylelikle doğanın üstüne daha fazla titrenebilir. Bütün çevreci çabaların başarısı oldukça gelişmiş bazı teknoloji ya da sır dolu yeni bilime değil; sonunda, aklın bir durumuna, davranışlara, duygulara, imgelere ve anlatılara bağlıdır.” (akt. Buell, 2001)

 

Çevre krizlerinin insan eylemlerini şekillendiren kültürel ideolojilerle doğrudan bağlantısının kabul edilmesi, doğal olarak bu krizlerin çözümünde sosyal bilimlerin en az fen bilimleri kadar, hatta kimi zaman daha da önemli olduğunun ileri sürülmesine yol açmaktadır. Bu gerçekten hareketle insanların kültürel mücadelelerini, ihtiyaçlarını, arzularını vb istek, düşünce ve durumlarını deneyimleyebildikleri en etkin alanın sanat ve daha dar anlamıyla edebiyat olduğu söylenebilir. Edebiyatın insan olmayan varlıkların çektiği acıyı ve derdi okuyucularına hissettirebilme özelliği, insanların doğa ve çevreleri ile kopan bağını tamir edebilme imkanı sunmaktadır. Edebiyat, imgelem gücü sayesinde okuyucuları, insanın doğa ve çevresiyle bağı henüz kopmamış diyarlara yolculuk etmesini sağlayarak çevreye duyarlı ve uyumlu bir yaşamın nasıl deneyimleneceğini onlara sunabilir. Çevreyi kirleten, onu yıkan düzen dışında da alternatiflerin olabileceğini gündeme getirebilir. Edebiyat aracılığıyla insanların dikkati bir kez daha doğanın, çevrenin ve diğer varlıkların üzerine çekilebilir. Edebiyatın bu potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda, edebi çalışmaların günümüz insanının karşı karşıya kaldığı ve muhtemelen gelecekteki insanların karşılaşacağı ekolojik ve çevresel sorunları önlemede, var olanları çözmede ve yaşanmış olanları iyileştirmede önemli katkılar yapacağını var saymak gerçekçi bir yaklaşım kabul edilebilir.

 

“Hikâyeler Bir Nehri Kurtarabilir mi?” Bu makale, bir hikaye kitabının, yerel insanları kirlenmiş bir dereyi temizlemek için nasıl yönlendirdiğini anlatır. (Murphy, 2009) Şu durumda fen bilimlerini ilgilendirdiği savunulan ve çözüm yollarının da yalnızca fen bilimleri araştırmaları ile gerçekleştirilebileceği düşünülen ekolojik ve çevresel krizler konusunda edebiyatın rolünü azımsamamak gerekir. Diğer bir deyişle, edebiyatın ekolojik ve çevresel krizlerin çözümüne dair çabalarını desteklemek epeyce önem kazanmıştır. Edebiyatın, salt bilimsel çalışmalardan kimi zaman daha etkili ve önemli olduğu sonucuna varmak mümkündür. Çünkü, “kurgusal yapıtlar, diğerlerine göre, okuyucuyla daha doğrudan irtibat kurar. Onların akıl ve yüreklerine hitap ederek tesirini artırır.” (Dwyer, 2010) Dolayısıyla kimi yazarlara göre bilim insanından ziyade sanatçılar doğa gerçeklerine ulaşabilirler: “Fiziksel bilim, materyal dünyanın görünümlerini maddenin özellikleriyle, şiir ise onların anlamlarını ruhun özellikleriyle açıklar. Yer, gök ve denize bakınca, bunların nereden geldikleri, nereye meylettikleri, kökenleri, anlamları ve sonlarının ne olacağı gibi sorular yalnızca şairin sorup yanıtlayabileceği sorulardır. Bu yüzden doğanın en yüksek, en iyi ve en doğru yorumlayıcısı şairdir.” (Austin, 2001) Yani edebiyatçıların Antroposentrik bakış açılarının egemenliğindeki sistemlerle şekillenen ideolojilerin etkisinden kurtularak yeryüzü merkezli ve doğa dostu yaklaşımlarla insan dışı varlıklar adına konuşabilmeleri, onlara bir ses verebilmeleri akla daha yatkın olabilmektedir. Çünkü; “doğa bir şey ifade etmek ister, kendisinin söyleyeceği bir şeyleri vardır, o, gerçeğin kesin bir vücudunu içerir ve şairler, onun dile getirmek istediğini, yorumun özel bir gücüyle bize söyleyebilirler.” (Austin, 2001) Burada edebiyatçıların, doğanın ağzı ve dili olabileceklerine vurgu yapılmaktadır. Edebiyatçılar bu yüzden diğer mesleklerdeki profesyonellerle kıyaslandıklarında doğayı anlamada, aktarmada ve doğanın gerçeklerine ulaşmakta daha avantajlıdırlar.

 

Bu bakımdan edebiyatın önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır, çünkü uzun süredir küresel ısınma, küresel iklim değişikliği, türlerin yok oluşu vb. ekolojik felaketler hakkında bilimsel çalışmalar yapılmakta ve ciddi sonuçlar ortaya konmaktadır. Fakat insanlar üzerinde bu çalışmaların ne kadar etkili olduğu veya olabileceği tartışma konusudur. Öte yandan edebiyatın hem akla hem de duygulara seslenebilme özelliği bu etkinin artması yönünde olumlu katkılar sunmaktadır.

Doğa odaklı edebiyat

 

O halde insan olmayan varlıklarla olan ilişkilerimiz, onları kavramlaştırma süreçlerimiz ve onları algılayış biçimlerimizde değişiklik meydana getirmek istiyorsak, edebiyatı etkili bir biçimde kullanmamız gerekiyor. “Mümkün olan en dar ve en geniş anlamıyla tanımlanan edebiyat, kültürel düşünceleri ve algıdaki değişiklikleri hem yansıtabilir hem de bunlara katkıda bulunabilir.” (Murphy, 2009) Böylelikle edebiyat çalışmaları, ekolojik ve çevresel krizlerin nedenlerinin doğru tespit edilmesinde, bu nedenlerin oluşum süreçlerinin incelenmesinde ve bunların ortadan kalkması ve ileride aynı veya çeşitli şekillerde tekrarının önüne geçilmesinde etkin bir görev üstlenebilir.

 

Ancak edebiyat çalışmaları ve araştırmalarında sistemli bir şekilde doğanın önemine, çevresel sorunlara ve yeryüzünün yaşam destek sistemlerinin ciddi sıkıntıda olduğuna yakın geçmişe kadar pek değinilmemiştir. Ekoeleştiri yaklaşımının ortaya çıkmasıyla beraber edebiyat ile uğraşanlar, hobi ya da iş dışında kalan vakitleri dahilinde çevre sorunlarıyla meşgul olmak yerine bizzat profesyonel olarak uğraştıkları edebiyat çalışmaları aracılığıyla bu sorunun çözümüne nasıl katkı yapabileceklerine 20. yüzyılın sonuna doğru kafa yormaya başladılar. Edebiyat araştırmaları alanında sıklıkla karşılaşılan sınıf, ırk, cinsiyet çalışmalarının alanı domine ettiğini, fakat bu çalışmalar arasında doğa, ekoloji ve çevreyle ilgili herhangi bir sistematik girişimin bulunmadığını tespit ettiler. Birkaç birbirinden habersiz yapılan bağımsız çalışma dışında, alanda bu konuda ciddi bir eksiklik olduğundan hareketle, bir insanın yalnızca edebiyat ve edebiyat çalışmalarıyla ilgilenmesi, okumalarının bunlardan ibaret olması durumunda gezegenin sürüklendiği ekolojik krizler ve çevresel sorunlardan haberdar olma olasılığının hiç olmadığını öne sürdüler. Ekoeleştiri yaklaşımı edebiyat eserlerinde saklı kalmış bu tür konuların gün yüzüne çıkmasına katkıda bulunduğu kadar, bu konuları ele alan yeni eserlerin ortaya konmasını da destekledi. Bu tür çalışmaların bir yaklaşım adı altında daha sistematik bir şekilde toparlanmasına da katkıda bulundu. Öyle ki, günümüzde, özellikle ABD’de görülmek üzere ekokurgu ve ekoeleştiri çalışmalarında bir yoğunluk yaşanıyor.

 

Ekokurgu kapsamında “doğa odaklı edebiyat”, “çevre odaklı edebiyat”, “çevresel düzyazı”, “doğa yazımı”, “çevre edebiyatı” ve “yeşil kurgu” gibi tanımlamalarla da karşılaşmak olasıdır. Ancak “ekokurgu” diğer tür ve sınıflandırmaları içerisinde barındırabilmektedir. Günümüzde “eko” önekinin çağrışımlarını da dikkate aldığımızda “ekokurgu” sözcüğünün daha kolay ve çabuk bir biçimde kabullenildiği ve benimsendiği gözlemlenmektedir. Bu yüzden ekokurgu içerisinde teorik düzeyde gerçekleşen doğa, çevre, insan ve bunların birbiriyle ilişkilerini epistemolojik ve ontolojik olarak ele alan, sözü edilen ilişkiyi çözümlemeye ve düzenlemeye etki eden fiziksel, metafiziksel ve zihinsel kodlamaları sorgulayan, tartışan eserlerle karşılaşmak olasılık dahilinde. Bunun yanı sıra epistemolojik olarak teorik düzeyde gerçekleşen bu tür eylemlerin dışında özellikle günümüz insanının karşılaştığı çevresel sorunlar ve bunlarla mücadele yöntemlerinde ihtiyaç duyulan pratik ve bilhassa politik tartışmalara da yer veren ekokurgu eserler var. Bu bakımdan son yıllarda baskısı daha da çok artan politik ve pratik düzeydeki -çoğunlukla popüler kurgu içerisinde değerlendirilen- bu tür ekokurgu eserler, insanları daha da geç olmadan çevre mücadelelerinde aktif hale getirmeye çalışıp tutum ve davranış değişikliklerinin reel olarak gerçekleşmesine katkı sunmayı amaçlıyor.

 

Bu bağlamda bilimsel yayınları takip edemeyen ve/veya takip etmeyen insanların sadece ekokurgu başlığı altına girebilecek hatta çoğunlukla popüler olarak etiketlenecek kurgu eserleri okumaları bile onları sıklıkla gündeme gelen çevre sorunları, suçları ve bunların ortadan kaldırılması için öngörülen koruma yöntemleri hakkında bilgi sahibi yapabilir. Dahası okurlar çağdaş ekokurgu eserler aracılığıyla güncel ekosorun, ekosuç ve ekosuçlular hakkında muhakeme yapabilirken buzdağının altını da görebilme fırsatına erişebilmektedirler. Örneğin, ekolojik meseleleri hem çevre suçluları hem de çevre savunucuları tarafından ele alan Vapor Trails adlı ekokurgu eser, yazarlarının geçmişi göz önünde tutulduğunda daha da bir önem kazanmaktadır. Vapor Trails, günümüzde işlenen çevre suçlarının altında yatan esas nedenlerin sorgulanmasına yardımcı olabilmektedir. İnsanların zihinsel ve duygusal açıdan daha küçük yaşlardan itibaren çevre suçlarını işlemeye nasıl hazır hale getirildiğinin açık bir örneğine, eserde şu şekilde yer verilmektedir: “Oturdular ve tavşan yuvasının dibine vardığında Alice’in yediğine benzeyen, yediklerinde onların boyunu uzatacak sihirli bir keki, kralın desteğiyle krallıktaki herkese veren zeki bir büyücünün bulunduğu hayali krallık hakkındaki müthiş bir kukla gösterisini izlediler. Böylelikle büyüyen halk yaban hayvanlardan daha fazla korkmalarına gerek kalmadığını anladı, eskiden gidebildiklerinden çok daha uzağa seyahat edebiliyorlardı. Fakat çok geçmeden evlerinin artık yeterince büyük olmadığını ve nispeten artan iştahlarını doyurabilecek yeterli gıdayı toplayamadıklarını keşfettiler. Çok geçmeden yeni evlerini inşa edecekleri kereste için çevrelerindeki bütün ağaçları kesiyorlar ve elde edilebilir her gıda zerresini topluyorlardı. İçlerinden bir kaçı şikayet ettiğinde, kral, ihtiyacı oldukları tek şeyin artık büyük düşünmek olduğunu çünkü devamlı gönenç/başarı için büyümenin anahtar olduğunu ısrarla vurguluyordu.”

 

Kukla gösterisinin daha küçük yaşlarda çocukların zihinsel yapısını çevre suçu lehine şekillendirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda hikayelerin ne kadar önemli olduğu, insan tutum ve davranışlarını belirlemede ya da değiştirmede etkin bir rol oynadığı bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Okurlar ayrıca ekokurgu eserler aracılığıyla çevre sorunları ve suçlarının oluşturduğu ekolojik şiddetin sonuçlarını içselleştirebilmektedir. Colombia Nehri üzerinde inşa edilen hidroelektrik santrallerinin Chinook halkını nasıl yerinden ve yurdundan ettiğinin, onların yaşam tarzlarını nasıl tümüyle değiştirdiğinin anlatıldığı A River out of Eden adlı ekokurgu eserde somon balıklarının yaşadığı sıkıntılara da yer verilmektedir. Aynı eserde bazı çıkarcı grupların nükleer santral kurmalarının tehlikelerine dikkat çekilirken, balıkları kurtarmanın ve yerlilerin kutsal saydıkları nehirlerini tekrar eski düzenine kavuşturmanın peşinde ekosavunma mücadelesi veren bir ekokahramana da değinilmektedir. Eserde çevre suçu işlenmesindeki en masum kesim olan bebekler, çocuklar ve kadınların ekolojik şiddetten ne derecede etkilendikleri sayısal bir veriden ziyade duygulara seslenilerek ve akıllara kazınarak şu şekilde okurlara sunulmaktadır.

 

Ekokurgu, kurgunun kendisine sağladığı esneklikten ve özgürlükten faydalanarak çevre suçlularının işbirliği içerisinde bulunduğu, onlara doğrudan ya da dolaylı olarak yardım eden etken kurum, kuruluş, yapı ve uygulamalarını okuyucularına haber verip, ekosuçlular ile yargı, hükümet, medya, bilim ve yeraltı dünyası arasındaki ilişkilerden korkusuzca söz edebilmektedir.

 

With Malicious Intent adlı ekokurgu eserde Louisiana’nın Kanser Vadisi (Cancer Alley) bölgesinde faaliyet gösteren bir petrol sahası atık geri dönüşüm şirketinin yasadışı tehlikeli atık kabul ederek faaliyet alanını genişletmesi üzerine, atık yönetimi ile uğraşan bu şirketin yaptığı usulsüzlüklerden zarar gören bölge sakinleri tarafından dava edilmesi ve mahkemeye taşınan bu dava süreci ele alınmaktadır. Çalışkan ve cesur avukat Rebecca Bourdeaux’un davayla ilgilenmeye karar verdikten sonra müvekkillerinin davadan vazgeçmeleri hususunda ciddi tehditler alması, dava edilen şirket çalışanlarından Rebecca’ya bilgi verenlerin gizemli ölümü, en önemli şahitlerden birinin yargılama başlayana kadar kaçırılıp zorla alıkonulması ve Rebecca’nın kendi hayatının da riske girmesi durumu daha da karmaşıklaştırmaktadır. Bu bağlamda söz konusu eser ekosuçluları, onların işbirlikçilerini ve takındıkları yasal olmayan girişimleri açıkça ortaya koymaktadır.

 

Bu kadar karamsarlığa rağmen okuyucular, aynı zamanda yine de edebiyat aracılığıyla ekosuçlar, ekosuçlular, sorunlar ve etkileri karşısında gelişen çevre koruma mücadeleleri ve yöntemlerini değerlendirip, çoğu zaman başarıya ulaşmış örneklerle umutlanıp nasıl başarılı olunabileceği konusunda aynı ve benzer eserlerde işlenen kurgusal tecrübelerden yararlanabileceklerdir. Cape Perdido adlı ekokurgu eser Kaliforniya’nın kuzeyindeki Perdido Nehri'nin suyunu nehri kurutma pahasına devasa su torbalarına doldurularak güney Kaliforniya’nın susuzluk çeken şehirlerine satmayı hedefleyen uluslararası bir şirket ile buna karşı çıkan çevrecilerin mücadelesini anlatırken, çevre koruma mücadelesindeki değişik yöntemleri de gündeme getirerek tartışmaya açmaktadır. Verilen farklı çevre koruma mücadelelerine ve bu mücadelelerde karşılaşılan zorluklara rağmen hâlâ bir umudun olduğuna yine Vapor Trails adlı ekokurgu eserde de şu şekilde yer verilmektedir: “Ona tüm bu açgözlülüğün ortasında nasıl idealist kalabildiğini sorduğumda, dünyanın tüm karanlığı tek bir mumun ışığını söndüremez dedi.”

 

Ekokurgu sayesinde ekolojik ve çevresel krizlerin insanları etkilemesinin anlaşılmasının yanı sıra hangi kesim insanları hangi oranda, nasıl ve neden etkilediklerinin de derin bir şekilde hissedilmesine olanak tanınır. Akıl ve hislerden oluşan ipliklerin yeryüzü merkezli süzgeçten geçen kalemlerle örülerek bir ağ oluşturup yeryüzü merkezli düzlem üzerinde kenetlenmesini yine ekokurgu eserlerde fark edebiliriz. Bu ağın herhangi birine takılan insanın kendisini diğer ağlardaki ortak paydaşlarla ilişki ve etkileşim içinde bulması da kaçınılmazdır. Bu bağlamda ekokurgu ve üzerine yapılan çalışmalar hem ağın daha sık ve daha esnek olmasını hem de çok çeşitli ve renkli olmasını, kimi zaman yüzeysel kimi zamanda olduğunca/yeterince derin olmasını sağlayarak her kesimin bu ağa katkı sunmasını sağlayabilir, ayrıca her kesime de hitap edebilir. Böylelikle doğa üzerine düşünceler ve çevresel sorunlar ile bu sorunlarla mücadele yöntemleri belirli bir görüş altında şekillenmiş ideolojileri yansıtan azınlık bir grubun tekelinden kurtularak daha kapsayıcı, zengin ve etkili olabilir. Fen bilimleri başta olmak üzere bilimsel verilerden ve gerçekliklerden ekokurgu eserlerde sıkça yararlanıldığı için, yazılan kurgusal eserlerin bilimsel bir dayanağı olduğu kolayca hissedilmektedir ve bu temelin üzerine inşa edilen imgelem dünyası ise yazarların elini oldukça kuvvetlendirebilmektedir. Bu bağlamda ekokurgu, çevre suçlularını da kurgunun hayalimsi ortamında tam da gerçek olarak ortaya koyabilmektedir. Dolayısıyla ekokurgu, suçları (suçluları) kurgu ile gerçek arasındaki ince çizgide dans ettirirken kimi zaman gerçeğin kimi zaman da kurgunun tarafına ayak bastırarak, ama kendisine her zaman hem gerçekte hem de kurguda sığınacak bir liman bularak ekosuçluları korkusuzca hedef gösterebilmektedir.

 

Okuduklarımız ne kadar organik?

 

Ekokurgunun kendisini geliştirmesi gereken bazı yönleri olduğunu ve dikkat edilmesi gereken önemli birkaç hususun bulunduğunu da göz önünde tutmak gerekebilir. Ekokurgu eserlerin popülerliği, bu eserleri toplumun çok değişik ve çeşitli kesimlerinin yazabilmesi ve çoğu zamanda politik ve eyleme geçirecek motivasyonla yazılmış olmaları söz konusu eserlerin sahip olmaları beklenen estetik ve “sanatsal” boyuttan zaman zaman uzaklaşmalarına neden olabilmektedir. Bu sorunun en önemli nedenleri arasında “bazı yazarların doğa, çevre ve bunlarla ilgili konuları sıradanlaşmış ve tıkanmaya yüz tutmuş basmakalıp olay örgülerinin zaman ve mekan kurgusunu değiştirmek adına elverişli bir fırsattan ibaret görmeleridir.” (Murphy, 2009) Son zamanlarda artan çevreci hareket ve mücadele çabaları çevre ve çevreciliğin artan bir ilgiyle takip edilmesine yol açmıştır. Kısacası çevrecilik giderek popülerleşmektedir. Bu bağlamda kurgu eserlerde ortaya konan doğa, ekoloji ve çevre konularına ilgi yüzünden kimi zaman hangi eserin çevreci ya da ekolojik bilinçle yazıldığı, hangi eserlerin artan popüler çevreci hareket sonucunda bu temayı pazarlamak amacıyla içine sözü geçen konuları dahil ettiği ve hangi eserlerin ise -ekolojik ve çevreci bilinçten uzak bir şekilde- doğa ve çevreyi eserlerine bir arka plan olarak kullandığı konularında kafa yorma gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda yazanlar, doğa ve çevreyle ilgili konuların popülerliğinden yararlanıp ticari başarıda odaklananlar, ticari kurnazlık kaygısıyla ekokurgu eserler üretip çevreyi ve çevreciliği sömürmeyi deneyebilmektedirler.

 

Buradaki diğer önemli bir noktada kendisine bakir topraklar arayan sermayenin bu cesur özgür kurguyu da manipüle edip edemeyeceğidir. Çünkü ekokurgu eserler üretme konusunda başarılı bir grafik çizen ABD’li yazar Kim Stanley Robinson’un bilinen ekokurgu üçlemesinin Sixty Days and Counting adlı romanında altını çizdiği gibi, “Biyosfer tehlikededir ve bu yüzden insanlar da. Bu arada kapitalizmin yatırım zamanı gelmiş gelişmemiş bölgelere gereksinimi vardır. Bu yüzden çevreyi korumak en yakındaki büyük yatırım fırsatıdır. Bu yeni ticaret alanı muazzam ve büyümeye açtır. Ayrıca insanların gönlüne de hitap edebilmektedir. Üstelik insanların buna ihtiyacı da vardır.” Sözü edilen doğal ekolojik ve çevresel felaketlerin oluşmasında en üst düzeyden en önemli katkıyı sağlayan ekosuçluların bu olumsuzluklar üzerinden sözde doğa yararına çalışıp para kazanmanın peşinde oldukları gözlemleniyor. İşte bu noktada ekokurgu eserler okuyucularına ekoyokedicileri, ekoasalakları ve yeşil boyacıları çarpıcı bir biçimde sunuyor. Diğer taraftan L. G. Arthur tarafından kaleme alınan The Litigators adlı eserde kendi bahçesinde bizzat kendisi tarafından yetiştirilen domateslerden yaptığı konserveden yiyerek ölümcül bir hastalığa yakalanan Ruth karakterinin anlatılması, “organik” konusunu tekrar tartışmaya açıyor. Çünkü kendi bahçesine son derece özenle baksa da, evinin yakınlarında meydana gelen bir çevresel kirliliğin ekolojik döngü ilkesi çerçevesinde nasıl bahçesini etkilediği ortaya çıkıyor. Burada vurgulanan diğer ilgi çekici bir husus da, halktan saklanan bu çevresel kirliliğinin çevre dostu yöntemlerle temizlenirken kullandıkları bakteriler tarafından meydana getirilmesi. Dolayısıyla bu tür kirliliklere geliştirdikleri genetiği değiştirilmiş organizmalarla baş edeceklerini ve temizleme çalışmaları sırasında çevreye zarar vermeyeceklerini söyleyen şirketlerin de bir çeşit organik kirlilik yaratması, “organik” sözcüğünün nasıl kirletildiği ya da istismar edildiğini gözler önüne seriyor. Geleneksel sanayinin ve istihdamın olmadığı Kuzey Kutup Dairesi’nin de üstünde yer alan Quaanaag-Grönland’da yaşayanların yedikleri balina, fok ve balıklardan dolayı dünyanın en fazla (cıva) kirliliğine maruz kalmış haklarından olmaları ve Kanada sanayinin atıklarının İzlanda’daki ormanların üzerine asit yağmuru olarak inmeleri çevresel kirliliğini ya da ekolojik şiddetin küreselleştiğinin önemli işaretlerinden. Bu yüzden tıpkı yediklerimiz gibi okuduklarımızından ne kadar organik olup olmadığını değerlendirmek de fayda var.

 

Edebiyat varsa hâlâ umut var


Edebiyatın gücü sayesinde doğanın haykırışlarına sessiz kalmamak, ona ortak olmak, en azından ona katkıda bulunarak söz konusu haykırışların daha da etkili ve derinden hissedilmesi sağlanabilir. Ekosömürü de dahil ekolojik ve çevresel felaketlerle ilgili bilgilere insanların sadece edebiyat okuyarak ulaşmaları son derece ilgi çekici. Üstelik edebiyatın belirtilen (çoğu fen bilimleri kanalından gelmiş) bilgileri insanların ruhuna dokunacak, kalbine kazıyacak şekilde harmanlayarak sunabilme yeteneği, hem verilen bilgilerin daha kalıcı olmasını hem de insanlarda istenen ekomerkezli tutum ve davranışlara daha kolay geçilmesini sağlamaya yardımcı olacak. Diğer bir ifadeyle; edebiyat varsa hâlâ umut var.


Bu yüzden ülkemizde de söz konusu olay örgülerini ve amaçları hedefleyen birbirinden bağımsız çalışmaları ekokurgu şemsiyesi altında toplayabilecek, dünya edebiyatından “samimi” ekokurgu örneklerini Türkçeye çevirip yayımlayacak ve Türkiye’de bu bağlamda kurgu eserlere yer verecek, yenilerinin yazılmasını teşvik edecek ekokurgu serilerinin oluşturulmasına ihtiyaç var. Ayrıca ekokurgunun ülkemiz için önemi ise henüz çoğunu tam manasıyla yaşayamadığımız çevre suçlarına ve ekolojik şiddete karşı önceden gardımızı almamızı sağlayabilecek ufukları bize kurgu şapkası altında sunabilmesi.

 

Hayrettin Karaca’nın bilgi, ilgi, tepki üçlemesinin başına 2017 yılında ‘sevgi’yi eklemesi edebiyatın sorumluluğunu arttırırken verdiği umudun da güçlenmesine yol açtı.
 




 

KAYNAKLAR:


Arthur, L. G., The Litigators, Scarletta Press, 2005.

 

Austin, A., "On the Poetic Interpretation of Nature", A Century of Early Ecocriticism içinde, ed. D. Mazel, The University of Georgia Press, 2001.

 

Buell, L., Writing for an Endangered World: Literature, Culture, and Environment in the U.S. and Beyond, Belknap Press of Harvard University Press, 2001.

 

Dwyer, J., Where the Wild Books Are: A Field Guide to Ecofiction, University of Nevada Press, 2010.

 

Murphy, P. D., Farther Afield in the Study of Nature-Oriented Literature, The University Press of Virginia, 2000; Ecocritical

 

Explorations in Literary and Cultural studies: Fences, Boundaries, and Fields, Lexington Books, 2009.

 

Robinson, K. S., Sixty Days and Counting, Bantam Books, 2007.

 

 

 


 

 

Görseller: Alpay Aksayar, Ece Zeber, Onur Aşkın

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bilinç Yumağı: “Işık Karanlıkta Parlar”

 

Cem Kalender’in Klan isimli romanı yayımlandığı günden beri okurun ilgisini çeken, duyurdukları ve duyumsattıklarıyla farkını ortaya koyan bir ilk roman.

Edebiyat tarihi bildiğimiz, tanıdığımız yerler kadar sadece hayal dünyamızda var olan yerler de ihtiva eder. Bu yerler kimi zaman içinde yaşadığımız dünyanın kimselerin bilmediği bir köşesinde kurulmuştur, kimi zamansa çok uzaklarda bir yerlerde. Fakat bu yerlerin kimileri vardır ki onların ortak özelliği okurlarının o yerleri görmek, o hikayelerin bir parçası olmak istemesini sağlamasıdır.

Kitaplarla haşır neşir olanlar bilirler ki, kütüphanenizdeki kitapların sayısı arttıkça bir düzeni sürdürmek de gittikçe zorlaşır. Kitaplar raflara sığmaz olur, gittikçe üst üste yığılır ve en sonunda işler içinden çıkılmaz bir hal alır. Peki bu krizi olumlu bir duruma dönüştürmek mümkün mü?

 

Yeni yıl yeni kitaplar demek hiç kuşkusuz. Belki de uzun zamandır çevrilmesini beklediğimiz o kitabı 2018 içinde Türkçede görebileceğiz nihayet ya da nicedir yeni bir roman yazsa diye beklediğimiz o ismin yeni romanını okuyabileceğiz sonunda. Sürpriz ilk kitaplarla, yeni isimlerle de karşılacağız hiç kuşkusuz....

İstanbul Ataşehir’de, gökdelenlerin arasında bir vahadan farksız Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB). Girişte, duvarlarında bahçenin tarihçesinin anlatıldığı levhaların sıralandığı bir tünelden geçiyorsunuz ve adeta bir zaman tüneli gibi, sizi bambaşka bir zamana ve mekana çıkarıyor o uzunca tünel.

 

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.