Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

İkisiBirArada // Başlangıçta gönüllü, sonrasında zorunlu yolculuklar...




Toplam oy: 17
Bir tarafta George Prochnik’in kaleminden Stefan Zweig’ın, bir tarafta da Stefan Zweig’ın kaleminden İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’sının dokunaklı portresi.

Biyografik metinlerin çok azı Stefan Zweig’ınkiler kadar “keyif”le okunur kanısındayım. Örneğin Nietzsche’yle ilgili cümleleri, ilk okuduğumdan bu yana hafızamdaki yerini koruyor: “Bir Alpler otelinin altı franklık bir pansiyonunda ya da Ligurya kıyılarında derme çatma bir yemekhane. Kayıtsız müşteriler, çoğu ‘small talk’ denen küçük sohbete dalmış orta yaşlı hanımlar. Çan sesi üç kez yemeğe çağırdı. Eşikten biri, adımını atıyor: Omuzları düşük, hafif kambur, güvensiz. Bir cehennemden çıkıyor gibi hep beceriksizce yürür bu ‘yedide altı kör’ adam yabancı odaya doğru. Koyu, iyi fırçalanmış temiz elbiseler, yine esmer bir yüz, dağınık, koyu kumral, dalgalı saçlar. Kalın, neredeyse yusyuvarlak perdahlanmış hasta gözlüklerinin arkasındaki gözler de koyu.” Dünya Fikir Mimarları’nin ilk cildinde, Kendileri ile Savaşanlar’da, böyle bir başlangıç yapıyor Nietzsche portresine Zweig. (çev. Gürsel Aytaç, İş Bankası Kültür Yayınları) Devamındaki betimlemeleri daha da kalınlaştırıyor atmosferi; iyiden iyiye canlanıyor Nietzsche imgesi. Sancılarla, ağrılarla sarsılan hastalıklı bir vücut, kopkoyu bir yalnızlık, ürkekçe atılan adımlar, göçebelik yılları... Üstelik yalnızca Nietzsche ya da Dünya Fikir Mimarları ciltlerindeki diğer isimlerle ilgili yazdıklarında değil; kaleme aldığı her biyografi de benzer bir etki bırakır Stefan Zweig. Dolayısıyla, işte böylesi bir ismin biyografisini yazmak gerçekten de hiç kolay değildir. George Prochnik, buna cesaret etmiş!

 

 

 

George Prochnik, hemen giriş yazısından başlayarak, kendi hikayesini de göz ardı etmeden, ona “yakışır” bir anlatımla ele alıyor Stefan Zweig’ı. Özellikle “Kitap İnsanları” bölümünde, fotoğraflardan yola çıkarak yazdıkları oldukça dikkat çekici. Ama asıl mesele, Stefan Zweig’ın oradan oraya savruluşu tabii ki; kitabın adına da yansıdığı gibi, sürgünlüğü... Kuşkusuz Stefan Zweig’ın Nietzsche’yi bu kadar etkileyici resmetmesinin gerisinde de –farklı nedenlerle tatmış olsalar da– bu sürgünlük kavramı yer alıyor. Başlangıçta gönüllü, sonrasında zorunlu yolculuklar...

 

Stefan Zweig’ın gerçekleştirdiği yolculukların izini George Prochnik’in biyografisinden de sürmek mümkün ama Türkçede,  İmkânsız Sürgün kitabıyla neredeyse eşzamanlı olarak yayımlanan bir kitap daha var bu konuda yol gösterecek: Yolculuklar. Stefan Zweig’ın 1902-1940 yılları arasındaki yolculuklarına dair izlenimlerinin yer aldığı kitapta Londra, Oxford, Viyana, Paris, Avignon, Anvers, Floransa, Sevilla, Zürih, Salzburg gibi şehirlerin yanı sıra Amerika (New York, Boston, Detroit), Rusya (Moskova) ve Hindistan’ı da (Gwalior) geziyoruz birlikte.

 

 

 

Söz konusu iki kitabı bir araya getiren, yalnızca eşzamanlı yayımlanmış olmaları değil; bir şekilde kitapçılarda yan yana düşerlerse kapak görselleriyle de bir hayli albenili olacaklardır. Bir tarafta George Prochnik’in kaleminden Stefan Zweig’ın, bir tarafta da Stefan Zweig’ın kaleminden İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’sının dokunaklı portresi.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Takip ettiğimiz ya da hayranlık duyduğumuz bir yazarın, dünyanın neresinde yazarsa yazsın, yeni kitabının yayımlanacağını genelde sosyal ağlardan ya da internet sitelerinden anında haber alıyoruz artık.

Kimi zaman bir oturuşta okuyup bitirdiğimiz kitapların yazılması yıllar almıştır, kimi zamansa uzun süre yanımızdan ayıramadığımız kitaplar sandığımızdan çok daha kısa sürede yazılmıştır. Bir kitabın  yazılma süresi çoğu zaman uzunluğuyla doğru orantılı görülse de durum her zaman bu yönde olmayabilir. Peki o çok severek okuduğumuz romanlar ne kadar sürede yazılmıştır dersiniz?

Son yıllarda yazılı olan kadar “çizili” olanı da okumak yaygınlık kazandı. Romanların kendisi yerine özetini okumanın; filmini ya da dizisini seyretmenin yanına “çizili” halini okuma eklendi. Bu durumun olumlu ve olumsuz yanları var elbette ama bu yazıda yerleri yok. Yine son yıllarda, tarihi romanlara gösterilen ilgi de belirgin biçimde arttı. Sevindirici bir durum.

Gözü kara bir öykücü: Bora Abdo

 

Kasabanın laneti, denizden gelen dehşet, delirmek ile ölmek arasında sıkışıp kalan kahramanlar, ihtişamlı geçmişin modern zamanlardan aldığı intikam… Bunların hepsi, H. P. Lovecraft’ın eserlerine, en azından Innsmouth’un Üzerindeki Gölge ya da Cthulhu’nun Çağrısı gibi önde gelen öykülere aşina okurlar için anahtar başlıklar.

Söyleşi

Ahmet Faruk Kayral ile söyleşi:


"Her şeye rağmen, yine de bu konuyla ilgilenen binlerce kültürlü insan var."


Ece KARAAĞAÇ

 

 

 

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.