Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Ölümünün 200. yılında Jane Austen




Toplam oy: 32
Jane Austen, yaşarken belli bir okuyucu kitlesi tarafından takdir edilse de asıl şöhretine öldükten sonra kavuştu. Neredeyse tüm dünya dillerine çevrildi ve neredeyse her sene bir romanı filme ya da diziye uyarlanıyor. Austen bu kadar popülerken, elbette bunun sebeplerini merak etmeden duramıyor insan. Başka bir deyişle, nedir bu taşralı kadın yazarı edebiyat tarihinde bu kadar önemli yapan? Romanlarını “Bir Lady” olarak imzalayan, kafasındaki beyaz bonesi ve temiz suratıyla hatırladığımız, oldukça mütevazı, hatta taşralı ve dışarıdan hanım hanımcık görünen bu kadının 21. yüzyılda bize söyleyecek neyi olabilir?

18 Temmuz 1817 tarihinde Jane Austen, o zamanlar bilinmeyen ama şimdi Addison hastalığı ya da Hodgkin Lenfoma olduğu iddia edilen bir hastalıktan dolayı hayata gözlerini kapadı. Arkasında yayımlanmış dört roman (Akıl ve Tutku, Gurur ve Önyargı, Mansfield Parkı ve Emma) bırakan Austen, yaşarken belli bir okuyucu kitlesi tarafından takdir edilse de asıl şöhretine öldükten sonra kavuştu. Yaşarken yayımlanmamış romanları İkna ve Northanger Manastırı da dahil olmak üzere, altı büyük romanı, 19. yüzyılın başından beri basımda ve neredeyse tüm dünya dillerine çevrildi. Daha az bilinen romanları Lady Susan, Love and Friendship (Aşk ve Dostluk) gibi daha gençken yazdığı hikayeler ve bitmemiş iki romanı (The Watsons ve Sanditon) son senelerde hem akademisyenler hem de yönetmenler tarafından ilgi görmeye başladı. Neredeyse her sene bir romanı filme ya da diziye uyarlanıyor. Austen bu kadar popülerken elbette bunun sebeplerini merak etmeden duramıyor insan. Başka bir deyişle, nedir bu taşralı kadın yazarı edebiyat tarihinde bu kadar önemli yapan? İngiliz edebiyatı tarihinde onca yazar ve şair varken, neden Austen’ın resmi banknotlara basılıyor? Neden dünyanın her yerinde Jane Austen’ın romanları sinema, tiyatro, televizyon gibi mecralara ve çok farklı türlere uyarlanmaya bitmeyen bir enerjiyle devam ediyor? Türkiye’ye de bakacak olursak; bazı özel televizyon kanallarında dizi uyarlamaları yapıldı ve yapılıyor, birçok dergi Austen’a yer veriyor, Austen ile ilgili seminerler ve atölyeler düzenleniyor. Biz de 2013’te Açık Radyo’da, Gurur ve Önyargı’nın 200. basım yılını kutlayan bir program yaptık ve sonra da Austen’ın radyodan kainata yayılan sesi sayesinde bu programı bu sene içinde kitaplaştırdık. Biz de tüm dünyayla birlikte Türkiye’yi saran bu Austen çılgınlığının sebeplerini anlamaya, Austen’ın neden bu kadar sevildiğini keşfetmeye çalıştık.

 

 

 

Austen-mani?

 
Micah Mattix, yukarıda sorduğumuz soruların cevabını araştırdığı yazısında, önemli bir noktanın altını çizer. Austen’ın bütün ana karakterleri aslında “kişisel mutluluk” peşindedir. Elbette hepsi bir yandan içinde bulundukları toplumun ataerkil ve kültürel normlarına uymak durumundadır ancak bunu körü körüne yapmaktansa kendi isteklerinden, deneyimlerinden ve “özgür” tercihlerinden taviz vermeden mutluluğu yakalama peşindedirler. Yani Austen’ın ana karakterleri için hem içinde bulundukları toplumsal yapıyı tatmin etmek hem de bu yapının kurbanı olmadan kişisel mutluluğu yakalamak mümkündür. Diğer bir yandan da Austen’ın yer verdiği İngiltere kırsalı, aslında “nostalji” yaratabilecek ayrıntılarla doludur. Yani bir yandan romanlarındaki ana çatışmaların güncelliği devam ederken, bir yandan da 18. yüzyıl Regency dönemi modası, sosyal hayatı ve adabımuaşeret kuralları geçmişin hoş sedasında kalmıştır. (Regency, yani “vekil” kral dönemi, III. George’un sağlık sebepleriyle yerini oğluna devrettiği dönemdir. Prens sadece 1811-1820 arası tahta vekalet etmiş olsa da, Regency dönemi genel kullanımda aslen kral olduğu süreyi ve hatta kendisinden sonra gelen kardeşi IV. William’ın dönemini de kapsar. 1837’de biten bu dönemin ardından Kraliçe Victoria tahta geçer.) Austen sayesinde bu pastel renkli geçmişin ayrıntıları evlilik olay örgüsü içerisinde yer alan muzip ayrıntılara dönüşmüştür.


 
Jane Austen’ın hâlâ bu kadar popüler olması akla bir yandan da şu soruyu getiriyor: Romanlarını “Bir Lady” olarak imzalayan, kafasındaki beyaz bonesi ve temiz suratıyla hatırladığımız, oldukça mütevazı, hatta taşralı ve dışarıdan hanım hanımcık görünen bu kadının 21. yüzyılda bize söyleyecek neyi olabilir? Gerçekten de Fransa’da işçi sınıfı şaha kalkmış devrim yaparken, Afrika ve Hindistan’da sömürgeciliğin ilk emareleri belirirken, Napolyon savaşları nedeniyle İngiltere ve Fransa arasında gerilim tırmanıp dururken tüm bunları romanlarının ana eksenine yerleştirmeyen Austen evlilik hikayeleri yazar. Kısa hayatı boyunca İngiltere taşra hayatını tüm ayrıntılarıyla içselleştirebilecek kadar şehirden uzak kalmış, bu nedenle de kırsal hayatın gündelik normlarına ve ritüellerine kılı kırk yaran bir ayrıntıyla yer verebilmiştir.


Yani Austen romanları edebi görkem emelleriyle kaleme alınan Sefiller, Savaş ve Barış, İki Şehrin Hikâyesi gibi “dev klasiklerin” aksine makro ölçekteki politik değişimlerden, karakterleri intihara kadar sürükleyecek çıkmazlardan bahsetmiyor. Hatta günümüzde feminist edebiyat eleştirmenlerinin ihya ettiği Austen, romanlarında kadınlara en basitinden oy ve eğitim hakkı bile talep etmiyor. Charlotte Brönte tarafından “tutkuları anlamamakla,” Virginia Woolf tarafından da daha çok erkeklerin nabzına göre şerbet vermekle eleştirilen Austen, romanlarında çok daha basit ama belki de bir o kadar da kalıcı bir şeyden bahsediyor: Kadınların hemcinsleri ve erkeklerle kurduğu duygusal ilişkiler.


 
Fakat bu duygusal ilişkilerin aslında, artık dilimize yerleşmiş bir espriye atıfla, “tamamen duygusal” olduğunun da altını çizmemiz gerekir. Nice kadın ve erkeği romantik hayallere sürükleyen Austen dünyası aslında toz pembe değildir. Özellikle Austen’ın kadın karakterleri ellerindeki en önemli kararı, yani kiminle evleneceklerini çarçur etmez. Hepsi içindeki bulundukları sınıfsal koşulları ve gelecek fırsatları değerlendirerek çeşitli stratejiler geliştirir. Gurur ve Önyargı’nın yoksul Charlotte Lucas’ı mesela, evlilikte mutluluğun tamamen şans işi olduğunu gözlemler ve hayatını idame ettirebilmek için karakter olarak çok da ideal bir erkek olmayan ama sabit bir geliri ve statüsü olan Mr. Collins’le evlenmeyi kabul eder. Aynı şekilde Emma kendi çöpçatanlık macerasında Harriet’i üst sınıfa taşımak üzere stratejiler geliştirir. İkna romanının başkahramanı Anne Elliot da, büyük aşkı Kaptan Wentworth’ün evlilik teklifini reddeder çünkü aile dostu onu bu romantik bahriyelinin çok gelecek vaat etmediğine ikna etmiştir.

 

 


Austen’ın bahsettiği para, sınıf, statü ve evlilik matrisi o kadar sofistikedir ki, Michael Suk-Young Chwe isimli bir siyaset bilimci, 2013 tarihli Jane Austen, Game Theorist (Jane Austen, Oyun Kuramcısı) başlıklı çalışmasında pek çok örnekle Austen’ın aslında bir proto- oyun kuramcısı olduğunu öne sürer. O halde, Austen’ın 2017’de İngiltere Merkez Bankası tarafından piyasaya sürülen 10 poundluk banknotun yüzü olması da tesadüf değildir! İngiltere’nin kültür ekonomisine artı değer kazandıran bu hanım aynı zamanda toplumsal (ve haliyle duygusal) ilişkilerin iktisadi boyutunu oldukça net olarak ele alan bir gözlemcidir.

 

Evlilik ve sosyal ilişkilerin iktisadi boyutunun 19. yüzyılın başlarından günümüze çok da fazla değişmediğini düşünecek olursak, “Austen-mani”nin bir diğer sebebi, tüm romanlarındaki evlilik olay örgüsünün ve kız kardeşlik/kız arkadaşlık kurumunun halen tüm toplum ve kültürlerde öneminin sürmesinde, aile kurumunun sorunlu da olsa devam eden işlerliğinde gizli olabilir. Evlilik çatışmasının toplumsal önemi devam ettikçe Austen romanlarının günümüze uzanan popülerliği, sınır ve tür tanımadan devam edecek. Bu nedenle de artık Austen romanlarının neredeyse bir endüstriye dönüştüğünü söyleyebiliriz. 27 Mayıs 2015 tarihli Wall Street Journal yazısında, Jane Austen endüstrisinin sırlarını araştıran ve kendisi de Emma’nın bir uyarlamasını yazmış olan Alexander McCall Smith, Austen’ın hem bir “hareket”, bir “haletiruhiye”, bir “hayat tarzı” ama aynı zamanda da bir “buzdolabı süsü” olduğunu ileri sürerken hiç de haksız değil. McCall Smith’e göre Tolstoy, Dickens, Proust gibi birçok duayen yazar hâlâ hatırlanmakta ve okunmaktadır. Ancak Austen dışında hangi yazarın okuyucuları her yıl romanları tekrar tekrar okuyup, en yeni televizyon ya da film uyarlamasını yakalamak için yarışır (bkz. austenzede.blogspot.com). Hangi yazarın romanları sayesinde kostümlü çay partileri düzenlenmiş, hangi yazarın karakteri (elbette buradaki karakterimiz Darcy) bir gölün içinden ıslak gömleğiyle çıkan heykele dönüşmüştür? Hangi yazarın romanları tekrar tekrar farklı mecralara uyarlanarak yeniden yazılmış, Zombi edebiyatına (Seth Grahame-Smith’in sinemaya da uyarlanan Aşk ve Gurur ve Zombiler romanı Türkçede Domingo Yayınları tarafından yayımlandı), dedektif roman türüne uyarlanmış (P. D. James’in Death Comes to Pemberley [Pemberley’de Ölüm] romanı Austen dünyasına cinayet olay örgüsünü tanıştırır), bol danslı ve şarkılı bir Bollywood filmine dahi (Gurinder Chadha’nın 2004 tarihli Bride and Prejudice, yani “Gelin ve Önyargı” filmi) dönüşmüştür. Hele hele romans türünde yazmış ve unutulmuş bir sürü yazar varken Austen romanları zaman, tür, mecra, ulusal kimlik gibi karşılaştırmalara meydan okuyarak bu sınırları bir yandan aşar ama bir yandan da Austen dünyasının izlerini korumaya devam eder.

 

 

 

Hazır Darcy’nin ıslak gömleğine ve sınırları aşan Austen uyarlamalarına değinmişken, “Austen-mani”nin en önemli motivasyonlarından olan Fitzwilliam Darcy’nin üstünde biraz duralım. 1990’ların ortasında İngiliz yazar Martin Amis’in ortaya attığı üzere, sayısı artan Gurur ve Önyargı uyarlamaları bir “Darcy-mani” yaratmıştır. Bunun emareleri arasında yer alan 2007’de Alexandra Potter’ın yazdığı Me and Mr Darcy (Ben ve Bay Darcy) romanını ele alalım örneğin. Bu romanda Amerikalı genç bir kadın olan Emily, Gurur ve Önyargı romanını ilk kez on iki yaşında okumuş ve ilk okuyuşta Darcy’ye âşık olmuştur. Ancak gerçek hayatında karşısına çıkan aday adayları Darcy ile uzaktan yakından ilgisi olmayan erkeklerdir. Örneğin Aaron, kovboy çizmeleri giyen ve Emily’yi başka bir kadın için eken bir erkekken; Daniel, romantik bir akşam yemeği için onu evine davet eder, yalnız yemeği yapanın ve sürpriz davetlinin annesi olacağını söylemeyi ihmal eder! Bu tür bir dizi hayal kırıklığı sonunda Emily, Darcy’nin izlerini bulmak umuduyla İngiltere’ye gider ve bir Jane Austen turuna katılır. Austen ve romanlarıyla ilişkilendirilen İngiltere sokaklarında ve eski evlerde gezerken bir yandan Gurur ve Önyargı’nın sahneleri gözünde canlanır, bir yandan da bu turda tanıştığı gazeteci Spike ile aralarında Elizabeth ve Darcy’nin gerilimli tartışmalarını andıran diyaloglar geçer. İlk bakışta Spike, Emily’nin Darcy’si gibi görünmemektedir ama zaman içinde gurur ve önyargılarını bir kenara bırakmayı öğrenecektir. Yani, Austen ve yarattığı karakterler birçok başka yazara ilham vermiş ve yalnız buzdolabı süsü olarak değil, yaratıcı birçok uyarlamaya esin kaynağı olmuştur.


Austen’ın yazım tekniği

 
Romanlarını teknik açıdan ele aldığımızda ise, Austen’ın pek çok anlamda roman türünü mükemmelleştirdiğini görüyoruz. Roman tarihinde sadece “evlilik olay örgüsünü” nihai noktasına taşımakla kalmamış, üçüncü tekil şahıs anlatıcı biçimini de teknik açıdan kusursuz hale getirmiştir. Austen, İngilizcede “free indirect speech,” Fransızcada da “discours indirect libre” olarak adlandırılan “serbest dolaylı anlatım” tekniğinin ilk kullanıcılarındandır. Bu teknik, karakterlerin kendilerine has konuşma biçimlerinin üçüncü tekil şahıs anlatıcı tarafından korunmasını sağlar. Austen’dan önce yazarlar, ya birinci tekil şahıs anlatıcıyı kullanarak bizi tek karakterin zihnine hapsetmişler ya da üçüncü tekil şahıs anlatıcıyı kullanarak Tanrısal bir bakışla bizi karakterlerin hislerinden uzaklaştırmışlardır. Austen, serbest dolaylı anlatım sayesinde anlatıcısının dışarıdan bakan gözünü son derece pürüzsüz bir biçimde karakterlerin iç düşüncelerine bağlar. Mesela Emma romanından şu cümlelere bir bakalım: “Kötü bir yolculuk olacağından endişeleniyordu. Zavallı Isabella’nın bundan hoşlanmayacağından endişeleniyordu. Ve arkadaki at arabasında zavallı Emma olacaktı. Ne yapmaları gerektiğini bilemiyordu. Olabildiğince yakın kalmaları gerekiyordu. (çeviri bize ait) Burada yazar bizi tırnak işareti kullanmadan Emma’nın babası Mr. Woodhouse’un zihnine yerleştirir. “Zavallı” Emma ve “zavallı” Isabella, üçüncü tekil şahıs anlatıcının değil, Mr. Woodhouse’ın tanımlamalarıdır. Austen üçüncü tekil şahıs anlatıcıya karakterin kendine has dilini kullandırarak, okuyucunun, Mr. Woodhouse’ın pimpirikli mizacını anlamasını sağlar.



Yine Emma’dan başka bir örnek de, romanın başkahramanı Emma’nın duygu dünyasını daha yakından anlamamızı sağlar. Mürebbiyesi evlenince yalnız kalan zengin ve şımarık Emma, kendisinden daha yoksul Harriet Smith’i arkadaş seçer ve Harriet’i bir meşgale haline getirir; “Ne zaman istese yürüyüşe çağırabileceği bir Harriet Smith, ayrıcalıklarına değerli bir ek olacaktı. Ama onu her gördüğünde her anlamda daha da onaylıyor ve nazik planlarının ne kadar yerinde olduğunu görüyordu.” Burada da Austen okuyucuyu, daha ilk bölümden tanıtmaya başladığı tatlı, şımarık Emma’nın düşüncelerine taşıyor. Üçüncü tekil şahıs tarafından aktarılıyor olsa da “ne zaman istese” ve “nazik planlarının” ifadelerinin aslında Emma’nın düşünceleri olduğunu anlıyoruz. Romanın temasının Emma’nın olgunlaşması ve kendi davranış ve düşüncelerine dışarıdan ve eleştirel gözle bakabilmesi olduğunu göz önüne alacak olursak, Austen’ın serbest dolaylı anlatım tekniğini son derece isabetli bir biçimde kullandığını anlayabiliriz.

 

 


 
Austen ile ilgili sıklıkla dile getirilen ama bir o kadar da önemli diğer bir özellik ise –bu örnekte de düşünebileceğimiz– ironik dil. Austen ironisi öyle bir muammaya dönüşmüş durumda ki, yazarın aslında Emma’nın şımarıklığını mı yoksa Harriet’ın sınıf farkı motivasyonuyla altı çizilen pasifliğini mi eleştirdiğini anlamak güç. Bu konuya bir diğer örnek elbette sivri dilli Elizabeth’den gelecek. Elizabeth, Jane’in Bingley’e olan beğenisini başlarda inceden inceden eleştirir. Netherfield balosundan sonra Jane, Bingley’nin ne kadar hoş olduğundan bahsederken, Elizabeth, “Aynı zamanda da yakışıklı...Ki genç bir adam zaten öyle olmalı, tabii eğer başarabilirse. Böylece karakteri de tamamlanmış oluyor,” der. Burada Elizabeth, Jane’in Bingley’yi sadece dış görünüşü ve sosyal statüsü açısından beğenmesini eleştirir. Kadınların surata ve cüzdana bakmalarından yakınır. Elbette buradaki satırlarda yine Austen’a özgü o inceden inceye eleştiri ve ironi yarattığı karakterlere derinlik, muamma ve boyut katar.

 


O halde karşımızda sadece romantik olay örgülerini hınzırca kullanan bir yazar yok; karşımızda roman tekniğiyle, genelde erkek yazarlara layık görülen “ustalık” mertebesine erişmiş bir kadın var. Fakat romanların ne tematik ne de teknik incelemesi Austen’ın dünyanın dört bir yanından milyonlarca insan tarafından iki yüz yıldır okunmasını açıklamaya yetebilir.


Türkiye’de Jane Austen


Tüm bu övgüden sonra, eğer Austen’a karşı merakınız biraz olsun kabardıysa, Pride and Prejudice’ı okuma listenize hemen ekleyin. Dilimize romanın romantik yanını vurgulayacak şekilde uzun süre pek çok farklı yayınevi tarafından “Aşk ve Gurur” olarak çevrilen bu roman, aslına uygun olarak Gurur ve Önyargı başlığıyla İş Bankası Kültür Yayınları’nın Hasan Âli Yücel Klasikler dizisinde, Hamdi Koç çevirisiyle yayımlandı. Aynı seride Austen’ın gotik esintili Northanger Manastırı ve yine en çok satan romanlarından Akıl ve Tutku’yu da bulabilirsiniz. Can Yayınları’ndan Nihal Yeğinobalı çevirisiyle basılmış Emma ve Mansfield Park romanlarını da okuduktan sonra Austen’ın gelmiş geçmiş en ironik, sivri dilli, ayrıntıcı ama bir o kadar da eğlenceli yazarlarından olduğuna ikna olduysanız sırada son romanı İkna var demektir. Austen, son romanı olan ve olgunluk dönemi romanı olarak değerlendirilen İkna’da artık naif anlatımının ve gözlem yeteneğinin doruklarına ulaşır. İkna’nın Meral Gaspıralı ve Serim As Özdemir çevirilerini bulabilirsiniz.


Eğer Austen’ın altı klasik eserini çoktan hatmettiyseniz ve yazarın tatlı sivri diline doyamadıysanız, İletişim Yayınları’nın geçen yıl dilimize kazandırdığı Gençlik Eserleri’ne bir göz atın. Bu derlemedeki hikayeler, Austen’ın henüz genç bir kızken de aynı gözlem yeteneğine ve dil kıvraklığına sahip olduğunun bir kanıtı. Özellikle 2016 yılında Amerikalı yönetmen Whit Stillman tarafından beyazperdeye uyarlanan ve bu derlemenin içinde yer alan gençlik eseri Aşk ve Dostluk çoktan Austen hayranlarının favorilerine eklendi.



Austen’ın hayatını merak ediyorsanız, ünlü araştırmacı Claire Tomalin’in yine İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan biyografisini kaçırmayın. Eğer bu yaz, yazarı güncel uyarlamalarıyla yâd edecekseniz, Curtis Sittenfeld’in modern Gurur ve Önyargı uyarlaması olan Gözde Bekâr (Mona Yayınları) ve Seth Grahame-Smith’in Aşk ve Gurur ve Zombiler (Domingo Yayınevi) sizi keyiflendirecektir. Ve son olarak da arsızca bir reklamı mazur görürseniz, size Austen’a dair güncel, feminist ve Türkiye karşılaştırmalı bir inceleme yapmak maksadıyla kaleme aldığımız ve mart ayında Doğan Kitap tarafından yayımlanan Jane Austen ve Adab-ı Muaşeret kitabımızı öneriyoruz. Unutmadan hatırlatalım: Austen-maniyi 200. yılında ucundan da olsa yakalamak için altı ayınız daha var! Austen hayranları, kitaplarının yanında çay ve kurabiye iyi gidiyor diyor!

 

 


 

 
Kaynakça:

 
 
•    Carol Moses, “Jane Austen and Elizabeth Bennet: The Limits of Irony”, Persuasions and Persuasions On-Line, sayı 25, 2003.



•    Jen Borrows, “The Jane Austen Industry and Long Tail Marketing”, Yale Economic Review, Güz 2010.



•    John Mullan, “How Jane Austen’s Emma changed the face of fiction.” The Guardian, 5 Aralık 2015.



•    Louise Flavin, “Free Indirect Discourse and the Clever Heroine of Emma”, Persuasions,  sayı 13, 1991.     

                                                                                                                                

•    Micah Mattix, “Why is Jane Austen so popular?”, The American Conservative, 27 Ocak 2014.




 

 

Görseller: (Sırasıyla) Fırat Bilal, Esra Kalay

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

En prestijli edebiyat ödüllerinden Man Booker’a aday olmak için nasıl kitap yazmak gerekli? Aday kitapların izlediği yol ne? Edebiyat ödüllerini kazanan yazarların sırrının ne olduğu hep merak edilegelmiştir. İster Nobel gibi uluslararası bir ödül olsun, isterse yerel bir ödül; ödülü kazanan yazarların başarılı olmasını sağlayan unsurlar üzerine en çok konuşulan konulardan biri olur.

Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü kazananı Kazuo Ishiguro çağımızın üretken isimlerinden de biri aynı zamanda. Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasıyla bir anda gündeme oturan Kazuo Ishiguro yazarlık serüveni boyunca verdiği birçok röportajda yazma süreçlerinden de sık sık bahsediyor. Ishiguro'nun yazma süreçleri hakkında söyledikleri genç yazarlar için de oldukça kıymetli.

Yazarların daima geceleri el ayak çekildikten sonra yazmaya başladığı düşünülür. Sanatçıların ve yaratıcı bir uğraşıyla meşgul kişilerin en verimli olduğu saatin de gecenin çıt çıkmayan, sadece düşüncelerin akışının tıkırtısının duyulduğu gece saatleri olduğu türlü çalışmalarla da savunulmuştur.

Bir Adam İki Hayat

 

Rüyalar hayatımızda, hafızamızı en çok zorlayan ve bizi en çok düşündüren durumlardan biridir. Kimi zaman gün içerisinde benliğimize kaydettiğimiz bir olay kimi zaman da dışa vuramayıp bastırdıklarımız rüyalarımızda gün yüzüne çıkar.

 

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.