Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Şair Ceketli: Kazım Koyuncu




Toplam oy: 191

Bir ceket yaptırmak istemiş, şair ceketi. Benim de yok, olsaydı çıkarıp ona verirdim. Ben de bir ceket istemiştim, doçent ceketi, hani şu fitilli kadifeden olan. Geçen yıl oldu, geçen kışı fitilli kadifeden, yeşil doçent ceketimle geçirdim. Şair ceketi nasıldır bilmem, siyah mıdır, eski midir, modası geçmiş midir, görenler "bak şair geçiyor" mu derler, bilemem. Yine de bir şair ceketim olsun isterdim, çıkarıp o çocuğa vermek için. Fakat ‘Bolşevik paltosu’nu bilirim, ağırdır ama insanı ısıtır, sanki bir palto bütün bir ülkeyi ısıtır, belli mi olur, Bolşevik paltosu bir gün bütün dünyayı ısıtır. O paltonun içine de herhalde şair ceketi yakışır. Şairler giysin diye değil yalnızca. Hayatın şiirini hissedenler, onu söyleyenler, ondan şarkı çıkaranlar, ondan dostluk, yoldaşlık yapanlar ve onu yalnızlığa karşı bir ses yapanlar, giysin diye. Tıpkı sözcükleri de sesine giyinen ve onları hızlandırarak, ısıtarak, coşku katarak şarkı diye, türkü diye, müzik diye gönderenlerden biri olan Kazım Koyuncu’nun isteği gibi. Ne güzel istemiş: Bir şair ceketim olsun! Gerekir miydi, bence gerekmezdi, sesine şiir giyinmiş bir çocuktu o zaten.

 

İnsan, kardeşlerinin bazılarıyla hemen tanışamıyor, bazı kardeşlikler öyledir, birbirinizi nasipse yıllar sonra bulursunuz. Ömer adlı bir kardeşimin olacağı dünyada aklıma gelmezdi! Geldi, üstelik Ömer adlı bir değil, tam üç kardeşim oldu; biri 30 yıl önce Ömer Ateş Kızıltuğ, benimle 'yol kardeşi' olarak cem törenlerine geldi, biri Ömer Arakon, 20 yıl önceden, 'Gizli Kardeşler Kulübü'nden, biri de 10 yıl önce tanıştığım Ömer Elver, en küçük kardeşim. Âşık Mahzuni Şerif "Çok Aliler gördüm Osman çıktılar" dedi, ben de Ömer kardeşlerime "Sizi Ali gibi seviyorum" dedim, hem içimden geldi, hem de söyledim.

 

Ömer Elver ve abisi Ali Elver'in yakın arkadaşıydı o şair ceketli çocuk. İlk grubu olan ‘Dinmeyen’i Ali’yle birlikte kurmuşlardı. Babylon'da konseri vardı, Ömer "beraber gidelim abi" dedi, o zaman aynı reklam ajansında çalışıyorduk Ömer’le, dünya hali dünya belasıdır ya çoğu zaman, ne işim varsa o akşam gidemedim. Sonra da o çocuğun yakalandığı belayı Ömer aracılığıyla neredeyse gün gün izledim. İlk başta sevindim, vaktinde teşhis edilmişti, kurtulma şansı çok fazlaydı, kısa sürede geçecekti... Fakat Cahit Külebi’nin “İstanbul” şiirinde dediği gibi “Sonra her şey değişiverdi”...

 

O çocuğun da kardeşim olduğunu o günlerde hissettim. O yaşlarda çocuklar vardır, devrimcilikleri abilerinden dolayıdır. Abiler 'hayat'la tanışır, devrimciliği uzaklarda küllenmeye yüz tutan bir ateşe bırakır, adları Devrim, Deniz, İnan, Mahir, Ulaş olan çocuklarıyla oyalanır, uzak-yakın kardeşleri ise bu ağır ve onurlu mirası bir 'şair ceketi'yle üstlerine alır, taşımaya koyulurlar. Şair ceketli o çocukla hiç karşılaşmadım, sesini duydum, gözleriyle tanıştım, sözleriyle ısındım, sesiyle kardeşlik içinde olduğumuzu anladım ve devrimin de hayat gibi ateşli bir hastalık olduğuna bir kez daha inandım.
Onu yitirdiğimiz günün ertesinde TRT 2'de bir konseri yayımlandı, yarı suçlu, yarı uykulu ve büsbütün koyu gözlerle ona baktım, şair ceketli çocuk o çocuktu: Süssüz, sokaktan yeni gelmiş, terli terli su içmiş gibi, içli, kederli, mahcup, muzip, bazen içine bazen dışına açık, tıpkı bir şairde bulmayı umduğumuz ne varsa, o haller içinde bir çocuk. Sanki şair ceketini içine giymiş gibiydi. O ceketi gönlüne giyeceğini öğrenmişti sanki ve bundan da yalnızca 'akraba'ların anlayacağı gizli bir sevinç duyuyordu. Şimdi devrimcilerin 'sınıf'larının olmadığı, belki de 'sınıf'ın onları terk ettiği bir 'ilginç' çağda yaşıyoruz. Artık çeşitli 'akraba'ları var devrimcilerin, onlar için çalıp söylüyorlar, onlar için yazıp çiziyorlar. Devrimci akrabalık tuhaf bir kabile: Eskiler, yeniler, köylüler, kentliler, "sayılırız parmak ile/tükeniriz kırmak ile" diyecek kadar az olduklarını bilenler. Akrabadan Cemal Süreya'nın şiirini hatırladım yine: "Biz kırıldık daha da kırılırız/Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü/Hırsız da bilmiyor çaldığını/Biz yeni bir hayatın acemileriyiz". Dahası da var şiirin ama, yeter.

 

Şimdi ardından Karadeniz gibi sular dökülse ne fayda, bir o kadar da gözyaşı elbette, belki o ünlü Karadeniz türküsündeki gibi, “Koyverdun gittun benu” demeli yalnızca. Gerisini anılara bırakmalı. O çocukla yaşanmış, onun sesiyle yaşattığı türkülere, güzelliklere, coşkulara, şaşkınlıklara bırakmalı. O ‘yakışıklı ses’, ki son yıllarda hiçbir ses bu kadar yakışmamıştı hayata. Hayatımızın iyi ve kötü yanlarına, geçmiş acılarına, gelecek korkusuna. Sanki sesinin içinden doğup gelmiş, hatta fırlamış bir çocuk gibiydi. Zaten de sesini bırakıp gitti, hem de sesinin en güzel çağında. Sesinin gençlik çağında. Eh Karadeniz’e de öyle bir ses yakışırdı elbet, hem hırçın hem yumuşak, hem sert hem dalgacı, hem aşık hem çapkın, hem çocuk hem genç, sonra bir daha çocuk, yine çocuk, hep çocuk bir ses. Sanki onun sesiyle birlikte hepimiz sesimizden uyandık ve yine sesimizden dışarı çıktık. Onun sesi hepimizin içindeki sesi de çağırdı ve uyandırdı sanki.
Sonra o çocuk hep aynı çocukluk penceresinden baktı hayata. Belki asıl derdi de müzik yapmak, çalıp söylemek değil, beraber bir şeyler söylemek, yani çocukluk ütopyasını birlikte gerçekleştirmek, herkesin hep birlikte yeniden ve sonsuz çocuk olmasıydı. Büyümemek değil, büyüklük etmemek, büyüklenmemek. Konserlerinde dinleyiciler söylemezse, şarkılarına katılmazsa, yani hep birlikte söylenmezse şarkılar, kendini müzik yapmış saymayan bir çocuk işte. Şair sesli çocuk.

 

Çocukluk ütopyasının birazını gerçekleştirmiş bir çocuk: Hem müzisyen hem de devrimci olmuş. Hopalı solcu bir eski berberin oğlu. Fatsalı bir terzi ‘Fikri’mizin yoldaş yeğeni de denilebilir: “Milliyetçi olacak kadar salak bir insan olma ihtimalini hiç görmüyorum kendimde” demişti. Olmadı da zaten, olmazdı da. Keşke ‘kanser olacak kadar....’ diye başlayan ve üsttekine benzer bir cümle de kursaydı...İyi de, 33 yaşında kimin aklına gelir ki?

 

Albümlerinin birinin adı “Viya”ydı. ‘Viya’yı anlatırken ‘Laz sörfü, aletsiz sörf, vücut sörfü’ diyordu. Kendini dalgaya bırakmaya ‘viya inmek’ derlermiş Karadeniz’de, fakat o hiç bırakmamış kendini, çünkü yüzme bilmiyormuş! Sonra tabii yüzmeyi değilse de ‘viya inme’yi öğrendi, 33 yaşında ölüme viya indi, kendini ölüme bıraktı. Ayrıca o söyleşide, albümün adının ‘Viya’ olmasını da, Samsun-Sarp sahil yolu projesiyle ilgili olarak, eskiden çocukların viya indiği sahillerin taş ve asfaltla doldurulmasına karşı bir tavır olarak açıklıyordu.

 

Bir  başka Ahmet Kaya o çocuk, Karadenizli Ahmet Kaya. Herkesin sevdiklerinden ya ikisi de. Ahmet Kaya’yı da öyle değil mi, islamcılar da seviyordu ülkücüler de, Kazım Koyuncu’yu da, ülkücüler de polisler de. Onun severek söylediği bir türküyü şimdi onun için tekrarlasam ben de: “Denizde kararti var bu gelen kayik mudur/Ben özledum yarimu ağlasam ayip mudur?”

 

Şair ceketli çocuk, Kazım Koyuncu, benim hem devrimden, hem şiirden akrabam: Umay Umay'la “Birgün”ün Pazar ekinde yaptığı söyleşide, "solcu bir babanın solcu oğlu" olarak; "Biliyor musun, o çocuk doğru bir çocuktu. Hep o çocuk oldum. Hiçbir şeyi terk etmedim. Şiir yazamadım evet... Vaktim yoktu." diyordu. O çocuk doğru bir çocuktur, benim hiç görmediğim kardeşimdir. Enis Batur'un "Beşir Fuad: Yanlış kardeşim benim" dizesinden mülhem, şair ceketli o şair çocuk, Kazım Koyuncu, 'Doğru kardeşimdir benim'.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Takvimin bir yılını daha bitirirken sembolik çam ağacınızın dallarına hediye olarak, geçtiğimiz yılın ödüllüleri arasından birkaç kitap asabilirsiniz. Ancak kullanacağınız ip ve seçeceğiniz dal kalın olsun, ne de olsa ödüller gitgide daha ağır romanlara veriliyor.

 

Sovyetler Birliği'nin 4 Ekim 1957 günü Dünya yörüngesine oturtmayı başardığı ilk yapay uydu Sputnik I ile insanoğlu, uzayla imtihanında da ilk somut adımı atmış oluyordu. Bunu peş peşe yeni girişimler izledi. 1959'da Sovyet yapımı bir uzay aracı ilk kez Ay'ın yüzeyine indi; 12 Nisan 1961 günü de kozmonot Yuri Gagarin, Vostok I ile Dünya yörüngesindeki turunu tamamladı.

2014 yılının son ayını da yarıladık, yeni yıla sayılı günler kaldı... İki gün önce, her yıl mutlaka edindiğim Peanuts takviminin siparişini de verdim.

Her ne kadar birbirlerini besleseler de sinema ile edebiyatın iki farklı dünya olduğunu yadsıyamayız. Edebiyatın malzemesi yalnız kalem ve kağıt olsa da tek sınırı yazarın hayal gücü. İş beyaz perdeye geldiğinde ise senaryo yazarı hep bir adım geride duruyor ve sinema sözcüklerin değil görüntülerin sanatı olarak anılıyor.

Boris Vian’ın yıllar içinde klasikleşmiş, birçok dile çevrilmiş ve hatta 2013’te Michel Gondry tarafından aynı adla sinemaya da uyarlanmış, ilham verici eseri Günlerin Köpüğü gerçeküstü arka planıyla belki gerçekten de en çok çizgi romana yakışacak bir metin. Çünkü Boris Vian’ın, adeta gördüğü rüyayı kaleme aldığı bir eser bu.

Söyleşi

Glowacki ile söyleşi: "Kosinski, bir Dostoyevski karakteri gibiydi"

 

Gökçe GÜNDÜÇ

 

ŞahaneBirKitap

"Duyduğum en acıklı hikaye bu. Ashburnhamları Nauheim kentinde son dokuz mevsimdir oldukça yakından- ya da hem yarım yamalak ve üsütnkörü hem de elinize giydiğiniz güzel bir eldiven kadar yakın bir ahbaplığımız vardı diyelim- tanıyorduk.

FikriSabit

Kitaplı kamu spotunun buzlanmış hali bence bugüne kadar çekilmiş en hakiki, en samimi kamu spotudur.

Kamu spotları, devletin diliyle yaşamayı öğrenmenin en sıkıcı tarzı... Duygu sömürüsünün yüreğe değmeyen en klişeleşmiş halinden, didaktizmin bunaltıcı tumturaklılığına doğru salınan bir manasız sarkaç... Karşına çıktı mı kısacası, kaç.