Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Televizyon // Westworld ya da bir "yaratıcı" yazarlık öyküsü




Toplam oy: 122
Eline kalem alıp öyküler kurmaya çalışan, karakter yaratan, ya da yazmaya ilgisi olmasa da meraklı bir okur olarak bu konuları kurcalamayı seven herkesi heyecanlandıracak güzel bir dizi...

Geçenlerde dünyanın en iyi şefleri hakkında bir belgesel seyrediyordum. Bir süre sonra dikkatim mi dağıldı ne oldu bilmiyorum, ekrandaki adam edebiyat hakkında konuşuyormuş hissine kapıldım. Sanki yemek yapmanın inceliklerinden değil de roman yazmaktan bahsediyordu. "Seninki de bir tür mesleki deformasyon," diyeceksiniz, haklısınız. İnsan bir konuya kafayı takınca bütün dünya o konunun etrafında dönüyor yanılgısına kapılabiliyor. Ya da biraz daha olumlu bir yönden yorumlayacak olursak, başta birbiriyle ilgisiz gibi görünen konuların arasındaki bağlantıların farkına varıyor.

 

Tecrübeyle sabittir ki kendimi biraz zorlarsam, içinde sabır, disiplin ve yaratıcılık barındıran her türlü süreci yazarlıkla ilişkilendirip uzun kompozisyonlar yazabiliyorum. Ancak geçtiğimiz sonbaharın en dikkat çekici yabancı dizisi Westworld'ü yazarlıkla ilişkilendirmek için kendimi hiç de zorlamam gerekmedi. Dizinin yaratıcıları, o ilişkiyi gözden kaçırmayalım diye ne lazımsa yapmışlar zaten. Eline kalem alıp öyküler kurmaya çalışan, karakter yaratan, ya da yazmaya ilgisi olmasa da meraklı bir okur olarak bu konuları kurcalamayı seven herkesi heyecanlandıracak güzel bir dizi ortaya çıkmış. İyi yönlerinin yanında kusurları da var, ancak o kusurlar bile doğrudan yazarlıkla ilgili olduğu için üzerinde uzun uzun konuşabileceğimiz bir "metin" duruyor önümüzde.


Önce biraz başa saralım ve takip etmemiş olanlar için Westworld'ün ne olduğundan bahsedelim. "Spoiler" vermemeye çalışacağım ama eğer bu hususta hassassanız, yazıyı ilk sezonu izledikten sonra okumanızı öneririm.

 


Westworld, çocukluğumda seyredip çok etkilendiğim ve yıllarca unutamadığım bir Michael Crichton filminden uyarlanmış. Başrolde "Westworld" adındaki mekan var. Burası kovboy kasabası temalı bir tür tatil köyü. Fiziksel olarak insandan ayırt edilemeyen robotlar, tatile gelen zengin misafirlere hizmet ediyor. Ev sahipleri denen bu robotlarla sevişmek, onlara eziyet etmek, tecavüz etmek, hatta düello yapmak ve "öldürmek" bile serbest. Geceleri misafirler mışıl mışıl uyurken hasar görmüş robotlar bakıma alınıyor, yaraları onarılıyor, hafızaları temizleniyor ve ertesi gün hizmet etmeye kaldıkları yerden devam ediyorlar.


Dizi bir yandan misafirlerle ev sahiplerinin maceralarını anlatırken bir yandan da izleyiciyi işin mutfağına sokuyor. Yeraltına gizlenmiş uçsuz bucaksız tesislerde muazzam bir ekip çalışması var: Güvenlik, teknik servis, kostümcüler, eğitmenler... Tabii hepsinden önemlisi, robotların konuklara yaşatacağı maceraları kurgulayan ve onları daha sahici hale sokan yazar kadrosu. Zira bu robot-karakterleri özel yapan sadece fiziksel olarak insana tıpatıp benzemeleri değil. Gerçek insan gibi davranmaları, tepkiler vermeleri, birtakım duygulara sahip olmaları – ya da en azından misafirleri buna inandırmaları, işin en önemli kısmı.


Bu süreci dizinin mükemmel jeneriğinde izlemeye başlıyoruz. Üçboyutlu dev yazıcılar, beyaz koyu bir sıvıyı ince ince işleyerek, katmanlar halinde robotları üretiyor. Leonardo da Vinci'nin anatomi çizimlerindeki figürlere benzeyen duruşları, kemikleri, kasları ve dokularıyla kusursuz birer heykeli andırıyor bu robotlar. Ancak henüz cansız, hareketsiz, içi boş bedenler. Yazarlık atölyelerinde "karton" diye tarif ettiğimiz türden karakterler. Fonda, mekanik bir piyano, ilkel bilgisayar kodlarını andıran notaları tarayarak dizinin tema müziğini çalıyor.


Daha sonra ekibin en tepesinde adeta bir tanrı-anlatıcı gibi tüm karakterlere ve öykülere hâkim olan, Westworld'ün kurucusu Ford'la (becerikli Bay Anthony Hopkins) tanışıyoruz. O heykel gibi duran cansız bedenleri, yaşayan, nefes alan, "sahici" birer karakter haline sokmak için Ford'un yönetimindeki yazarlar ne yapıyorlar dersiniz? Yazarlık atölyelerinde, karakter konusunu işlerken ilk anlattığımız şeyi uyguluyorlar. Robotlara birer geçmiş yaratıyorlar. Çünkü edebiyatta sahici karakterlerin geçmişi vardır. Biz okurlar (ya da misafirler) belki arka plandaki o öyküyü hiçbir zaman öğrenemeyiz, belki sadece içinden ufak tefek detayları öğreniriz. Önemli olan bizim öğrenmemiz değildir. Arka plandaki o öykü, karakteri ayakta tutan temeldir. Metnin bize sunulan kısmında, karakterin davranışları, tepkileri, kararları o temel üzerinde ayakta durur. (Şefleri anlatan belgeselden bahsetmiştim ya, Fransız mutfağında yemeğin temelini "mirepoix" denen, yağda pembeleşmiş soğan, kereviz ve havuçtan yapılan bir karışım oluştururmuş. Mirepoix ne kadar iyi hazırlanırsa yemek de o kadar lezzetli olurmuş. Sahiden de yemeği yerken soğanın pek farkına varmayız ama yokluğunu hemen hissederiz.)


Elbette Westworld'ün yazarlarının işi bu kadar değil. Karakterlerin sahici olmaları için öykünün evreninde tutarlı olmaları gerekir ancak kendi içlerinde ufak tefek çelişkileri vardır, arzuları vardır. En basite indirgenmiş haliyle de o arzuların karşısına birtakım engeller çıktığında öykünün olay örgüsünü kurmaya başlarız. Dizide Ford'un da en çok ilgisini çeken detay, karakterlerin arzuları ve çelişkileri. Bütün sezon boyunca onların ne kadar "sahici" olduğunu anlamaya çalışıyor.

 

 

Yapay zeka

 

Genellikle okurların gözden kaçırdığı bir ayrıntı vardır. Tüm o şahane romanların ve öykülerin bir oturuşta yazıldığını hayal ederler. Yazar daktilosunun başına geçer, günler geceler süren hummalı bir çalışmanın ardından metne son noktayı koyup gururla arkasına yaslanır. Masanın üzerinde yükselen kağıt yığını, ertesi sabah zarfa konacak ve yayınevine postalanacaktır. Ne yazık ki bu romantik hayalin gerçekle uzaktan yakından alakası yoktur. Yaratıcı sürecin yarısı yazmaksa, diğer yarısı da düzeltmektir. Yazar metnin üstünden defalarca geçer ve her seferinde ufak tefek düzeltmelerle daha iyi bir hale getirmeye çalışır. Olayların temposunu, karakterlerin tepkisini, diyaloglarını adam eder.


Westworld dizisinde sık sık karşımıza çıkan laboratuvar sahneleri bunu gayet güzel tarif ediyor. Ford, neredeyse her bölümde karşısındaki taburede çırılçıplak oturan robot karakter üzerinde ince ayar yapıyor. Diyelim kasabanın barında çıkan kavga sahnesinde misafirler (okurlar) yeteri kadar heyecanlanmıyor mu? Bir sonraki tekrarda sahneyi daha vurdulu kırdılı bir hale getiriyor. Genelevdeki kadın misafirlere yeteri kadar çekici gelmiyor mu? Belki de ona acıklı bir öykü verip misafirlerin şefkat duygusunu okşamak gerekiyor.


Bazen üzerinde ne kadar çalışırsak çalışalım, karakter bir türlü öykünün içinde hayat bulamaz. Westworld'de de sunulan maceraya bir türlü uyum gösteremeyen robotlar devre dışı bırakılıyor. Çekmecede bekleyen eski öykü taslakları misali karanlık bir depoda bekleyen eski robotlar görüyoruz. Artık işe yaramayan ama bir türlü atmaya kıyamadığımız eski metinler.


Yazarlık paralelini takip etmeye devam edersek Westworld evreninde başka ilginç konulara da rastlayabiliriz. Örneğin karakterin yazara başkaldırmasından söz açıp postmodern edebiyata sıçrayabiliriz. Ya da cinsel şiddetin metindeki işlevine bakıp yazarın ahlaki duruşunu tartışabiliriz. Ancak bunların hepsini bir yazıya sığdırmak imkansız olduğundan bu sefer sadece karakter ve olay örgüsü kurgulama aşamasında odaklanmayı tercih ettim. Sırf bu bağlamda bile, okurun tepkileriyle şekillenen interaktif roman/tiyatro/oyun gibi 21. yüzyılın en ilginç konularının yörüngesine girdiğimizi fark etmişsinizdir. İzlediğimiz öyle bir sistem ki okurun tepkisine göre metin kendi hatalarını düzeltsin, açıklarını yamasın, her yeni okumada yeni bir şeyler öğrenerek kendi kendini geliştirsin.


Aslına bakarsanız yapay zeka denen şeyi tarif ediyoruz. Ancak bunun edebiyatta nasıl bir yer edineceğini henüz bilmiyoruz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Edebiyat tarihi bildiğimiz, tanıdığımız yerler kadar sadece hayal dünyamızda var olan yerler de ihtiva eder. Bu yerler kimi zaman içinde yaşadığımız dünyanın kimselerin bilmediği bir köşesinde kurulmuştur, kimi zamansa çok uzaklarda bir yerlerde. Fakat bu yerlerin kimileri vardır ki onların ortak özelliği okurlarının o yerleri görmek, o hikayelerin bir parçası olmak istemesini sağlamasıdır.

Kitaplarla haşır neşir olanlar bilirler ki, kütüphanenizdeki kitapların sayısı arttıkça bir düzeni sürdürmek de gittikçe zorlaşır. Kitaplar raflara sığmaz olur, gittikçe üst üste yığılır ve en sonunda işler içinden çıkılmaz bir hal alır. Peki bu krizi olumlu bir duruma dönüştürmek mümkün mü?

 

Yeni yıl yeni kitaplar demek hiç kuşkusuz. Belki de uzun zamandır çevrilmesini beklediğimiz o kitabı 2018 içinde Türkçede görebileceğiz nihayet ya da nicedir yeni bir roman yazsa diye beklediğimiz o ismin yeni romanını okuyabileceğiz sonunda. Sürpriz ilk kitaplarla, yeni isimlerle de karşılacağız hiç kuşkusuz....

İstanbul Ataşehir’de, gökdelenlerin arasında bir vahadan farksız Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB). Girişte, duvarlarında bahçenin tarihçesinin anlatıldığı levhaların sıralandığı bir tünelden geçiyorsunuz ve adeta bir zaman tüneli gibi, sizi bambaşka bir zamana ve mekana çıkarıyor o uzunca tünel.

 

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.