Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

‘Sıradan bir aşk hikayesi’ var mı?



Toplam oy: 1109
Aykut Karahan
Hangar Yayınları

Hangi 'aşk hikayesi' sıradan sizce? Bence ‘hiçbiri.’ Aşkın sıradanı olmaz. Yaşanan aşkların bulunduğu toplumda ne kadar çok benzerleri varsa, o zaman o aşk toplumdakilere sıradan gelebilir. ‘Türk filmlerindeki gibi’ deriz ya!

 

Aykut Karahan’ın da kendi çektiği fotoğrafları ile kitaplaştırdığı ve Sıradan Bir Aşk Hikayesi diye adlandırdığı kitabı da bence ‘Türk filmlerindeki gibi’ dediğimiz aşklardan.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir İstanbullu olarak, "Ankara’da da aşk mı yaşanırmış?" diyen ben olsam da, bence Necla ve Yusuf'un aşk hikayesi, Ankara’nın Romeo ve Juliet'idir...



Kara kara Ankara. Memur ve öğrenci şehri başkentimizde, herkes saat beş olduğunda 'dairelerinden' çıkar, alışverişlerini yapar ve evlerine gider.

 

"Ankara’da saat beşten sonra dışarıda tek başına olursan, iyi bakmazlar" diye bir laf duymuştum. "E öyleyse aşkı nasıl yaşarsın?" diye düşünmeden edemiyorum.

 

 

 

 

 

 

Yekta Kopan’ın Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri kitabında vermiş olduğu aşk tariflerinden birine bakacak olursak; "Malzeme; 1 kişi, olabildiğince fazla ilişki girişimi. Hazırlanışı: Kadın ya da erkek tarafından hazırlanabilir. Hazırlanışı biraz uzun zaman aldığından zahmetlidir. Ustalıkla yapılabilen, pişirilmesi, diğerlerine göre zor ama bir o kadar da lezzetli bir çeşittir. Birçok ilişki denenir. Özellikle her ilişkinin ilk günleri büyük bir coşkuyla yaşanır. En güzel sözcükler, en güzel öpüşlere karıştırılır. Her yeni ten, keşfedilmemiş bir coğrafyaymışçasına fethedilir. Bütün bu ilişkileri kısa tutabilmek, hepsinde sonsuz bir mutsuzluk yaşamaya çalışmak gerekmektedir. İlişkilerde yaşanan mutsuzluğun giderek artması, kişinin giderek içine kapanması, ayrı bir lezzet verecektir. Kişi artık ilişki yaşamayacak kadar yorgun ve mutsuz hale geldiğinde, yapayalnızlık hazır olur. Alkolle servis edilir’ diye verdiği aşk tarif de ‘aşk’... Kimse itiraz edemez bunu yaşayanlara…

 

Şair Necip Evlice, Sıradan Bir Aşk Hikayesi'nin arka kapağında; "Fotoğraf ve şiirin, görsel ve sözel imgenin, iç ve dış dünyamızın ayrı ayrı ve yan yana; nasıl da güzel sunulabileceğinin başarılı örneklerinden biri bu çalışma. Şiirler; ne şiir, ne hikaye, fotoğraflar; ne fotoğraf, ne illüstrasyon, ama sağlam yakalıyor yüreğinizden ve bırakmıyor sizi. Şiirden fotoğrafa, fotoğraftan şiire doğru sürekli gel-git lerle bir solukta okunan, insanın içinde izler bırakan bir kitap" diyor.

 

Bir solukta okunan bu kitap, çokça yaşanmış, ‘Türk filmlerindeki gibi’ dediğimiz ayarda bir aşk hikayesi. Anlatımı bence yalın, akışı güzel. Evlice’nin dediği gibi bizi fotoğraftan şiire, şiirden fotoğrafa sürüklüyor. Ben isterdim ki fotoğraf ve şiir/hikaye iç içe geçsin. Gözüm bir şiire/hikayeye, bir fotoğrafa gitmesin.

 

Ayrı ayrı fotoğraflara baktığımda da bana, insana karanlık hissi veren ‘kara kara Ankara’yı yaşatan, biraz hüzünlü, biraz ciddi havasını gözlerimin önüne seren, şiirleri/hikayeleri destekleyen çok güzel fotoğraflar var.

 

Kitabın bütününe baktığımda ise 34 siyah-beyaz fotoğraf ve şiirle/hikayeyle Ankara’da bir aşk hikayesinin anlatılabileceği bir kitaba yakışır bir sunum olmuş.

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.