Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Kadının ebedi zavallılığına” karşı, bir zarif Kalp Ağrısı


Zayıf
Toplam oy: 738
Halide Edip Adıvar
Can Yayınları

Ne “Handan” ne “Ateşten Gömlek”, ne “Vurun Kahpeye” ne de Sinekli Bakkal... Televizyon yapımcıları Halide Edip Adıvar’ın dizi film yapmak için en uygun romanını seçmişler, yani Kalp Ağrısı’nı. Zira literatürde yazarın son tutkulu aşk romanı olarak geçer Kalp Ağrısı. Ve dizinin tanıtımları yavaş yavaş dönerken ekranlarda, romanın kendisi de yeniden basılarak okuruyla buluşur...

Halide Edip’in milliyetçi görüşlerinin izlerini hiç mi hiç taşımayan, sade bireysel aşk hikayelerine odaklanan ilk dönem romanlarıyla, kendi dünya görüşüne, kadın üzerinden geliştirilen modernizm projesi ekseninde kaleme aldığı olgunluk dönemi eserlerinin tam ortasında durur Kalp Ağrısı. Bu anlamda yazarın külliyatı içinde ayrıcalıklı bir yeri vardır bu olgunluk dönemi romanının. Romanlarında otobiyografik özelliklerin çok yoğun olduğunu bildiğimiz Halide Edip, Kalp Ağrısı yayımlandığında tam kırk yaşındadır. Savaşın, hayatın ve aşkın içinden yana yana geçmiş, her şey bir yana insan hayatını belirleyen, kaderini çizen şeyin en derinindeki kalp ağrısı olduğunu tüm varlığıyla kavramıştır. En mühimi de kalp ağrısı denen şeyin öyle çok fazla dillendirilip ortaya saçılmaması gerektiğini düşünüp daha sonraki eserlerinde böylesi bir aşk hikayesine yer vermeyecek olmasıdır; Selim İleri’nin de dediği gibi “aşk üzerine söyleyeceklerinin tümünü, sanki bu sızılı eserde söylemiş; sonra bir aşk kırgını gibi susmayı tercih etmiştir”. Kim bilir, Kalp Ağrısı’nın tüm yoğunluğu, hazinliği, ağırlığı belki de onun bu tercihinden ileri gelir.  

Mudanya Konferansı sırasında yeni mutlu günlerini yaşayan İstanbul’da, İzmir’in alınışını kutlayan bir Boğaziçi yalısındayız; “en yeni, en özenilmiş, en frenkvari bir ziyafet”te... Erkekler frak giyiyor, kadınlar dekolte, ve şampanya içiliyor. Kendisini de içine alan bu tablonun yapmacıklığından bunalan genç bir kız, Zeyno ve ziyafetin sahibi, çocukluk arkadaşı güzel mi güzel Azize gecenin sonunda Boğaz’ın suları eşliğinde baş başa kalıyorlar, ta ki Azize’nin müstakbel nişanlısı Hasan Bey ortaya çıkana dek...

Zeyno ve Hasan, ilk görüşte birbirlerine aşık olurlar. Ancak Hasan’ın Azize’yle ilişkisi bir yana Zeyno da nişanlıdır. Birdenbire sosyal çevrelerinin kabul edemeyeceği yasak bir aşkın içine düşen bu iki aydın genç Beyoğlu gecelerinde, o günlerde Ayestafanos adıyla bilinen Yeşilköy sahillerinde her şeye rağmen gizli ve tutkulu bir ilişki yaşamaya başlarlar. Çevrelerindeki herkes bu aşkı açıkça hissetmiştir ancak Azize’nin kıskançlığının neticesinde kendini Boğaz’ın sularına atarak intihar etmeye çalışması, mucize eseri kurtulması ve hemen ardından gelen ölümcül hastalığı aşıkların kaderini kökünden değiştirecektir. “Dünyada en çok sevdiğim sizlerin saadetine zehir damlası bırakıp gidecektim. Ömrünüz oldukça mavi deniz size hıyanetinizi hatırlatacaktı.” 

Zeyno, Azize’nin yaşamını büyük aşkına yeğ tutar ve onu Hasan’la, deyim yerindeyse, kendi elleriyle evlendirir. Yeni evliler hiç vakit kaybetmeden Azize’nin iyileşmesi için Avrupa’ya giderler. Avrupa’da yaşadıklarını ve evliliklerinin ilk günlerini mektuplarla Zeyno’ya aktaran Azize’nin yazdıkları, aşk acısı ve pişmanlıklarla kıvranan Zeyno’nun aşk, evlilik, erkekler ve yaşam üzerinde bir kez daha düşünmesine, hatta yaşamını tamamen değiştirmesine yol açacaktır.

“İdeal kadın”ın modernizmle mücadelesi
Zeyno, Halide Edip’in diğer romanlarında da sıkça işlediği ideal kadındır; iyi eğitim görmüş, erkekler dünyasında onlarla boy ölçüşebilecek bilgiye, zekaya ve cesarete sahiptir. Tanzimat romanlarında görünen batı özentisi, züppe, süs bebeği kadının karşısında, kendi kültürel değerlerine sahip, bir yandan da ilişkileri, erkekleri hatta yaşamı rahatlıkla sorgulayan yeni Türk kadını olarak durmaktadır. Ancak bu “yeni Türk kadını”nın en büyük düşmanlarından biri yine kadınlardır; erkekleri güzellikleri, süsleri püsleri ve karşısındakini yormayan türlü basitlikleriyle “diğer kadınlar”. Tıpkı Kalp Ağrısı’nın “öteki” kadın kahramanı Azize gibi.

Halide Edip, modernleşme yolunda ilerleyen öncü-aydın kadının erkekler tarafından mutsuz edilmeye mahkum olduğunu çok iyi bilir. Onu toplumsal hayata sokan, hayran olduğu babası çok eşlidir, çok sevdiği ilk kocası ise yazarı sık sık aldatmış, onun üzerine ikinci bir eş almak istediği için de evlilikleri bitmiştir.  Ancak Halide Edip toplumsal hayatta ve romanlarında “kadınların ebedi zavallılığı”yla mücadele etmekten hiç vazgeçmez. Ve bu mücadeleyi ironik bir şekilde yarattığı Zeyno gibi “ideal kadın”lar aracılığıyla yapar.

Bir grup genç aydının bireysel hikayelerine odaklansa da arka planda 1900’lerin ilk çeyreğindeki İstanbul, bu yılların halet-i ruhiyesi, toplumsal yaşayışı anlatılır Kalp Ağrısı’nda. Yazar Boğaz’ın suları, Yeşilköy’ün sahili ve Erenköy’deki köşkün bahçesi gibi birkaç istisna dışında hemen hemen hiç dış mekan tasviri vermez; merkezinde yanan bir sobanın bulunduğu odalar, genç kız dertlerinin paylaşıldığı karşılıklı yataklar, roman kişilerinin karşılıklı söyleştiği verandalar ve taraçalar... Yazara göre kalp ağrısının derinliklerinde zamanın ve mekanın ince tortularından başka bir şey yok gibidir.         
 
Kalp Ağrısı, okurunu alabildiğine sürükler, ağrısını incelikle bulaştırmayı başarır. Romanın dizi uyarlaması, diğer edebiyat uyarlamalarının kaderine ortak olmayıp, bu anlamda başarılı olabilir mi, Halide Edip Adıvar’ın incelikli kalp ağrısını, izleyicisine aktarabilir mi, orasını ister istemez hep beraber göreceğiz elbette. Yeter ki  “aşk kırgını” Halide Edip, edebiyatımızın bu büyük kadın yazarı, özgürlük savaşçısı, Türkiye’de kadın modernleşmesinin ufkunu açan kanaat önderi; bireysel aşk hikayelerine saplantı halinde tutunup onların ustalıkla içini dışına çıkaran ve mana yoksunu bir hiçliğe dönüştüren  televizyon dizilerinin yeni malzemesi olmasın, dileklerimle...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Latin Amerika edebiyatının en büyük isimlerinden Juan Carlos Onetti ile çok geç -2015 yılında- tanışmıştık; Tersane romanıyla... Romanı okuyanlar, gecikmenin bizim açımızdan ne denli önemli bir kayıp olduğunu fark etmişlerdir.

Dünyanın Kıyısında Dans, Ursula K. Le Guin’in, düzyazılarını ve kitap eleştirilerini derleyen bir çalışma; 1989’da yayımlanmış. Kitabın büyük kısmı 1976’dan 1989’a dek yazılmış denemeler, konuşma metinleri ve gezi yazılarından, son bölümü ise yine aynı dönemden kitap eleştirilerinden oluşuyor.

Kâmil Erdem, iki yıl önce yayımlanan ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bunun ilk nedeni, yetmişli yaşlarında öyküye geri dönen birinin kaleminden çıkmış olmasıydı. Ancak öyküleri okuduğumuzda, Türk edebiyatını bunca yıl kendinden mahrum ettiği için hayıflanmıştık.

Hayır, tabii ki korkmuyoruz. Özellikle elektriğin, televizyonun icadının ardından Vikinglere gönülden bağlı olduğumuz anlar bile var. Çocukken akıllı bıdık Viki’yi, büyüdüğümüzde ejderhasını eğiten Hıçkıdık’ı ya da koltukta usulca genişleyerek Odin soyundan gelen Ragnar ile Lagertha’yı seyrederken... Ortaçağın bu amansız topluluğunun birçok karakteristiği bize bakıyor.

Herman Melville denince akla ilk gelen Moby Dick olmasına rağmen, dile gelen ilk söz: “Yapmamayı tercih ederim”dir. Edebiyat tarihinin bu en ünlü yanıtı, onu söyleyen Kâtip Bartleby’yi de aşıp adeta Herman Melville’in şahsında vücut bulmuştur.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.