Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Sistem”in girdabında



Toplam oy: 66
Mehmet Açar
Doğan Kitap
Politikanın, bilimkurgunun, distopyanın ve gerçeğin harmanlandığı bir romanla karşı karşıyayız.

Mehmet Açar Kayıp Hasta’da, 21. yüzyılda “Sistem” isimli yapay zeka tarafından yönetilen bir ülkenin bir hastanesinde çantasını kaybeden, kimliğinden yoksun, geçmişiyle baş başa kalan, dosyalar ve makineler arasında sıkışan Ali Z. ile buluşturuyor okuru. Klasik müziğin yankılandığı mekanın, bir devlet hastanesiyle alakası yok; söz konusu duruma, Ali Z.’nin oraya nasıl geldiğini, çantasını ve kimliğini nerede kaybettiğini bilmeyişinden doğan bulanıklık eşlik ediyor. Aslında bu kimliksizlik ve tekinsizlik halinin, “Akıllı Hastane” ve ona kumanda eden “Sistem”in yazar tarafından birer metafor olarak kullanıldığını, Ali Z. ve diğer hastalardan bu labirente benzeyen can sıkıcı bürokratik düzene itaatin beklendiğini fark ediyoruz. Bürokrasi, tamamen akıllı tasarımla veya yapay zekayla işletildiğinden, bildiğimiz türden insani iletişim de sekteye uğruyor. Okur, “geleceğin tıbbının şekillendiği”nin ve “hastalığın nedeninin de, tedavisinin de orada olduğu”nun iddia edildiği bir hastanede dolanıyor kısacası. Ali Z.’nin maruz kaldığı “Sistem,” bilgiyi her şeyin üstünde tutarak kişinin geçmişi, bugünü ve geleceği arasında bağlantı kuruyor.

 

Ali Z.’nin içinde gezindiği, anlayıp anlamlandırmaya uğraştığı olaylar silsilesi, hastanenin hakikati öğrenmeye çalışan kimliğinden kaynaklanıyor; sadece hastalık değil elbette, tüm kişisel veriler bağlamındaki bir hakikat bu: “Hakikate asıl ihtiyacı olan devlet; hastane, bu hakikat arayışının bir parçası.” Bu ifade, Açar’ın romanını distopik yaptığı gibi gerçekçi de kılıyor. Çünkü yapay zekanın insana olası etkilerini gösterirken devletin birey üzerindeki kuşatıcılığına bir örnek vererek “Sistem”den çıkışı zorlayan Ali Z.’nin kulağına oradan kurtulmanın pek mümkün olmadığını fısıldıyor.

 

 

 

Açar’ın, yaşananları gerçeklik ve tuhaf bir rüya şeklinde kurguladığını da söyleyebiliriz; olan ile hayale çalan arasında geçişler mevcut: Ali Z.’nin zihnine tebelleş olan geçmiş ve şimdi, hapishaneyi andıran mekanın sessizce anlattıkları, gerçek ile rüya arasındaki sınır çizgisi... Hasta olduğuna inanılan toplumu iyileştirme ideali de benzer bir çizgiyi temsil ediyor. Sınırın aşıldığı nokta ise, “Sistem”in bilgi birikimiyle, yani arşiviyle herkesi ve her şeyi yönetmesi. Yapay zekanın hâkim olduğu kurumun “akıl dışı”na teslim edilmesi ise az önce bahsi geçen sınırın enikonu silikleşmesi demek. Bacon’ın, “Bilgi güçtür,” cümlesini doğrularcasına bütün kuvvetini arşivlenen verilerden alan “Sistem,” herkesin iplerini elinde tutuyor.



Tüm bu yönleri dikkate aldığımızda politikanın, bilimkurgunun, distopyanın ve gerçeğin harmanlandığı bir romanla karşı karşıyayız. Başını Ali Z.’nin çektiği “Sistem”in dışına çıkmaya çabalayanlar ile onun içinde kalanlar arasındaki gerilim, roman boyunca okurun ensesindeki tedirgin edici nefese dönüşüyor. Yeniden yaratılan hatıralara eklenen korku ve rüyalar ile su yüzüne çıkan kuşatılmışlık hali de cabası. Açar, hepimizin bir biçimde bulaştırıldığı bu mekanizmayı; zihninde, rüyalarında ve “Sistem”de sıkışıp kalan kahramanı aracılığıyla romanlaştırıyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.