Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Altta ağır aksak Ankara, üstte velveleli hüzün



Toplam oy: 76
Giray Kemer
İletişim Yayıncılık
Giray Kemer metnin ritmini eşlikçi şarkılarla tutturmayı seviyor, ilk kitabından aşinayız. Bu romanda “ses veriyorum”u bir motif olarak kullanması ve anlatının içinde yer verdiği şarkılarla yazdığı metnin ritmini tutturma çabası şahane!

Ankara’da bir teras. Bir avukat, bir de Burak. Arkadaşlar, sevgililer, bazen rakı bazen bira, yıldızlar, terasın üzerinden meclise doğru uçan kırlangıçlar, pişmanlık, güzel filmler ve müzikler, aşk, leziz yemekler, ihanet, ayrılık, hergelelik, vicdan azabı ve futbol. Tabii bir de avukatın dedesi. Konu bilindik; uzadıkça tavsayan bir aşk, kaçınılmaz ihanet ve kahramanın yakasından bir türlü düşmeyen yenilgi hissi.

Ses Veriyorum’un belkemiği, avukat ve Burak’ın günlük hasbıhâli. Eve getirilen yeni sevgililer için pişirilen yemeklerin, iki bekar serseri için fazla lüks sayılabilecek kahvaltı sofralarının, can sıkıntısının evden dışarı çıkmayı imkansız kıldığı günlerde seyredilen filmlerin, birer yarım kokoreçle birlikte paylaşılan midye tavanın eşlikçisi gündelik sohbetleri anlatısı için bir iskelet gibi kullanan Giray Kemer, asıl hikayeyi avukatın hatırladıkları ve Burak’a anlattıkları yoluyla kurmayı seçmiş. Tıpkı ilk kitabı Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı’da olduğu gibi gündelik dille, basit, süssüz püssüz cümlelerle kurmuş anlatısını. Altta ağır aksak Ankara, üstte velveleli hüzün.

“Çok tanımıyorum aslında dedemi. Hatırladıklarım hep çocukluk döneminden. Yani çoğu gerçekten oldu mu, ben mi uyduruyorum ondan bile emin değilim.”

Adını bile öğrenemediğimiz avukat anlatıcı, anlattığı anılardan mürekkep. Hem Burak’la ilişkisine dair; hem hakkında pek bir şey bilmediğimiz, hikayede bir silüet halinde beliren ama bütün anlatı boyunca varlığını ve gerilimi hissettiren eski sevgiliye dair, hem de çocukluğuna – bilhassa dedesine- dair anlattığı bölük pörçük anı parçalarından öğrenebildiğimiz kadar tanıyoruz avukatı. Dede figürüyle tasvir edilen ve derinleştirilen avukat karakteri fazla karikatür kalabilirdi, ama Giray Kemer bu marazî dede-torun ilişkisinin yansımalarını yalnızca anılarda değil anlatının ana zamanında da avukat’ın tepkilerini belirleyen bir dinamik olarak –"Ben de güldüm. Dedemden bahsettim." - hikayeye dahil edip anlatının ve karakterin gerçekliğini korumayı becermiş. Hakkında hem çok şey hem de hiçbir şey bilmediğimiz, tam romanın atmosferinin gerektirdiği gibi bazen silik bazen sivri bir karakter avukat, ne eksik, ne de fazla.


Okurun sevdiği karşılaşmalar


“Boksör bir arkadaşım vardı. Ona çok benziyorsunuz.”

Daha ilk sayfada, avukat ve Burak’ın tanışma hikayesinde bizi ilk kitabına gönderiyor Giray Kemer. Biz bu Burak’ı bir yerlerden hatırlıyor olabilir miyiz acaba? Elbette hatırlıyoruz. Meğer boksör arkadaşı evden çekip gidince tek başına kira ve faturaların üstesinden gelememiş Burak, bu kitapta avukatın ev arkadaşı olarak çıkıyor karşımıza. Hatta bazen ilk kitapta boksörün anlattığı bir hikayeyi bu romanda bir de Burak’ın ağzından dinliyoruz. Anlatının gidişatını ve ritmini bozmadığı sürece, bunlar hem yazarın hem de dikkatli okurun sevdiği karşılaşmalar bunlar, ama dengesini tutturmak mühim. Örneğin ilk kitapta boksörü evinden kovan mimar kadının hikayesini burada bir de Burak’tan dinlemenin ne bu romana ne de okura bir katkısı var.


Gelelim asıl meseleye. Giray Kemer metnin ritmini eşlikçi şarkılarla tutturmayı seviyor, ilk kitabından aşinayız. Bu romanda “ses veriyorum”u bir motif olarak kullanması ve anlatının içinde yer verdiği şarkılarla yazdığı metnin ritmini tutturma çabası şahane! Okurken kafanızda dönmeye başlıyor şarkı, roman da usul usul akıp gidiyor, daha ne olsun. Fakat hafıza denen nane pek öyle çalışmıyor. Yazarın kafasında anlatıyla birebir örtüşen ve hikayedeki duygu durumuna denk gelen, ses vererek, ritmini, usulünü belirlediği metne eşlik etmesi için uygun gördüğü şarkı sizin için bambaşka bir şey ifade edebiliyor. Bu da anlatının ritminin bozulmasına, kurgunun gerçekliğinin kırılmasına yol açıyor. Gerçi Giray Kemer, “ses veriyorum” derken savunmasını da düşünmüş. Burak’ın “Zaten her hikâyenin kendi melodisi vardır,” diye başlayıp “Ben de o yüzden önceden ses veriyorum ki kafanızda onunla beraber düşünün,” diye bitirdiği monoloğu avukat göğsünde yumuşatıp vuruyor voleyi: “Madem hayal gücüne ve zihnin her detayına bu denli saygı duyuyorsun ne demeye sınırlıyorsun beni tek bir şarkıyla.”

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı’yı okuduğumda aklımda kalan cümlelerden biriydi, “Okuduğum romanları şarkılaştırmayı severim.” Giray Kemer’in affına sığınarak bu oyunu ödünç alıyor ve Ses Veriyorum için bir şarkı seçiyorum: Kader diyemezsin sen kendin ettin.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Onur Aşkın

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Zeynep Rade’in geçen ay yayımlanan öykü kitabı En Güzel Boşanma Hikayeleri, okuru temelde evlilik ve boşanma kavramları üzerinden sorgulamaya iten bir eser. Kitaptaki 16 öykü boyunca evlilik hayatının halı altına süpürülen evreleri, boşanmayı hazırlayan zeminler ve süreçlere yer verilmiş. Elbette sonrası da…

Hasan Ali Toptaş, yaşayan Türkçe edebiyattaki ifade gücü en yüksek, duyuşu en ince kalemlerinden biri. Fakat onu edebiyat geleneğimizde müstakil bir yere konumlandıran yalnız bu duyuş ve ifade gücü değil, şahsi dehasını postmodern estetiğin başat unsurlarıyla bir potada eritme ve buradan özgün bir ses türetme becerisidir. Postmodern estetiği uzun uzadıya anlatmaya vaktimiz müsait değil.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.