Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

BaşkaDünyalar // Ölümlü dünya, sonsuz uzay



Toplam oy: 42
Robert Charles Wilson // Çev. Burak Kara
İthaki Yayınları
Arthur C. Clarke ya da Stephen King okurlarının aşina olduğu dokunuşlar mevcut bu romanda, ama aşina olduğumuzu sandığımız oranda aslında bilmediğimiz ve sayelerinde dehşete kapıldığımız ağır hakikatler de mevcut.

Robert Charles Wilson, Dönüş’ün daha ilk sayfasında bizi bilimkurgunun belli bir damarına doğru çekiyor. Henüz hakkında hiçbir şey bilmediğimiz gizemli bir durumun, dünya tarihini değiştirecek bir felaketin ya da kurtuluşun, tanımlanamayan bir nesnenin, belki de dünya dışı bir canlının öyküsünü okuyacağımızı ve kitabın sonuna geldiğimizde (ki bir yandan bu eserin bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu da unutmamak gerek) gizemin hâlâ mevcut olacağını peşinen söylüyor. Wilson, bir teknoloji harikası ya da doğaüstü bir müdahalenin ürünü olup olmadığı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bu gizemi, “Bu teknolojinin tanımını ünlü bir deyişle yapsaydım; ‘büyüden farksız’ olurdu,” diyerek ortaya koyuyor ve “Yeterince ilerlemiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez,” sözü aklımızın bir kenarında hep duran Arthur C. Clarke’a da doğrudan atıfta bulunarak başlıyor öyküsünü anlatmaya.

 

Wilson, 2001: Bir Uzay Destanı, Çocukluğun Sonu ve Rama gibi klasiklerin yazarı olan Clarke’a atıfla başlayarak bize mistik bir yoldan gideceğini ilan ettiği gibi, insanlığın kaderine dair bir ceza, aklanma ya da kurtarılma öyküsü okuyacağımıza da işaret etmiş oluyor. Sanki bize, roman boyunca o bilinmeyen şey her ne ise, bilinmeyen olarak kalacak; gizemin kendisiyle değil, neden o gizemli duruma düştüğümüzle ilgilenin, der gibi bir uyarıda bulunuyor.

 

Hem çocuk yaştaki Tyler, Jason ve Diane adlı kahramanlarımızın o küçük ve duygusal dünyasında hem de tüm insanlığın yok oluşa sürüklemek için elinden geleni yaptığı gezegenimizde meydana gelen gizemli olay, gökteki yıldızların bir gece ansızın kaybolmasıyla gerçekleşiyor. “Dönü” adı veriliyor bu muammaya. Kelimelerle tarif etmek pek mümkün değil ama dünyanın etrafını bir zar kaplıyor adeta. Ama bu zarın, bizi dışarıdaki bir tehditten koruyan bir kalkan ya da dünyayı yok etmek üzere hazırlanmış bir düzenek, bir doğa olayı ya da dünya dışı bir mühendislik harikası, bir bariyer veya bir filtre olup olmadığını bilmek mümkün değil. Wilson, roman ilerledikçe bu bilinmeyeni bilme işini üstlenen, romanın bir nevi Faust’u ya da Vathek’i olan Jason karakteriyle bize ibretlik bir “çılgın bilim insanı” portresi çiziyor. Diane ise tam aksi bir yola, manevi inancın yoluna sapıyor. Tamamen kaotik bir yer haline gelen dünyadaki çoğu insan da, hem gezegenin hem de kendilerinin ölümlü olduğunu kabullenmek zorunda kalıyor elbette. Ölümlülüğün kabulü, hiçliğin teslimiyeti, yok oluşun kaçınılmazlığı ve bunların getirdiği cinnet hali, romandaki bilimsel unsurlar ile duygusal unsurları bir noktada kesiştiriyor ve Arthur C. Clarke tarzı bir bilinmeyenin gizemi ile birlikte ölümlülük, romanın ana temalarından biri haline geliyor. Tabii insanlığın kaderinin kimin elinde olduğuna dair o eskimeyen bilimkurgu tartışmasını da bu roman bağlamında tekrar gündeme getirmek mümkün.

 

 

 

İnsanlığın, Dünya’ya alternatif olarak türünü devam ettirebileceği gezegen ise, sıklıkla tanıdığımız yanılgısına kapıldığımız bir gezegen: Mars. Ama görüyoruz ki Mars’ın da kaderi pek farklı değil. Dünya’nın çevresindeki zarın yaptıklarından biri de, zarın içindeki ve dışındaki zamanın farklı akmasına sebep olması. Bu “Dönü” denilen vaka her ne ise, kusursuz bir kaos yaratıyor böylece, sanki mekanik bir elin, bir zihnin ürünü olan bir kaos. Dünya’nın dışındaki yaşamın müdahalesi bir yana, tüm evrenin temelindeki kadim bir müdahalenin bir parçası veya sonucu mu bu olay? Bu sorular roman boyunca gündemde kalıyor.

 

 

Sürekli kopan, kavuşan ama tekrar kopan bağlar

 

Bilimkurgu içeriği açısından, en azından belirli bir noktaya kadar Arthur C. Clarke’ın peşinden gittiğini söyleyebileceğimiz Dönüş’ün, Stephen King tarafından ne kadar çok takdir edildiğini görmek de şaşırtıcı değil. Wilson, kitabın özellikle ikinci yarısında fazlasıyla katı bir bilimkurguya yönelirken, çoğu bilimkurgu yazarında göremeyeceğimiz türden yumuşak bir aşk ve arkadaşlık öyküsü de anlatıyor; daha doğrusu, öykünün teknolojik ve bilimsel yanı o kadar katılaşıyor ki insana dair basit ayrıntılar bir o kadar yumuşak kalıyor. King’in eserlerinde doğaüstü olayın, durumun ya da varlığın karşısında insana dair unsurların, insan psikolojisinin ne kadar önemli bir yer kapladığını hatırlarsak, Wilson’ın da bu bağlamda benzer bir yoldan gitmeyi seçtiğini söyleyebiliriz.

 

Öncelikle gezegenimizin başından geçen bu gizemli vaka, üç kahramanımızın küçük yaşlarda beraber tecrübe ettiği bu olay, çocukluktan yetişkinliğe geçişteki sürecin etrafında bir bağlanma ve kopma öyküsü anlatıyor. İki kardeş, iki iyi arkadaş ve iki sevgili üçgeninde, tüm büyüme dönemi Dünya’nın başına gelen ve felaket mi yoksa bir kurtarma projesi mi olduğu bilinmeyen bu olayın ekseninde geçiyor. Sürekli kopan, kavuşan ama tekrar kopan bağlarla anlatılan bu üç kahraman arasındaki ilişki, olaylarla birlikte karakterlerin dönüşümüyle de destekleniyor. Jason bilime, Diane dine yönelirken, zıt kutuplardaki bu iki kardeşin ortasında kalan anlatıcımız Tyler ise ikisinin de kurtarıcısı konumunda kalıyor. Jason ve Diane Dünya’nın kurtuluşuyla daha çok ilgileniyor ama Tyler, Dünya’dan çok arkadaşının ve sevdiği kızın kurtuluşuyla ilgileniyor sanki. Öykünün dokunaklı kısmı Tyler karakterinde kilitleniyor. Dünya’ya, bu yeni ve tuhaf hayata tutunamamanın verdiği acının karşısına da o karakterleri koyuyor Tyler: “Bir şeye tutunmak lazımdı yoksa unutulmaya yüz tutardınız,” diyor ve ekliyor: “Diane inanca tutunmuştu, Jason da bilime. Ben de Jason ve Diane’e tutunmuştum.” Başka bir bölümde de, sürekli kopan ama tekrar birleşen dünyalarının temelinde Dönü’nün yattığını itiraf ediyor: “Bizi birbirimize bağlayan ve ayıran şey Dönü diye düşündüm. Bizi bitişik fakat kapısız odalara kapatmıştı.”

 

Aslında bir üçlemenin ilk kitabı olduğundan, romanın sonundan alışıldık bir “final” beklemek yanlış olur, ama yine de öykünün bizi götürdüğü yer, yazarın Darwinya adlı romanını okuyanlara biraz daha tanıdık gelebilir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Clarke ya da King okurlarının aşina olduğu dokunuşlar mevcut bu romanda, ama ölümlü dünya ve sonsuz uzay gibi aşina olduğumuzu sandığımız oranda aslında bilmediğimiz ve sayelerinde dehşete kapıldığımız ağır hakikatler de mevcut.

 

 


 

 

Görsel: Nihan Sarı

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Zeynep Rade’in geçen ay yayımlanan öykü kitabı En Güzel Boşanma Hikayeleri, okuru temelde evlilik ve boşanma kavramları üzerinden sorgulamaya iten bir eser. Kitaptaki 16 öykü boyunca evlilik hayatının halı altına süpürülen evreleri, boşanmayı hazırlayan zeminler ve süreçlere yer verilmiş. Elbette sonrası da…

Hasan Ali Toptaş, yaşayan Türkçe edebiyattaki ifade gücü en yüksek, duyuşu en ince kalemlerinden biri. Fakat onu edebiyat geleneğimizde müstakil bir yere konumlandıran yalnız bu duyuş ve ifade gücü değil, şahsi dehasını postmodern estetiğin başat unsurlarıyla bir potada eritme ve buradan özgün bir ses türetme becerisidir. Postmodern estetiği uzun uzadıya anlatmaya vaktimiz müsait değil.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.