Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bir ‘uçurum yazarı’nın itirafları...



Toplam oy: 498
Yukio Mişima
Can Yayınları

Derinlemesine bir analiz yapıyor Bir Maskenin İtirafları. Ölüm, yaşam, cinsel kimlik, modern yaşamla, zamanla hesaplaşma etrafında dönüyor. Biraz daha sadeleştirirsek, yaşamın kendisiyle insan gerçeğini karşı karşıya getiriyor. Tabii en önemlisi de, insan zihninin gidebileceği en uç noktalara kadar rahatsız edici bir yolculuk yaptırıyor okuyucusuna.

Yukio Mişimab, evrensel zemin üzerinde şekillendirdiği Bir Maskenin İtirafları’nda, Japon edebiyatının yanısıra, Japon insanının ruhuyla ilgili de bir fikir veriyor. Zira otobiyografik bir anlatıma da sahip olan kitap, her ne kadar yazarın yaşamından büyük izler taşısa da, Japon kültürü ve sosyal yapısının içinden sesleniyor.

Kitapta, henüz ergenlik dönemine yeni girmiş bir erkek çocuğuyla tanışırız. Söz konusu çocuk, iç dünyasıyla seslenecektir bize. Çocuğun iç dünyasına bizi  tanık eden anlatıcı, aynı tanıklığı kitap boyunca devam ettirecektir. Birinci kişinin anlatımından takip ettiğimiz eserin dolayımlayıcısı da aynı kişi olduğundan; dolayısıyla da, -anlatıcının bakış açısıyla tanık olduğumuz- olaylara, onunla arasındaki mesafenin çok yakın olduğu aradan bakarız.

Başlangıçta bir çocuğun gözünden tarif edilen dünya, hemen hızla, ergenliğe adım atmış, yetişkinliğe aday bir gencin dünyasına dönüşür. Yalnız, tüm bu anlatılan dünyanın psikanalitik bir öze sahip olduğunu belirtmekte yarar var. Büyümekte olduğu için, biyolojik, zihinsel dönüşüm geçiren bir insanın -yaşadığı ortamın şartlarından da bağımsız olmayan- temel sorunsallarına odaklanan yazar, varoluşla ilgili kaygıları bir hayli canlı tutar. Zira aynı zamanda kitabın kahramanı da olan anlatıcı, gündelik yaşamın, pratik, reel akışın ritmine uymayan “güçsüz” bedeni ve kaygılarıyla yaşam karşısında bir hayli güç durumdadır. Zihninin kendisine yaşattıklarıyla, günlük yaşamın -bazılarını pek de rahatsız etmediği görülen- gerçekliği karşısında bir çatışmalar dizisi yaşayacaktır.

Yanılsamalı bilinç...

Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına gelinmiş, savaş, tüm dünyada bir yıkım yaratmıştır. Kitapta anlatılanları söz konusu yıkımın içinden gelen bir ses olarak da niteleyebiliriz. Zaten anlatıcının sesiyle Hiroşima’ya atılan atom bombasının sesi ve daha bir çok felaket sesleri birbirine karışacaktır. Ama bu sesler çok cılız seslerdir. Bir benliğin iniltileri daha baskındır. Aşk, cinsel kimlik, ölümle yaşam arasında gidip gelme ön plandadır. Ön planda görünenler, metafiziksel bir arka plan olarak hissettirse de kendini, duyduğumuz ses, yıkıntının eşiğine gelmiş bir dünyanın biçimlendirdiği benliktir ne de olsa. Ama bu arada, günlük rutinler her şeye rağmen devam edecektir.

“1944 Eylül’ünde, savaşın bitmesinden bir yıl önce, çocukluğumdan beri gittiğim okulu bitirip üniversiteye girdim. Babam bana seçim hakkı tanımadığı için hukuk okuyacaktım. Hoş, buna pek üzüldüğüm de yoktu, çünkü nasıl olsa savaşa katılıp öleceğime inanıyordum. Bütün ailemin de bir hava hücumu sırasında acınacak bir şekilde ölüp gideceği yine kuvvetle inandığım bir şeydi.

O sıralarda genellikle yapılan bir şeyi ben de yapmış, kısa bir süre önce askere çağrılan bir arkadaşımın öğrenci üniformasını alıp, ben de askere çağrılırsam üniformayı ailesine teslim edeceğime söz vermiştim. Üniformayı sırtıma geçirip derslere girmeye başladım. Bu arada hava hücumları artmıştı. Bir yandan bu hava hücumlarından olağanüstü bir korku duyarken, bir yandan da sabırsızlık ve tatlı bir bekleyişle ölümü özler gibiydim. Daha önce değindiğim gibi gelecek günler ağır bir yük gibiydi sırtımda.”

Kitabın adından da anlaşılacağı gibi, var olan gerçeklikle sürekli mücale eden, yarılma, yabancılaşma yaşayan bir benlik söz konusudur. Modern yaşamın gereklilikleri benlikle karşıt bir ilişki içindedir. Daha doğrusu anlatıcıyla özdeşleştirdiğimiz benlik, bu karşitlık içinde ızdırap çekmektedir. Diğer bir anlamda da, tanıdık bir zihin-ruh durumunun en uçlarda, yoğunlaşmış görüntüsüdür sergilenen. İnsanın kendi gerçekliğiyle, yaşamın gerçekliğine uyarlanma çabası ‘anlamsızlık’la sonuçlanacaktır.

“Zekamın gerçekçi yanı, inanmak istediğim bu sözde sevdanın yapmacıklı tarafını hissediyordu. Bu da korkunç bir zehir taşıyormuş kanısını uyandıran ruhsal bir gevşekliğe neden oluyordu. Bu fikri zorlama, beni boşluk duygusunun felç ediciliğiyle boğacak yapmacıklığa sürüklüyordu. Bundan kurtulabilmek için farklı türden bir hayale kendimi utanç duymadan kaptırıyordum. Bunu deneyince hemen canlanıyor, kendimi buluyor; kendimi yeniden garip, olağandışı hayellerle ateşliyordum.”

Japon edebiyatının Proust’u...

Karşımıza, ‘sapkın’ kurgularla boğuşan bir zihin durumu çıkar çoğu kez. Söz konusu ‘sapkınlığı’, yazarın da dönemiyle bağlantılı, dünyanın içinde bulunduğu durumla ilintilendiririz ister istemez. Adı geçen “Colosseum”, Hitler’in icraatlarını çağrıştırır niteliktedir.

“Bir kitapta gördüğüm resimle ilgili olacak; kafamda bir idam gereci yaratmıştım. İnsan biçiminde bir şeklin üzerine uçları yukarı gelecek şekilde sıralanmış bir düzine bıçağın bulunduğu kalın bir tahta, bir rayın üzerinden yavaş yavaş rayın bitimineki idam sehpasına doğru kayıyordu. Hiç ara verilmeden mekanik burguların insan vücutlarını deldiği ve elde edilen kanın tatlandırılıp konserve kutularına doldurularak piyasaya sürüldüğü bir de idam fabrikası vardı.

Kurduğum hayallerde sayısız kurban, elleri arkadan bağlı olarak Colosseum’a getiriliyordu. Bu hayaller gittikçe şiddetlendi, günün birinde delilik ölçüsüne vardı. Kurban yine eskiden olduğu gibi okul arkadaşlarımdan, göze batacak kadar güzel vücuda sahip gözde yüzücülerden biriydi.”

Cinselliği, en derin duyumsamaları şiddet ve ölümle yanyana düşünen bir zihnin ve ruhun dışavurumlarının betimlenmesi kitabın leitmotifi gibidir. Benzeri duyumsamaların, yine, modern yaşamın dışında kalmış “kaba” insanlarla hisseddildiğine tanık oluruz. “Gündüz caddeden aşağı inerken gözlerin hep gemicilere, erlere takılıyor. Tam senin zevkine uygun delikanlılar bunlar, tam da senin sevdiğin yaşta hepsi, üstelik güneşte yanıp esmerleşmiş, zeka izinden yoksun delikanlılar.”

Yukio Mişima için Japon edebiyatının Marcel Proust’u diyebiliriz. Yazarın yaşamından izler taşıyan, otobiyografik bir anlatıma sahip olduğunu daha önce de belirttiğimiz kitap, benlik ve yaşamın pratik gerçekliği arasında var olan çatışmanın uzandığı -Proust’un daha önceden görünür kıldığı- alanlarla paralellik gösteriyor.

Çağdaş Japon edebiyatının “en önemli” yazarı olarak kabul edilen Yukio Mişima, aristokrat ve zengin bir aileye mensup değildir. Ama aristokratların yararlandığı eğitim ayrıcalığına sahip olur. Yaşamı boyunca hastalıklarla boğuşasa da, bütün bunlar Mişima’nın başarılı ve sevilen bir yazar olmasını engellemez. Kitapta betimlenenlerle, yazarın hayatı arasındaki geçişme; kitapta dokunaklı bir biçimde göze çarpan ‘ölüm’ teması, hayatını intiharla sonlaması gerçeğine de denk düşüyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Britanyalı yazar Kazuo Ishiguro, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının ardından yaptığı konuşmada edebiyata dair evrensel fikirlerini birkaç cümlede, peş peşe sıralamıştı. Şimdiye kadar “büyük yazarlar”ın yaptığı gibi, edebiyatın geleceği için kimsenin itiraz etmeye yeltenmeyeceği ve söz söyleyemeyeceği Dostoyevski, Borges, Camus gibi yazarlara sığınmadı.

John Le Carré –Türkçeye ilk kez çevrilen– Cinayetin Parıltısı romanını şu sözlerle tanımlıyor: "Acımasız ve aynı zamanda gülünç bir sosyal yaklaşımın gölgesinde kalmış, kusurlu bir polisiye roman." Bu açıklama, ilk basım yılı 1962 olan romanın arka sayfalarına 1989’da eklenen sonsözden. Bir romanın bitiminde bir “sonsöz”e rastlamak şaşırtıcı.

Eleştirmenlerce Borges, Bioy Casares ve Cortazar’ın öncülük ettiği edebi geleneği sürdürdüğü kabul edilen Arjantinli yazar Mariana Enriquez’in on iki öyküden oluşan kitabı Yangında Kaybettiklerimiz, geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor.

"Umami," dilimizin algıladığı beşinci tat anlamına geliyor; tatlı, acı, tuzlu ve ekşiden oluşan yaygın tat algısının dışında bir kavram. Batı tarafından hayli geç keşfedilen ve Japoncada "lezzetli" anlamına gelen bu sözcüğün İngilizce karşılığıysa "savory," iştah açıcı.

 

Söyleşi

Jean-Paul Didierlaurent ile söyleşi:


“Okunmayan kitap, ölü kitaptır. Bu yüzden ortadan kalkması mı gerekir?”

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.