Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bir kadın ve bir psikiyatristten yaşama çağrı



Toplam oy: 446
Gülseren Budayıcıoğlu
Remzi Kitabevi
'Önce kaderimin beni sürüklemeye çalıştığı yola girmemek için elimden ne gelirse yapacağım... Artık beni nereye götüreceğini biliyorum ama onun götürdüğü yere gitmeyeceğim... Sonra da yepyeni yollar çizeceğim kendime... İçinde acı, keder, umutsuzluk, haksızlık, adaletsizlik ve yenilginin hiç olmadığı yollar... Onun için size daha fazla ihtiyacım olacak... Siz yanımda oldukça bazı şeyleri yapabilirim gibi bir umut var içimde... Beni bırakmayacaksınız değil mi?' -‘Ben hep buradayım Ala...’ -‘Öyleyse kork benden dünya! Yeter artık benim korktuğum, biraz da sen kork...’

Hastasıyla arasında bu konuşmalar geçen bir psikiyatristin yaşayacağı mutluluğun yoğunluğunu tahmin edebilmek o kadar da zor olmasa gerek. Bu sözler, anlaşılabileceği gibi, terapinin başarısını gösteriyor. Bu başarıya giden yolun zorluğunun derecesi, tahmin edilebilir mi, bir sonuç olan başarıyı görebilme kolaylığıyla, ondan o kadar emin değilim. Bu zorluğu biraz olsun kavrayabilmek için ise, Gülseren Budayıcıoğlu’nun “Hayata Dön” adlı yapıtını okumak zorunlu, en azından başlangıç olarak.

 

 

Gülseren Budayıcıoğlu’nun, Remzi Kitabevi’nden yayımlanan Hayata Dön kitabındaki özgeçmişi –aslında ‘dolugeçmiş’i olarak da okunabilir- çok renkli ve yoğun. TED Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giriyor. Bu arada TRT Ankara Radyosu’nda ve TRT televizyonlarında kadrolu spiker ve sunucu olarak görev yapıyor. Tıp Fakültesi’ni -ben yazarken zorlanıyorum TRT’de kadrolu olarak çalışan bir insanın tıp gibi bir daldan mezun olabilmesinin zorluklarını düşündüğümde- bitirmesinin ardından, Hacettepe Üniversitesi’nde uzmanlık eğitimine başlıyor ve bunu da başarıyla tamamladıktan sonra aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Yaptıklarıyla yetinmiyor, bir yıl süreyle, Hacettepe Üniversitesi ve TRT’nin işbirliğiyle hazırlanan ve TRT televizyonlarında canlı olarak yayımlanan, “İnsan ve Dünyası” adlı sağlık ve eğitim programlarında, yapımcı ve sunucu olarak görev alıyor. Abartıyor olabilirim ama, ancak böyle bir insan, çok çok sorunlu ve birçok hekimin başka meslekdaşlarına ‘önerdiği’ Ala’yı tedavi edebilir. Ala da –gerçek olsa da olmasa da, adı Ala olsa da olmasa da- bunu sezinlediğinden olacak, ısrar ediyor Gülseren Budayıcıoğlu’nun kendisini hasta olarak kabul etmesi için ve haklılığını, bu çalışkan, girişken ve çok yönlü psikiyatrın kitabının sonunda gerçekleşen ve girişte sunduğumuz konuşmalarla, görüyoruz.

 

 

Hekimlerin, psikiyatrist ya da psikiyatr’ların, kitap yazmaları yeni değil –gerçi doktorların hep başka işlerle ve de hakkıyla ilgilendikleri bilinir, karşılaşılan doktorlara aslında gerçek ‘iş’inin ne olduğu hep şakayla karışık sorulur- ama, yazdıkları kitaplarda yeni ve bilinmedik şeyler anlatıp anlatmadıkları, tıpkı her yazar için söz konusu olduğu gibi, merak edilir.

 

 

Gülseren Budayıcıoğlu, son yıllarda moda olan kişisel gelişim kitaplarında boğulacak kadar sık raslanan ‘çevrenize birazcık sevgi gösterin’ önerisini, öyle büyük bir sabırla, ayrıntılarla öyle zenginleştirilmiş bir halde ve öyle inandırıcı olarak anlatıyor ve de sözcüklerine yalınlıkla çokanlamlılığı öylesine güçlü bir biçimde yüklüyor ki, yapıtı, uzmanlık alanının çerçevesini çok aşarak, edebiyata giriyor. Hayata Dön’ün tamamı neredeyse bir metafor olarak algılanabilir, anlaşılabilir ve anlamlandırılabilir hale geliyor. Ala, Budayıcıoğlu’nun protagonisti, bazı bölümlerde yavaş, bazı bölümlerde ise oldukça hızlı bir biçimde değişiyor ve sonunda, imrenilen bir roman kahramanı olarak olağanüstü bir dönüşüme uğruyor ve okura kendini kabul ettiriyor.

 

 

“Çevremizle ve kendimizle olan sorunlarımızın büyük bir bölümünü, hem çevremize hem de kendimize olan sevgimizi –bu sevgi yoksa da onu var edip- bilgi ve sabırla yoğurarak aşabiliriz, aşamadığımızda ve sorunlarımız yaşamımızı olumsuz etkiler hale geldiğinde ise, uzmanlardan destek ve yardım arayabiliriz” de diyor bana göre başka birçok değerli görüşünün yanı sıra Gülseren Budayıcıoğlu ama bunu nasıl anlattığı, benim tırnak içindeki çıkarımımdan çok daha önemli.

 

 

Başlıkta, “Bir kadın ve bir psikiyatristten yaşama çağrı” demiştim, burada, ‘Kadın’ sözcüğüne ne gerek var diye sual eden olursa, Budayıcıoğlu ile Ala arasındaki ilişkinin başlangıcında, Ala’nın tuhaf ve aşırı saldırgan tavırlarıyla çirkinliğinin hekim üzerinde nasıl bir itici etki yaptığının ve bu kızı hasta olarak kabul etmeyeceği ‘kesin’ kararına nasıl ulaştığının, Ala’yla bir bölümü zoraki görüşmelerinin devamında onu sevmeye kendisini nasıl zorladığının ve sonunda hastasını nasıl büyük bir güçle sevmeye başladığının ve onu iyileştirmeye büyük bir enerjiyle giriştiğinin önce okunması, sonra anlamlandırılmasının zorunluğunu anımsatırım.

 

 

Bunu, hiçbir erkek hekim alınmasın, ancak bir kadının yapabileceğini düşünüyorum. Ancak bir kadın, böylesine zahmetli bir işe girişebilir,  ancak bir kadın, karşısındakini –bu kişi, kendisinden nefret ediyor bile olsa- bu kadar sevilesi bir hale sokabilir. Bu görüşlerimin aksini kanıtlamış olan ancak benim kendilerinden haberdar olmadığım erkek hekimlerden özür dileyerek “Hayata Dön”ü, bu gezegendeki zorunlu konukluğumuzun hiç olmazsa bazı kişisel ve düzeltilebilir sorunlarına çözüm bulabilmemize büyük yarar sağlayacağı düşüncesiyle, öneriyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tokyo denince zihnimizde ışıltılı ve kalabalık bir kent canlanıyor canlanmasına ama son dönemde Japonya’dan gelen haberlere bakılırsa, aynı zamanda ülkenin yalnızlar başkenti Tokyo. Evlerine çekilen güruhla birlikte Tokyo’nun karanlıkta kalan yüzü de ortaya çıkıyor.

Siyah şemsiye, mavi ağaç, sarı yağmurluklu bisikletli adamlar, alan derinliği yüksek plan sekanslar dendiğinde nasıl gözlerimizin önüne anında Angelopoulos filmleri geliyorsa, bira içen yalnız adamlar, kargalar, rüyalar, yabancılaşmış taşra sıkıntıları dendiğinde de aklımızdan o saniye Cemil Kavukçu öyküleri geçer.

Sessiz Kalma’nın açılışı hızlı ve çarpıcı: Genç insanlar, akşamın ilerleyen saatlerinde birlikte eğlenmek ve dans etmek için bir partide buluşuyor. Birbiriyle flört edenler, kendini müziğin ritmine bırakanlar, sohbet edenler, ‘Ben neden buradayım?’ diye soranlar; kısacası partide herkes var. Gecenin ilerleyen saatlerinde partide kavga çıkıyor ve silahlar konuşuyor.

Yakın bir zaman önce yayımlanan Dönüş kitabı, Avustralya’nın en önemli yazarlarından kabul edilen Tim Winton’ın on yedi öyküsünden mürekkep.

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu her yıl kaç bandrol temin ettiklerini açıklıyor; yani basılan kitap sayısını… Gazetecilerin oldukça hoşuna giden bu bilgi her defasında haberleştirildiğinden, mutlaka denk gelmişsinizdir. Örneğin ilgili basın bülteni 2016’da Türkiye’de 404 milyondan, 2015’te 383 milyondan fazla kitabın yayımlandığını duyurmuştu.

Söyleşi

Tarkan Kaynar ile söyleşi:


"Hayvanlar her zaman ilacım olmuştur."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.