Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bugünün “Tutunamayan”ı



Toplam oy: 779
Nurdan Beşergil
Can Yayınları

“Mecburi İstikamet” 1971 doğumlu Nurdan Başergil’in ikinci romanı. Hukuk eğitimi alan Başergil, edebiyata öykü yazarak başlamış ve 1994’te Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde dikkate değer bulunmuştu. Bir yıl sonra aynı yarışmanın birincisi seçildi. Kısa öykülerini topladığı ilk kitabı, 1996 yılında "Rüzgâr Çıktı" (Çağdaş Yayınları) adıyla yayımlandı. Öykü ve yazıları çeşitli dergilerde yayımlanan Başergil, 1998-2003 yılları arasında Araf adlı on-line derginin yayın yönetmenliğini yaptı. 2006 ocağından bu yana http://www.kirkiki.net sitesini yönetiyor.

Nurdan Beşergil’in getiğimiz yıl yayımlanan ilk romanı “Bana Baktığın Gibi Bakma”, sudoku bilmecelerine dayalı muammasıyla değişik bir polisiyeydi. İlk roman olmanın bazı sıkıntılarını taşımakla birlikte neşeli üslubu, sürükleyici hikayesi, iç ve dış dünyayı yansıtmadaki başaşarısı Başergil’in romancılık kariyerini ileriye taşıyabileceğini gösteriyordu. Yeni romanı “Mecburi İstikamet”  bu yolda atılmış sağlam bir adım.

Cinayet var ama polisiye değil!..
İlk romanında yaşama sevinciyle dolu sevimli bir genç kızdı Başergil’in roman kahramanı. Bu kez hayattan beklediği başarıyı bulamamış, kenarda kalmış, içi huzursuz dışı dingin genç bir adamın hikayesini anlatıyor.

Fatih, üniversiteyi ve askerliğini bitirmiş ama çalışmaya isteksiz bir adam. Aslında hayat oyununa girmekte isteksiz. Ne yapacağına karar veremiyor bir türlü ama ne yapacağına asla karar veremeyeceğini içten içe biliyor;

“Sevgililerimle evlenmek istemiyordum, memuriyet sınavlarına girmek istemiyordum, bankalara iş başvurusunda bulunmak istemiyordum. Ne istediğini bilenlerin de çok iyi bildiği gibi, ne istemediğini bilmek, ne istediğini bilmek otobanında geri geri gitmekle aynı anlama geliyordu.”

İşte bu sıralarda biraz arkadaşı Mete, biraz da fiziksel özellikleri sayesinde tuhaf bir iş bulacaktır Fatih; bir tür konu mankenliği… Turistik/kültürel bir proje için Topkapı sarayında padişah rolü oynama işini aldığında, sırf kanca burnu ve hafif kambur duruşu sayesinde elde ettiği bu rolle şansının döndüğünü düşünmeyecek kadar akıllı. Zaten şansı dönmüşse bile o fırsatları değerlendirecek beceriden yoksun. En kötüsü de bütün bunların farkında olması;

“Burcum kariyere düşkün olduğumu söylüyordu; "yükselmek" için yaratıldığımı, işimdeki başarı söz konusuyken engel tanımadığımı... Oysa zar zor bulduğum bu işte, pardon, düzeltmeliyim, inatla gelip beni bulan bu işte yükselmem olanaksızdı. Belki sıkıntım bundandır, diyordum bazen; yükselemeyecek olma sıkıntısı. Zamanında koskoca bir imparatorluğun merkezi olmuş bir sarayda, birileri bir şeylerin böyle olmasını uygun gördüler diye padişah kılığında dolaşan biri nereye yükselebilirdi? Kariyerim, en tepeden başladığım için hemen buracıkta sona eriyordu ama doğum zamanım bana sürekli yükselmemi tembihliyordu. Burcuma rağmen huzurlu bir yaşam sürmenin bir yolu olabilir miydi, yoksa baştan mı yaratılmam gerekiyordu?”
   
Zorlukla tamamladığı saraydaki mesaini çekilir kılan yegane şey, güvenlik görevlisi Sema. Ne var ki Fatih bu güzel genç kadınla ilişki kurmakta da beceriksiz. Aslında düştüğü çaresiz durum, kadınlar karşısındaki beceriksizliğinin Sema özelinde tekrarlanmasından başka bir şey değil. Sema’nın ilgisini çekebilmek için arkadaşı Mete kozunu oynayacaktır Fatih. Magazin medyasının göz bebeği yakışıklı fotomodel Mete, elbette Sema’nın ilgisini çeker. Hep birlikte kutlamasına gittikleri Mete’nin yeni evini kutlama partisinde Fatih hariç herkes eğlenmiştir. Ancak ertesi gün Mete’nin cesedi ile karşılaştıklarında işler karışır. Bir yandan en yakın arkadaşını kaybetmiş olmanın üzüntüsü, diğer yanda cinayeti kimin ve neden işlediği sorusu arasında sıkışan Fatih, olayı çözdüğünde bir kez daha yıkılacaktır; “Olayların ve insanların bana karşı bu derece umursamaz olması ne kadar... ne kadar... çirkindi.”

Oğuz Atay’la Başlayan
Yukarıdaki son cümle bile Fatih’in kişiliğine dair ipuçları veriyor. Hikayeyi Fatih’in –ben anlatıcısı- ağzından dinliyoruz. İç diyalogları hem renkli, ironik hem de karakterin psikolojisini sergileyecek derinlikte Kendisini hem hayatın merkezine koyacak kadar kibirli, hem kibirine halel gelmemesi için oyuna girmekten imtina eden bir adam o. Fatih, günümüzün tutunamayanı.

Konu tutunamamışlığa geldiğinde kuşkusuz Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanı da düşüyor aklımıza. Son yıllarda genç diyebileceğimiz yazarlar kuşağı sıklıkla Atay esintileri taşıyan roman kahramanları ve temalarına gönderme yapıyorlar. Edebiyatı olduğu kadar toplumbilimlerini de ilgilendiren bir durum.  Basit bir taklitten söz etmiyorum; tutunamayan roman kahramanları bu hayatın içinden çıkıp gelen, bu kaotik hayatta, metropollerin kalabalığında  kendilerine bir yer açmanın imkansızlığını içselleştiren, gelevek umutları tükenmemişse bile sönmeye yüz tutmuş bugünün gençliğini yansıtıyor.

Oğuz Atay, roman kahramanlarına seçtiği Sadık Özben, Hikmet Benol gibi ismlerle ironisinin altını çizmişti. Nurdan Başergil’in Fatih’i de benzer bir ironi barındırıyor. Çünkü Fatih isminin taşıdığı muktedirlikten çok uzak. Oğuz Atay, 60’lı yılların dünyayı değiştirmek için yola çıkan aydın erkeklerin tutunamamışlığını sergilemişti. Başergil, Fatih özelinde bugünün meta toplumunun -iş, ünvan, maddi kazanç, para, kadın gibi- değerleriyle çevrili orta sınıf erkeğinin tutunamamışlığını işliyor. Fatih’in acıyla dile getirdiği gibi, böyle bir toplumda  “her şey hayattan istediğini almak, ne istediğini bilmek ve daha da önemlisi, almak istediklerine layık olduğunu, onların zaten hakkı olduğunu düşünmekle ilgili”...

Fatih de hakkını almak istiyor ama alamayacağını da biliyor. O, Melville’in Bartlebysi tarzında bir reddiye ile “yapmamayı tercih ederim” diyen bir karakter değil.  Bartleby, iradi bir tercihle, boyun eğmemek adına yapmıyordu. Fatih ve temsil ettiği kişilik yapmak istiyor ama yapamayacağı korkusuyla vaz geçiyor, sinik bir kimliğe bürünüyor, tıpkı kendisinin de itiraf ettiği gibi;

“Ben, insanın ne zaman geri çekileceğini bilmesinin bir erdem olduğuna inanırdım; bu yüzden kişisel tarihimde ricat borularının sesleri çınlardı. Bir kadının kar şısında geri çekilmekteyse, değerlendirebildiğim kadarıyla, hem çekici hem davetkâr bir tavır vardı; böylece tartışma galip gelmeye değil, açık ve savunmasız olduğumu ifade etmeye yaramış olurdu.”

Fatih’teki mutsuzluğu yaratan ve süregenleştiren tam da bu ruh hali.Kendisini hem seven hem nefret eden bu ruh hali Fatih’i sürekli huzursuz kılacaktır. 

Çağımızın nevrotik insanlarını, kişiliklerini  kolayca ele verecek dramatik bir olay etrafında ve az sayfada  canlandırmayı başarmış Başergil. “Mecburi İstikamet” kişileri, meseleleri, meselelerini hikayeye sindirmesi, sinik kahramanına yakışan ironik üslubuyla hedefini bulan ve hepsinden önemlisi Başergil’in daha iyilerini de yazacağına inandıran bir roman.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir metin/heykel/resim/sinema filmi/tiyatro oyunu üzerine düşünmek, bu düşünmeyi bir metne dönüştürmek nasıl bir süreci göz önüne almak demek? Bu süreci yazıya dökerken, dökme hali için kelimeler her zaman yeterli olur mu? Bunu bir başka şekilde anlatmak mümkün mü? Cem İleri'nin E Evi'ni okurken bu sorular kafamın bir köşesinde hep dönüp durdu.

Havalar ısındı, çiçekler böcekler derken evlilik mevsimi geldi çattı. Binbir türlü hayallerle birçok çift, dünya evine girecekler. Zaman zaman düşünüyorum; bu kadar fazla kişi evlenirken, bir yandan da o kadar fazla evlilik yürümüyor. İşte tam da nedenlerini anlamaya çalışırken, yakın bir zaman önce, hayatıma bir çift giriverdi ve evliliğin nasıl yürüdüğü üzerine kafa patlatmamı sağladılar.

Bugün uluslararası bir şöhret sahibi olan Haruki Murakami, Rüzgârın Şarkısını Dinle’de yazarlığa adım atışının hikayesini anlatıyor. Kısa ve sıcak bir anlatı.

Roman ve öykülerinin yanı sıra nitelikli çevirileriyle de tanıdığımız Fuat Sevimay, bu kez Hep Kitap’ın “Atölye” serisinden, çeviriye ve çevirmenliğe dair bir kılavuzla karşımızda: Çeviri’Bilirsin!: Edebiyatın Gizli Kahramanlığı Hakkında Notlar.

Bir arkadaşımın arkadaşının anlattığı hikayede, kırklarına doğru bir sanat akademisinde çalışmaya başlayan, ilerleyen aylarda da öğrencilerin resim bilgisiyle kendi eksiklerini karşılaştıran bir memur yaşıyormuş. Bu görevli zamanla, işi hızlandırmak için ünlü tabloların kötü kâğıda basılı görüntülerini toplayan, topladıkça haletiruhiyesini dağıtan bir karaktere dönüşüyor.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.