Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Büyülü devrim



Toplam oy: 32
Alejo Carpentier
h2o Kitap
Bu Dünyanın Krallığı, tarihsel arka planı göz ardı edilerek okunduğunda anlamsız gibi görünebilir. Ancak Haiti’nin geçmişini ve tüm Latin Amerika’nın hikayesini dikkate aldığımızda her şey rayına oturuyor.

Alejo Carpentier, başka pek çok Latin Amerikalı yazardan daha az bilinen bir isim. Kaleme aldığı ve dünya çapında adından söz ettiren Bu Dünyanın Krallığı romanıyla aslında “büyülü gerçekçiliğe” dair tartışmanın fitilini ateşleyen edebiyatçı.

Carpentier, Haiti’deki devrimi hem bir düş hem de o düşün gerçekleşmesi olarak ele alıyor. Zaman zaman büyü ve metafizik, zaman zaman da bir devrimi oluşturan bütün koşullar Bu Dünyanın Krallığı romanında bir arada. Bir rüya gibi algılanan kölelikten bağımsızlığa geçiş sürecini, Amerika’ya kıta dışından ilk ayak basanların gördüğü gibi sanatsal ve şaşırtıcı bir biçimde anlatıyor Carpentier. Daha doğrusu bu eylemin, bilinen devrim anlayışının dışında ve pek de tahmin edilemez biçimde hayat bulabileceğini gözler önüne sererken, mevcut gelişmeyi tetikleyenin “büyülü gerçeklik” olduğunu savunuyor.

Haiti’den yola çıkıp Amerika, Asya ve Avrupa arasındaki bağları anlatmaya çalışan Carpentier, bunu bir devrim temasına oturtarak, adeta giriş-gelişme-sonuç çizgisine dayandırıp okura aktardığı devrimi destansı bir metne dönüştürüyor. Kurmacanın ve gerçekliğin kol kola girdiği kitapta, bağımsızlık mücadelesi ile Haiti hanedanlığının ilk dönemleri de ele alınıyor. Aynı şekilde bir tarafta gerçeklik dururken öte yanda mitler, büyüler ve hayali olan yer alıyor. Zamanın çoğunlukla belirsiz olduğunu ama yazarın kaleminin gücüyle bundan doğan boşluğun sanatsallıkla kapandığını görüyoruz. Adı geçen sanatsallık ile Carpentier’in anlattığı Haiti’yi yaratan şey aynı: Karışım. Ülke, ne tam anlamıyla Amerikanlaşmış ne de Afrikalılığından, Asyalılığından ve Avrupalılığından vazgeçmiş, okyanusun ortasında bir kara parçası; başka bir deyişle, hepsinden ayrı ayrı beslenen ve topraklarında yenileşme hareketi filizlenen bir ada. Tıpkı Carpentier’in kurduğu dil gibi. İşte yazarın “büyülü” dediği ve kültürel geçmişini ya da mirasını reddetmeyen, aksine oradan hareketle kendini diri tutan geleneğin anlatımı.

Bu Dünyanın Krallığı, tarihsel arka planı göz ardı edilerek okunduğunda anlamsız gibi görünebiliyor. Ancak Haiti’nin geçmişini ve tüm Latin Amerika’nın hikayesini dikkate aldığımızda her şey rayına oturuyor. Bu da bellektekilerin, yani özel anlamıyla romana konu olan Haiti ve Latin Amerika kültürünün zeminiyle ilgili. Carpentier’in Haiti özelinde anlatmaya çalıştığı ve atıf yaptığı şey de bu; bazen gizli kalan bazen de kendini açığa vuran belleğin kodları. Söz konusu kodlar, romanda sıradan hayatın sıra dışılığıyla kendini ele veriyor. Bağımsızlık ve özgürlük için inançlarını da sırtlanan halkın mücadeleye veya kolektivizme gönül verip devrim dansına girişmesi buna güzel bir örnek olabilir.

 

 

 

Kesişen sınırlar

 

Bu Dünyanın Krallığı, Carpentier’in köle-efendi diyalektiği etrafında şekillendirdiği bir çatışmayı, başkaldırıyı ve büyülerden yararlanan halkın, efendilerini alaşağı etme çabasını anlatarak devrim şablonunu yırtıp atıyor. Yazar, aslan payını olağanüstülüğe verirken yerelliğe ait ne varsa kullanıyor. “Kullanmak” lafı asla pragmatik bir yaklaşım olarak algılanmamalı; zira Carpentier, olağanın olağanüstü hale gelişini veya zaten bu nüveyi içinde taşıyışını, Latin Amerika’nın bir özelliği biçiminde okura sunuyor: Olağanüstü, yeryüzüne iniyor; ayağını toprağa basıyor ve böylece yazarın büyülü gerçeklik dediği kanala giriyor. Sonuçta olağanınkiyle olağanüstünün sınırları kesişiyor.

 

Bütün bunlardan sonra Mario Vargas Llosa gibi sormalıyız: Carpentier, Bu Dünyanın Krallığı’yla akışını bozduğu gerçekliği kurmacayla yeniden mi yaratıyor, yoksa sadece kişi ve yerlerin isimlerini değiştirip edebiyat yoluyla bir gerçekliğin aktarımına mı girişiyor? Kitabı okuyanlar buna mutlaka yanıt bulacaktır. Ancak ortada olan bir şey var: Carpentier’in anlattığı edim, bir şekilde güncel ve bunu güçlü kılansa kitap boyunca farklı yüzlerine rastladığımız kültürel miras. Yani yazarın deyişiyle, olağanlığın temelindeki olağan dışılık; bir başka deyişle “büyülü gerçeklik.” Bu kültürel kod, hem kitaptaki hem de kitabın dışındaki günlük yaşama ve tarihi eylemlere yön veriyor yazara göre.  

 

 


 

 

Görsel: Servet Kesmen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.