Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

ÇizgiRoman // Çantada bir çift el ve arşivde bir boşluk



Toplam oy: 19
M. K. Perker
Karakarga
Bölüm bölüm okunduğu zaman arada kaynayabilecek ama bir araya getirildiğinde muhtemelen çoğu okura aynı hissi verecek bir özelliği var kitabın; itinayla çizilmiş bir storyboard havası.

M.K. Perker’in L-Manyak’taki dizisi "Uykusuz", Amerika’da Dark House tarafından Insomnia Cafe adıyla 2009 yılında yayımlandı, şimdi aynı adla Karakarga yayınları tarafından Türkçeleştirildi.


Hikayede, nefret ettiği bir işte çalışan eski bir nadir kitap avcısıyla, yazmak istediği roman için kafede garson olarak çalışan bir karakter avcısının yolları kesişiyor ve hikaye gittikçe karararak gelişiyor. Geceleri uyumadığı için işine sürekli geç kalan, sosyal ilişkilerinde duygudaşlık kurma yeteneğinden yoksun, yapayalnız bir adamla sabaha kadar kahve sattıktan sonra iki saat uyuyup diğer (asıl) işleri için koşturabilen bir kadın arasındaki flört, iş arkadaşlığı ve çıkar ilişkisi trafiğinde gerçekleşiyor tüm olaylar.


Bölüm bölüm okunduğu zaman arada kaynayabilecek ama bir araya getirildiğinde muhtemelen çoğu okura aynı hissi verecek bir özelliği var kitabın; itinayla çizilmiş bir "storyboard" havası. Tabii, geceleri köpeklerin işgalindeki sokakların tekinsizliğini, uykusuzluğun halüsinatif gelgitlerini, gündüz insanlarının ilişkilerine adaptasyon zorluğunu ton ton renkler olmaksızın, siyah-beyaz zıtlığında ustalıkla verebilen çizgilerden bir "storyboard."

M. K. Perker’in pek çok işinde olduğu gibi, insan üç yıl sonra gösterime girecek bir filmle ilgili arka arkaya spoiler yediğini hissediyor! “Perdeden değil kağıttan izleyin,” demiş gibi. Öykü bitiyor, merak başlıyor. Perker, iyi çizer olduğu kadar iyi bir yazar aslında. Burada da hikayesini kendi yazdığı diğer çizgilerinde olduğu gibi izlemenin keyifli olacağı değişik bir fikir, kurgu, örüntü tarlası var.

 

Kişileştirilen bir mekan: Arşiv

 

Karakterler tabii ki sıra dışı ve karanlık, kendi içlerinde yelpaze gibi başka başka karakterlere de açılıyorlar. Eski bir nadir kitap uzmanı olan Peter Kolinsky, bulaştığı bir dümenin ucundan dönünce nefret ettiği bir işte çalışmaya başlamış, uykusuzlukla beraber münferit kişisel sarsıntılar yaşayan, hayatından hiç de memnun olmayan bir adam. Hikayedeki eşlikçisi Angela ise, karakterlerini yaratabilmek için Insomnia Cafe’de garson olarak çalışmaya başlayan, hedefine odaklanmış, sağlıklı ilişkiler kurabilen ve dengede durabilen bir roman yazarı. İkilinin yolları bu kafede birleşiyor ama neredeyse kişileştirilen bir mekan daha var: Arşiv.



İlişki, bir türlü uyuyamayanların ve kendi hayatlarına bile geç kalanların mekanı Insomnia Cafe ile ünlü yazarların henüz yazılmamış hikayelerinin sıralandığı rafları gizleyen Arşiv arasında geçiyor olabilir aslında. Arşiv, Angela’nın Peter’ı bin bir tembih ve tedbirle götürdüğü gizemli, büyülü, bambaşka bir dünya.

 

Tanışmaları “sarkastik” soru cevap diyaloguyla başlayan ikilinin iç dünyaları bu iki mekan oluyor. Karnını doyurmak için yola çıkıp tesadüfen keşfettiği Insomnia Cafe nasıl Peter’ın kalabalık bir sığınağa benzeyen, onu tehlikelere karşı koruyan iç dünyasının sembolü oluvermişse, Arşiv de Angela’nın mesafeli, gizemli, anlaşılması zor ama çekici kişiliğinin sembolü oluveriyor. Peter ve Angelina sırlarını açıp gerçekten tanıştıktan sonra, işler önüne geçilemez bir şekilde sarpa sarıyor.

 

Birçok sevimli, korkunç, karizmatik, sıradan figürün işin bir ucundan tutmasıyla şekillenen, iki kişilik bir hikayede yolların kesişmesi, sırdaşlık, iş arkadaşlığı, kopuş ve intikam aksiyonunda o kadar ucu ucuna makaslar var ki, bir parktaki gündüz uykusunda beliren siyahlılar “beklenmedik, yeni bir gelişme” oluyorlar. Aksiyon başlıyor, diyor insan. Tam da biterken… İşte "spoiler yeme" hissine neden olan şey bu; insanda bir “arkası yarın” beklentisine neden olan; ama atlanmış değil, sanki bilerek yaratılmış boşluklar.


 
Uyuyamama sendromu yaşayan -ama birkaç gündür uykuları kaçan değil, gerçekten uyuyamayan- insanlar, bunun bir rahatsızlık mı yoksa tercih mi olduğu konusunda kendileri de sıkça şüpheye düşerler. Sosyal ilişkilerinde yaşanan güncel problemler yüzünden uykuları kaçmaz onların, hiç uyuyamadıkları için sağlıklı sosyal ilişkiler kuramazlar. Gerçeklik ve rüyanın birbirine karıştığı anlar -anılar da-, gerçeklikle ilgili algıları da bozar. Nihayet başlayabilmiş bir uyku bile sıkıntılı bölünmelerle, dinlendirici değil, uykusuzluktan daha yorucu olur. Bir insomnia insanı, bu yüzden bir süre sonra sendromunun tadını çıkarmayı, hayallere dalıp sabahlamayı, hafızadaki tatlı bulanıklığı gerçeklikteki rüküş berraklığa tercih etmeye başlar. Tehlike genellikle onlardan kaynaklı değil, onlara yöneliktir.

 

Esas oğlan Peter’da bu nörolojik hassasiyetin bütün kargaşası,  tembelliği, minnet yoksunluğu, öfkesi, aczi, yalnızlığı ve girişkenliği görülebiliyor. Hiç uyumamak, hiç uyanamamak ve bütün rüyaların yönetmeni olmak demektir. Kendini kandıran bir insanı kandırmaya kalkarsanız, o da kendinizi ne ile var ettiyseniz, gelip onu elinizden alabilir. Peter örneğindeki gibi, ellerinizi de…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.