Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Deniz fenerlerini merak etmek



Toplam oy: 30
Ertuğ Uçar
Can Yayınları
Ertuğ Uçar sanki yazı masasının yanına bir sandalye çekip bizi de yanında oturmaya çağırıyor, mutfağına sokuyor, yemek daha pişerken anlatmaya başlıyor.

Yazan kişinin dünyanın bin türlü konusu içinde hep aynı konulara çekiliyor olması bana bir kusur gibi gelmiyor. Bilakis üzerinde düşünülen ve yazılan meseleler, bir yazarın külliyatında kendi içinde bir süreklilik gösterdiğinde, ben kendimi bir okur olarak daha iyi bile hissediyorum. Çünkü, diyorum, yazar dünyadaki derdini bulmuş, yani kuyusunu... Ve her eserde başka bir derinliğe inme olanağına sahip şimdi. Ve okur olarak o yola onunla birlikte çıkmış olmaktan büyük bir heyecan duyuyorum. Bu yüzden “hep aynı şeyi yazıyor” eleştirileri bana bir noktada haksızlık gibi geliyor. İçinde yaşadığımız bu yeniliğe doymayan çağ, herkesten olduğu gibi yazan kişilerden de sürekli yeni bir şey bulup çıkarmalarını bekliyor. Her yıl kitap yazmasını, her gün ben buradayım demesini, her kitapta şapkadan tavşan çıkarmasını; ki ben, asıl bu beklentinin tuzağına düşmenin kişinin yazarlık serüveni için daha büyük bir risk içerdiğini düşünüyorum: yeni bir şey deneme hevesi elbette müthiş, ancak yeni bir alanda dolaşmaya çıkan nice yazarın, hiç bilmediği topraklarda kör sağır yol almasından mütevellit, bilgiç ama aslında dediği şeye kendi bile inanmayan kitaplar ürettiğini de biliyoruz. Elbette bu bir fikirdir ve tersi de gayet düşünülebilir.

 

İşte bu yüzden bir konunun etrafında dolanan, gide gele aynı yolları aşındıran ve o yoldaki bir şeyi oradan sekseninci geçişinde keşfettiğine emin olduğum bir yazar okuduğumda heyecanlanıyorum. Bu obsesyon gündelik hayatta ne kadar normaldir bilemem ama yaratma dünyasında işler başka; bir konuyla, tabiri caizse “kafayı bozmuş” yazarları bugünün “hadi hadi”ci, çabuk ve yüzeysel iş üretme eğilimine inat, çok daha kıymetli buluyorum.

 

İşte Ertuğ Uçar’ın yeni yayımlanan iki kitabı, tam da bu bahsettiğim yerden yakaladı beni. Bir mimar olarak deniz fenerlerine merak salan Uçar, bu konu etrafında döne döne yıllarını geçirmiş; sahaf gezmiş, tonla eser karıştırmış, sayısız defter bitirmiş, okunmadık şey bırakmamış, hatta uzun yollar yapmış... Hakkında bunları bildikten sonra rafine bir kalemle tanıştığımdan neredeyse emin bir şekilde okuduğum iki eser de beni yanıltmadı.

 

Neden iki kitap? Aynı haftada raflarda yer bulan iki kitap birbiriyle ilişkili çünkü: Kitaplardan ilki Woolf'un İzinde, Can Yayınları’nın Kırkmerak dizisinden çıktı. Uçar’ın deniz fenerleri ile ilgili anıları, bilgilendirmeleri ve çizimlerinden oluşan bir deneme kitabı olarak nitelenebilecek kitap, en genel haliyle onun neden deniz fenerlerine ilgi duyduğunu anlatıyor. Gece Yolculuğu isimli ikinci kitap ise ekseriyetle deniz fenerleri hakkında yazılmış (ve rüyalar hakkında) öykülerden oluşuyor. Uçar'ın daha önce çıkan Rüya Arızaları ve Yalnızlığın 17 Türü kitaplarındaki öyküler ve onlara eklenen yeni öyküler var bu kitapta da.

 

 

 

Çocukluğundan beri “bir edebi bütün oluşturmak amacını gütmeden, herkes kadar, herkes gibi, el yordamıyla bölük pörçük yazdığını” belirten Ertuğ Uçar, Woolf'un İzinde kitabının giriş yazısında onu deniz fenerleri hakkında yazmaya iten şeyi şöyle anlatıyor: “Beni amaçsızca yazan kişiden bir amaç doğrultusunda yazan kişiye dönüştüren bir şey oldu. Ankara, Antalya ve İstanbul arasında sallanarak geçen birkaç yılın sonunda, iki binlerin başında beni nerelere taşıyacağını bilmeden deniz fenerlerine merak, kırkmerak saldım.” Bunun “vahşi bir merak” olduğunu söylüyor; “Deniz fenerleri hakkında var olan tüm bilgiyi edinmek, ne var ne yok okumak, öğrenmek istiyordum. Neden yapılmışlar? Nasıl inşa ediliyorlar? Niçin bu renklere boyanıyorlar? Bekçiler nasıl bir hayat sürüyor? Ne ara biriktiğini bilmediğim bu ve buna benzer bir sürü soruya cevap bulmak istiyordum.”

 

Uçar sahafları tarıyor, kitapçı kitapçı geziyor, resmi arşivlere, kütüphanelere ziyaretler düzenliyor ve uzun süren uğraşları sonucunda Türkiye’de bulabileceği tüm kaynaklara ulaşıyor ve işte o zaman yazmaya başlıyor. Bu süreçte fenerlere geziler düzenlemeye de başlıyor; hatta Türkiye’deki fenerler bitince kalkıp İngiltere’ye gidiyor. Bir sahafta bulduğu, İngiltere’den Türkiye’ye gönderilmiş kartpostalın arkasında resmi olan feneri görmeye gidiyor, ardından Virginia Woolf’un Deniz Feneri’ndeki deniz fenerine düşüyor yolu. Bu hem planlı hem plansız, biraz da kendi haline bırakarak çıktığı yolculuk, onun yazar zihninde birbirinden bağımsız hareket ediyor gibi görünen bazı şeyleri bitiştiriyor; yer yer Woolf kadar Calvino’yu da içine alan bir edebiyat okumasına, yer yer çocukluğuna uzanan bir kişisel hesaplaşmaya dönüşüyor.



Bir yazarın bir konu hakkında yazma macerasını anlatan denemelerden oluşan Woolf’un İzinde, elimden bırakamadan tek oturuşta okuduğum, yazarının duru ve gösterişsiz diline, araştırmaya duyduğu kadar anlatmaya da duyduğu merağa ve belki bir mimar olarak mesleki bir eğilimle taşıdığı ayrıntılı ve eşyayı tarif etmeye yönelik hassas gözlemlerine hayran kaldım. Hem içinde hem dışında yıllarca sürdürdüğü bu narin yolculuğu ne kadar güzel özetlemiş, zihnimizde çizdiği sahici resimlerin yanı sıra duygusunu da ne kadar eksiksiz aktarmış dedim içimden.



Tekinsiz, loş bir komşu alem

 

Sonra öykülerini okudum Uçar’ın. Gece Yolculuğu’nda bu uzun maceranın sonunda yazılan on yedi fener öyküsünün yanı sıra Uçar’ın on tane de rüyalar üzerine öyküsü var. Bunların çoğu evvelden yayımlanmış, bazısı gözden geçirilmiş öyküler. Yani Gece Yolculuğu on yılın ardından tek ciltte bir araya gelen iki kitap aslında. Uçar hem rüyalar hem de deniz fenerleriyle ilgili öykülerinde derdinin güçlü bir atmosfer yaratmak olduğunu söylüyor: “Birbirlerinden farklı rüya öykülerinin aslında tek bir dili, rüyaların dilini konuştuğunu ve böylece okuru kişi ve objelerin hafifleyip salındığı, tekinsiz, loş ve her şeyin mümkün olduğu bir komşu âleme götüreceğini umuyorum. Öte yandan fener öyküleriyle aynı okur yolunu kalabalıktan uzak bir deniz kıyısına düşürecek; bitkiler, hayvanlar, denizde biten kayalar ve birkaç yalnız siluet ona eşlik edecek. Uzaktan gemi düdükleri duyacak şanslıysa.” Özellikle deniz feneri öykülerinde, o deniz kıyılarına indiğimi, o kokuları duyduğumu, o düdükleri işittiğimi söylemem lazım. Kitabın bu kısmındaki on yedi öyküye eşlik eden, yazarın Türkiye kıyılarında yaptığı gezilerde çizdiği eskizler de bu duyguyu güçlendiriyor.

 

 

 

Bazen her şeyin açıklanması insanı yorar, detaylar okura düşünme ve hayal kurma boşluğu bırakmayabilir. Bir kurmaca eserle eş zamanlı olarak, o kurmaca eserin nasıl ortaya çıktığını anlatan bir deneme kitabı yayımlama fikri, her zaman işlemeyebilir, okur bazen o kadarını bilmek istemeyebilir çünkü. Ama Uçar örneğinde, okurun zihninde keskin resimler çizen bu ayrıntılı anlatım, tam tersi bir etki yaratıyor. Yazar sanki yazı masasının yanına bir sandalye çekip bizi de yanında oturmaya çağırıyor, mutfağına sokuyor, yemek daha pişerken anlatmaya başlıyor. Yazarın gerçek dünyadan topladığı verilerle, kendi düşünce ve duygu dünyasını çarpıştırarak yazdığı bu öyküler, nasıl yazıldıklarını bilince başka bir okuma tecrübesi sunuyor. İki kitap ekseriyetle birbirini bütünlerken, bir doğum hikayesi gibi okuduğum deneme metni lezzetli diliyle kurmacanın önüne geçiyor ve insan neredeyse öykülerin kendisini unutur hale geliyor. Uçar’ın bundan sonra neyi çok merak edeceğini, o konuda ne yazacağını hevesle beklerken, galiba içten içe bir okur olarak, onun en çok anı yazısı tadındaki denemelerinin yolunu gözleyeceğim.

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Fatih Öztürk

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Anıl Nişancalı’nın ikinci romanı Leyla Sert Bir Nota, aslında adının da işaret ettiği gibi daha çok müzik üzerine inşa edilen bir roman. Altay Öktem ve Müjgan Ferhan Şensoy gibi konukların da yer aldığı roman, bu sayede zaten bol karakterli olan yapısını daha da zenginleştirerek ilerliyor.

Dünya üzerindeki Türkiye ülkesinin İstanbul şehrine bağlı Kadıköy ilçesinde bulunan bir apartmanın birinci katındaki bir dairede yaşıyorum. Dairenin üç odası, bir salonu, bir banyosu ve bir mutfağı var. İki yıl kadar önce, bu daireye ilk kez girdiğimde onun her köşesini dikkatle inceledim.

Albert Camus’nün Yabancı romanından yapılan aynı isimli bir çizgi roman uyarlaması yayımlandı. Fransa’daki ilk yayımında, romana sadakat gösteren, belli bir niteliği koruduğu söylenen bir çizgi roman olduğu düşünülmüş. Yabancı gibi kült bir romanın sadakatle uyarlandığını, başarılı olup olmadığını tartışmak, üzerinde hemfikir olunamayacağı için çok anlamlı olmayabilir.

Mahmut Yesari, Türkçenin en üretken yazarlarından. Buna rağmen eserleri uzun zamandır yayımlanmıyor. Bir Namus Meselesi, aslında Yesari'nin 12 Nisan 1923 - 25 Eylül 1924 yılları arasında Kelebek dergisinde yayımladığı bir eser; yayımlanışının ardından bunca yıl sonra kitap halinde ve ilk kez Latin harfleriyle basılıyor.

Anı kitapları okumak keyiflidir; bildiğimiz, tanıdığımız insanlar ne yapıp etmiş, bugünlere nasıl gelmiş merak ederiz. Dedikoduyu da severiz tabii. Ama bizi anı kitaplarına asıl olarak çeken, son sayfa da çevrildiğinde bıraktığı histir.

Söyleşi

Emre Yavuz ve Sinan Ural ile söyleşi:


“İşin sırrı çizgi romanda ya da figürde değil, biriktirme tutkusunda.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.