Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Dostluğun ariliği



Toplam oy: 14
Fred Uhlman // Çev. Özlem Uygun
Kolektif Kitap
Uhlman, şiddetin sıradan insanların hayatına yıkıcı bir biçimde nasıl girdiğini hiç unutmamamız gerektiğine dikkat çekiyor.

Dönem filmleri ve dizileri gibi dönem romanları da bugünlerde revaçta. Bunun nedeni eskiye özlem mi, yoksa zamanı durduran bir şey mi, orası biraz muamma. Fakat fazla tartışma götürmeyen şey, geçmişin şimdilerde çoğumuzun üstüne geldiği. Vakti zamanında Fred Uhlman’ın da yüzleştiği durum buydu.


Yıllarca Nazilere karşı avukatlık yapan ve 1933’te Almanya’yı terk etmek zorunda kalan Uhlman, Fransa’da ve İngiltere’de yaşadığı döneme denk gelen 1960’lardan itibaren anılarını kağıda dökmeye koyuldu. 1971’de ise kimilerine göre uzun öykü, kimilerine göre novella olan Kavuşmak yayımlandı; Kavuşmak’ta Uhlman, 1930 ve 1940’ların şiddet, önyargı ve aşağılama ile dolu Almanya’sından payına düşenleri alan iki gencin arasında geçenleri anlatıyor. 1932’de iki genç –Conrad von Hohenfels ile Hans Schwarz– ergenlikten erkekliğe geçerken “ari ırk” söylemi de Almanya’da erginleşiyor, herkesin hayatına bir şekilde sızıyor. Haham torunu Schwarz bir Alman ama Hohenfels, Hitler yandaşları tarafından daha Alman olarak görülüyor. İkilinin dostluğu şekillenirken kaderleri de bu ortamın gölgesinde, anlatıcı Schwarz’ın deyişiyle “gri ve karanlık bir Almanya’da” çiziliyor.

 

 

Uhlman, Hohenfels ve Schwarz’ın hikayesini oluştururken özellikle dostluğun ariliğini çağrıştıracak şekilde yalın cümleler kuruyor. Karşılaştıkları ilk günden başlayarak birbirini tanıma ve sevme sürecine dek bu sadelik sürüyor. Dışarıda günden güne bozan siyasi bir hava hüküm sürerken ikili, bundan, arkadaşlığın verdiği keyifle arınıyor. Bu keyfe erişmeleri elbette biraz zaman alıyor çünkü Hohenfels, hem okuldaki öğrencilerin hem de yöneticilerin gözünde seçkin bir Alman. Schwarz ise onun hiçbir böbürlenme emaresi göstermeyişine ve kimseye tepeden bakmamasına hayran kalıyor.

“Geçilemeyecek bir eşik"


Uhlman, ikilinin arkadaşlıktan dostluğa geçiş evresini anlatırken Almanya’nın kültürel zenginliğini hızla sömüren, daha doğrusu kendi çıkarları doğrultusunda kullananların yarattığı siyasi ortamı da özetliyor. Böylece hem okurun dönemin havasını solumasını sağlıyor hem de gerçek ile kurgu arasındaki bağı kuvvetlendiriyor. Bu bağın bir göstergesi de 1933’ten sonra “ari olmayan” Almanların maruz kaldığı baskı. Zihinlerdeki gettoların fiziki bir hal almaya başlaması ise hemen herkesin kendi geçmişine eğilmesine neden oluyor. Mevcut durum, kişileri bazen kendi karikatürüne dönüştürüyor bazen de suskunlaştırıyor, elbette Hohenfels ile Schwarz’ı ve onların yakınındakileri de… Hikayenin dramatik tarafı da işte burada başlıyor; keza Schwarz, Hohenfels’in ailesinin arkadaşından daha seçkin ve daha farklı olduğunu anladığında hayal kırıklığına uğruyor. Ailesi yokken Hohenfels tarafından eve davet edilen Schwarz, kendisini bir işgalci gibi hissediyor; bu ruh hali, Uhlman’ın kitaba ustalıkla yerleştirdiği bir metafor: Bir Alman’ın evindeki Yahudi kökenli başka bir Alman…1930’ların ikinci yarısına hâkim olan yaralayıcı bir zihin bulanıklığı ya da Schwarz’ın deyişiyle “geçilemeyecek bir eşik.” Aynı zamanda kadim bir yük gibi görünüyor bu.


Hohenfels ve Schwarz’ın arkadaşlığı, ülkenin her yanında yankılanmaya başlayan “Yahudiler, Almanya’yı berbat etti” minvalindeki cümlelerle sarsılıyor. Hohenfels’in, Hitler akımına kapılması ise ABD’ye gitmenin arifesindeki Schwarz’ı tam anlamıyla şoke ediyor. Ancak kitabın sonunda Uhlman, okuru daha çok şaşırtan bir sürpriz hazırlamış.


Kavuşmak, tarihin bir dönemine kurgu iki karakter yardımıyla gerçeklerin penceresinden bakmasını sağlıyor okurun. O zamanlarda olup bitenlerin, hayat boyu taşınan yaralar açtığını hatırlayan ve hatırlatan Uhlman, şiddetin sıradan insanların hayatına yıkıcı bir biçimde nasıl girdiğini hiç unutmamamız gerektiğine dikkat çekiyor kitabıyla. 

 

 


 

 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.