Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Dostluğun ariliği



Toplam oy: 43
Fred Uhlman // Çev. Özlem Uygun
Kolektif Kitap
Uhlman, şiddetin sıradan insanların hayatına yıkıcı bir biçimde nasıl girdiğini hiç unutmamamız gerektiğine dikkat çekiyor.

Dönem filmleri ve dizileri gibi dönem romanları da bugünlerde revaçta. Bunun nedeni eskiye özlem mi, yoksa zamanı durduran bir şey mi, orası biraz muamma. Fakat fazla tartışma götürmeyen şey, geçmişin şimdilerde çoğumuzun üstüne geldiği. Vakti zamanında Fred Uhlman’ın da yüzleştiği durum buydu.


Yıllarca Nazilere karşı avukatlık yapan ve 1933’te Almanya’yı terk etmek zorunda kalan Uhlman, Fransa’da ve İngiltere’de yaşadığı döneme denk gelen 1960’lardan itibaren anılarını kağıda dökmeye koyuldu. 1971’de ise kimilerine göre uzun öykü, kimilerine göre novella olan Kavuşmak yayımlandı; Kavuşmak’ta Uhlman, 1930 ve 1940’ların şiddet, önyargı ve aşağılama ile dolu Almanya’sından payına düşenleri alan iki gencin arasında geçenleri anlatıyor. 1932’de iki genç –Conrad von Hohenfels ile Hans Schwarz– ergenlikten erkekliğe geçerken “ari ırk” söylemi de Almanya’da erginleşiyor, herkesin hayatına bir şekilde sızıyor. Haham torunu Schwarz bir Alman ama Hohenfels, Hitler yandaşları tarafından daha Alman olarak görülüyor. İkilinin dostluğu şekillenirken kaderleri de bu ortamın gölgesinde, anlatıcı Schwarz’ın deyişiyle “gri ve karanlık bir Almanya’da” çiziliyor.

 

 

Uhlman, Hohenfels ve Schwarz’ın hikayesini oluştururken özellikle dostluğun ariliğini çağrıştıracak şekilde yalın cümleler kuruyor. Karşılaştıkları ilk günden başlayarak birbirini tanıma ve sevme sürecine dek bu sadelik sürüyor. Dışarıda günden güne bozan siyasi bir hava hüküm sürerken ikili, bundan, arkadaşlığın verdiği keyifle arınıyor. Bu keyfe erişmeleri elbette biraz zaman alıyor çünkü Hohenfels, hem okuldaki öğrencilerin hem de yöneticilerin gözünde seçkin bir Alman. Schwarz ise onun hiçbir böbürlenme emaresi göstermeyişine ve kimseye tepeden bakmamasına hayran kalıyor.

“Geçilemeyecek bir eşik"


Uhlman, ikilinin arkadaşlıktan dostluğa geçiş evresini anlatırken Almanya’nın kültürel zenginliğini hızla sömüren, daha doğrusu kendi çıkarları doğrultusunda kullananların yarattığı siyasi ortamı da özetliyor. Böylece hem okurun dönemin havasını solumasını sağlıyor hem de gerçek ile kurgu arasındaki bağı kuvvetlendiriyor. Bu bağın bir göstergesi de 1933’ten sonra “ari olmayan” Almanların maruz kaldığı baskı. Zihinlerdeki gettoların fiziki bir hal almaya başlaması ise hemen herkesin kendi geçmişine eğilmesine neden oluyor. Mevcut durum, kişileri bazen kendi karikatürüne dönüştürüyor bazen de suskunlaştırıyor, elbette Hohenfels ile Schwarz’ı ve onların yakınındakileri de… Hikayenin dramatik tarafı da işte burada başlıyor; keza Schwarz, Hohenfels’in ailesinin arkadaşından daha seçkin ve daha farklı olduğunu anladığında hayal kırıklığına uğruyor. Ailesi yokken Hohenfels tarafından eve davet edilen Schwarz, kendisini bir işgalci gibi hissediyor; bu ruh hali, Uhlman’ın kitaba ustalıkla yerleştirdiği bir metafor: Bir Alman’ın evindeki Yahudi kökenli başka bir Alman…1930’ların ikinci yarısına hâkim olan yaralayıcı bir zihin bulanıklığı ya da Schwarz’ın deyişiyle “geçilemeyecek bir eşik.” Aynı zamanda kadim bir yük gibi görünüyor bu.


Hohenfels ve Schwarz’ın arkadaşlığı, ülkenin her yanında yankılanmaya başlayan “Yahudiler, Almanya’yı berbat etti” minvalindeki cümlelerle sarsılıyor. Hohenfels’in, Hitler akımına kapılması ise ABD’ye gitmenin arifesindeki Schwarz’ı tam anlamıyla şoke ediyor. Ancak kitabın sonunda Uhlman, okuru daha çok şaşırtan bir sürpriz hazırlamış.


Kavuşmak, tarihin bir dönemine kurgu iki karakter yardımıyla gerçeklerin penceresinden bakmasını sağlıyor okurun. O zamanlarda olup bitenlerin, hayat boyu taşınan yaralar açtığını hatırlayan ve hatırlatan Uhlman, şiddetin sıradan insanların hayatına yıkıcı bir biçimde nasıl girdiğini hiç unutmamamız gerektiğine dikkat çekiyor kitabıyla. 

 

 


 

 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Zeynep Rade’in geçen ay yayımlanan öykü kitabı En Güzel Boşanma Hikayeleri, okuru temelde evlilik ve boşanma kavramları üzerinden sorgulamaya iten bir eser. Kitaptaki 16 öykü boyunca evlilik hayatının halı altına süpürülen evreleri, boşanmayı hazırlayan zeminler ve süreçlere yer verilmiş. Elbette sonrası da…

Hasan Ali Toptaş, yaşayan Türkçe edebiyattaki ifade gücü en yüksek, duyuşu en ince kalemlerinden biri. Fakat onu edebiyat geleneğimizde müstakil bir yere konumlandıran yalnız bu duyuş ve ifade gücü değil, şahsi dehasını postmodern estetiğin başat unsurlarıyla bir potada eritme ve buradan özgün bir ses türetme becerisidir. Postmodern estetiği uzun uzadıya anlatmaya vaktimiz müsait değil.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.