Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

En sevdiğim tek kardeşim



Toplam oy: 548
Jhumpa Lahiri
Domingo Yayınevi
Lahiri'nin bir solukta okunsa da aslında dingin romanı, aile denen büyük ve çetrefilli dünyadaki farklı ilişkiler ve ilişkilenme biçimleri üzerine düşündürmek konusunda sonsuz başarılı.

Biz küçükken büyüklerimiz (babaanne, dede, büyük teyzeler kuşağı) pek öyle siyaseten doğru olma kaygısı gütmezdi. Dan dan konuşurlardı. Şimdi çocuk yetiştirme konusunda herkesin uyardığı mevzulara bodoslama dalarlardı. En sık sordukları soru nedense, “En çok kimi seviyorsun, anneni mi babanı mı,” olurdu. Yaşıtlarım için bu nasıl bir soruydu bilemiyorum ama bana çok saçma gelirdi. “İkisini de seviyoruz işte ya ne var!” Yine de uzatırlardı; ama birini daha çok seviyorsundur... İşte o zaman son noktayı koyardım, ben en çok Sibel'i seviyorum! Şimdi sağda solda "en sevdiğim tek kardeşim" yazınca insanlar şaşırıyor, nasıl hem tek hem en olabilir ki? Evet, öyle. Ben kardeşler arasında birinci demiyorum ki, en sevdiğim diyorum. Açık...

 

Çoğu zaman anne babamızın kuşağıyla aramızda uçurumlar oluyor. Birbirimizi çok sevsek de yaşam pratiklerimiz, romantik ilişkilenme biçimlerimizden mutfak kültürüne, okuduğumuz gazeteden tatil anlayışımıza farklılaşıyor. Anne baba olduğumuzda başka çeşit büyük bir sevgi giriyor hayatımıza. Ama bu sefer de oldukça eşitsiz bir ilişkinin taraflarıyız. Kendimizi çocuğumuzun (bu çok genç bireyin) hayatıyla ilgili her konuda karar mercii konumunda buluyoruz ve kimi zaman alışık olmadığımız bu güç karşısında afallıyoruz. Öte yandan da uzun bir müddet bizim seçimlerimiz doğrultusunda yaşayan bu küçük insanla çok iyi anlaşıyoruz ve hatta bazen en iyi dostumuz oymuş gibi hissediyoruz. Her güzel arkadaşlık gibi sonsuza dek sürsün isterken bir gün geliyor yollarımız ayrılıyor. Büyük bir yarılma ya da şiddetli kuşak çatışması olması şart değil. Ama neticede aldığımız hediyeleri beğenmeyen, deli saçması müzikler dinleyen, üstüne üstlük her dediğimize/yaptığımıza burun kıvıran veletlerle yaşar buluyoruz kendimizi. Bu mu yani bunca yılın, çilenin semeresi?

 

Lahiri'nin Kalküta - Providence (RI) eksenli, bir solukta okunsa da aslında dingin romanı, aile denen büyük ve çetrefilli dünyadaki farklı ilişkiler ve ilişkilenme biçimleri üzerine düşündürmek konusunda sonsuz başarılı. İlk bakışta, ebeveyn olmak, çocuk olmak, kardeşlik, abilik çok bilindik, dolayısıyla tahmin edilebilir kimliklermiş gibi görünüyor. Anne denince gözümüzün önünde belli bir beden ve bir kişilik beliriyor. Bu kadını tanıyoruz sanki. Ama o kadar yanılıyoruz ki! Gün geliyor anneler bebek oluyor, evlatlar baba, küçük kardeşler abi abla... Çocukluğu boyunca babasına tapan bir kız, ergenliğinde birden kendini tamamen kapatıp düşman gibi davranabiliyor. Evlatlarından saygı ve itaat bekleyen anne babalar, aslında yaramaz olanı daha fazla kayırdıklarını fark edebiliyor. Ömrü boyunca annesinden nefret eden bir kadın, çocuk sahibi olduğunda sadece çocuğuna değil, annesine de daha fazla merhamet göstermeye başlıyor.

 

Kardeşlik başka ama

 

Kitabı ben en çok "kardeşlik başka ama" duygusuyla, gerçek anlamda duygulanarak okudum. Kardeş bambaşka. Bir kere kuşak farkı denen şeyi, kimi ailelerin üçüncüye sakladıkları kazandibiler hariç, kardeşler yaşamıyor. İlk oyunlarımızı oynadığımız can arkadaşımız, gece aynı saatte yatağa yollanıp anne babalardan ve komşu teyzeler-amcalardan bıdır bıdır dert yandığımız has sırdaşımız, pazar sabahları parmak ucumuzda buz kesmiş salona uzayıp battaniye altında Voltran seyrettiğimiz suç ortağımız, hep kardeş işte! Herkes gelir geçer, bazen gönüllü bazen gönülsüz, kardeş kalır.

 

Subhash ve Udayan'ın kardeşliği de böyle. En iyi iki dost, ayrılmaz ortak, sadık takım arkadaşı, "bezelye ve havuç" gibiler. Birbirlerine pek de benzemiyorlar aslında. Abi Subhash alabildiğine sakin, ailesinin ya da toplumun koyduğu kurallara karşı çıkmayı aklına bile getirmeyen, bildiğin uslu çocuk; Udayan tam tersine maceracı, meraklı, yenilik peşinde, dolayısıyla ziyadesiyle cesur bir kerata. Mizaçları arasındaki farklılıklar birbirlerini çok sevmelerine ve çok da iyi anlamalarına engel değil ama. Belki de tam tersine tahin pekmez gibi yan yanayken birbirlerini pek güzel dengelerken tek başlarına aşırıya kaçabiliyorlar. Esas çelişki de yolları ayrılınca ortaya çıkıyor. Neticede ailesinin, ülkesinin geleneklerine savaşmaksızın, sadece yaşamıyla, yaptığıyla karşı çıkan ve kendisine bambaşka bir hayat kuran, aklı sivriliğe ermeyen Subhash oluyor. Udayan ise gençlik yıllarını ve sonunda ömrünü tüketecek silahlı devrimciliğine rağmen, baba evinden uzaklaşamıyor, evlendiği kadının kendisine ve ailesine hizmet etmesini talep ediyor, dünyayı değiştirmek hayali evinin dört duvarının içine sinemiyor. İdealindeki toplum hayalinin yanından bile geçmeyen geleneklere razı olmak zorunda kalıyor.

 

Değişimin yükünü mesafe taşır

 

Kaderlerini bu kadar farklılaştıran elbette birinin makul ötekinin uçarı olması değil. Lahiri değişime dair iki temel şey söylüyor. Bir, değişim önce şahsınızda başlamak zorunda, ilkin ancak kendinizi değiştirebilirsiniz. İki, değişimin hatırı sayılır yükünü mesafe taşır, kendinizden uzaklaşın.

 

Romandaki büyük siyasi değişimler (sömürgeciliğin sonu, bağımsızlık, Pakistan'ın bağımsızlığı) ya da devrimci mücadeleler (komünist partiler, Naksalit hareketi) büyük ölçüde arka planda, neredeyse etkisiz kalıyor. Bireylerin hayatlarını gerçekten değiştiren üst düzey siyaset değil kişisel meseleler, başarılar, kayıplar oluyor. Özellikle de Subhash, Gauri ve Bela'nın hayatlarındaki altüst olmalar (bir anlamda devrimler) hem en çok kendilerini hedef alıyor hem de aştıkları mesafeyle şekilleniyor.

 

Değişim ve zaman çok kolayca yan yana koyduğumuz kavramlar. Ancak Saçında Gün Işığı geçmişin yükü çok ağır olduğunda, bugünün yaşanamamasına, kocaman bir dün duygusunun hayata sinmesine dair. O yüzden Lahiri'nin büyük incelik ve ustalıkla kurguladığı karakterleri zamanda uzaklaşamadıkları geçmişten, uzayda uzaklaşmaya çalışıyor.

 

Bu arada; kitap kapağının sırtında yazarın adı “Jhumpa Lampri” şeklinde hatalı basılmış, yeni baskıda düzeltilir umarım (son bir tashih okumasını da ayrıca öneririm).

 

 


 

 

* Görsel: Furkan Nuka Birgün

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Kitabı okumadan çeviri hatası "bulan" okur, bize has bir tür herhalde! çeviri gayet başarılı, editörlük özenli... yabancı dilde yayınlanan bir kitabı orijinal adıyla yayınlama zorunluluğu da yok ayrıca. Sonuçta, iyi bir edebiyat yapıtı, iyi bir yazarla karşı karşıyayız. Her şeye kulp bulma ergenliğinden de kurtulduk mu, okur-kitap ilişkisinde bir yere varmış olacağız.

44%
56%

Çeviri hatası da var gibi gözüküyor, ayrıca kitabın ismi de yanlış olmuş orijinal isim ''Ova'' daha doğru olurmuş.. yayınevi romantik olsun, dikkat çeksin diye bu ismi seçmiş ama konuyla uzaktan yakından ilgisi yoktu... ama tüm bunlar güzel bir roman olduğu gerçeğini değiştirmiyor tabii ki...

51%
49%

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.