Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

GrafikRoman // Işıklı sayfalarda ergen öfkesi



Toplam oy: 51
Gian Alfonso Pacinotti // Çev. Ayla Meltem Görgün
Karakarga
Daha iyi hikayeler bulabiliriz ama hikayesiyle bu kadar uyumlu, bu denli göz alıcı bir çizgiye az rastlarız. Gipi’yle çizerlerimizin, grafik roman okurlarının tanışması gerekiyor.

Gipi, 1963 doğumlu ünlü bir İtalyan çizgi romancı. Asıl adı Gian Alfonso Pacinotti. Sinemaya olan yakın ilgisi, yönetmenliği, dokunaklı grafik romanları, akıllı sözleri, büyülü renkleri, ilginç ardışıklığı onu son on yılın en çok merak edilen Avrupalı üreticilerden biri yaptı. Ülkesinde hatırı sayılır bir çizgi roman piyasası olmasına rağmen anlattığı hikayelerin niteliği nedeniyle asıl olarak Fransa’da ilgi gördü, ilk büyük itibarlı ödülünü 2005 yılında Angoulême’de kazandı. 2006’ta Amerika’da Gli Innocenti (The Innocents) ile Eisner’e aday gösterildi, böylece İngilizceye de etkili bir giriş yaptı. Bizim tanışmamız ise çok yeni bir çalışmasıyla, Oğulların Diyarı (La terre des fils, 2017) ile ancak bu yıl gerçekleşebildi.

 

Oğulların Diyarı karanlık bir hikaye, belirsiz bir gelecekte geçiyor. Bilimkurgu edebiyatından, sinemadan, çizgi romanlardan aşina olduğumuz bir yokluk ve seyreklik dünyası bu. Albümün başında, “sonumuzu getiren sebepler hakkında, tarih kitaplarında sayfalarca yazı yazılabilirdi. Ama sonumuz geldiğinde bir daha hiç kitap yazılmadı,” epigrafı yer alıyor. Uygarlık, ilkel bir evreye dönmüş, bir insan azlığı var, kıt kaynaklar için birbirlerini öldürüp yiyiyorlar, kimsenin okuma yazma bilmediği, kitabın kutsal sayıldığı bir evredeyiz... Gipi, hikayeden çok atmosferle başlamış o yüzden; uzun sazlıklar ve çayırlıklar, bulutsuz bir gökyüzü, sık yağan yağmur, durgun sular düşünmüş. Geçmişte ne olduğunu, “kıyametin” nasıl koptuğunu özellikle anlatmayarak muğlaklıktan estetik olarak faydalanmak istemiş. Gipi, hikayelerinde ergenlikle, genç erkeklerin büyüme sıkıntılarıyla ziyadesiyle ilgilenmiş biri. Maharetli olduğunu bilerek ve severek, Tom Sawyer ile Huckleberry Finn’i andıran iki ergeni, iki kardeşi kahraman seçerek başlamış anlatacaklarına. Eğlenen, oyun oynayan iki çocuğun beklenmedik bir biçimde bir köpeği öldürmesiyle okuru şaşırtmayı arzulamış. Soğuk ve rahatsız edici bir hikaye anlatacağını hissettirmiş. Karşımızdakiler Tom ve Huckleberry değiller.

 

 

 

İki genç, yakaladıkları ganimetle babalarına, evlerine dönüyorlar. Aile içinde herhangi bir sıcaklık değil, sert bir sessizlik olduğunu öğreniyoruz böylelikle. Baba, oğullarını korumak adına kesin emirler veriyor, yasaklar getiriyor, ebeveyn cesametiyle onları kontrol etmeye çalışıyor. Oğullarsa, ufak ufak sınırları ihlal etmek, babaya isyan etmek istiyorlar. Babanın huşuneti ile çocukların dünyayı tanımak isteyen meraklı isyankarlığı, hikayenin sürükleyici gerilimi oluyor. Yaşadıkları vahşi dünyaya direnebilmeleri için babanın çocuklara bile isteye höt zöt ettiğini anlıyoruz. Çocuklardan küçük olanı babasına hem hayranlık duyuyor hem de onun otoritesini yıkmayı arzuluyor. Anlatılanları sorguluyor, şüphe ediyor. Bütün o sert erkek pozlarına karşın, babasının kendisini sevip sevmediğini öğrenmeye çalışan, sevilmek isteyen küçük bir çocuk aslında. Bu takıntılı hissiyat çok başarılı resmedilmiş.

Edebi bir yavaşlık

 

Gipi, kimi meseleleri ayrıksı bir ustalıkla hikayeleştiriyor. Yukarıda değindim, ergen halleriyle ilgili etkili diyaloglar ve sahneler kurabiliyor; öyle ki, bu konuda, yakın dönemin en iyi anlatıcısı olabilir. Üstelik bunu, sanki onu anlatmıyormuşçasına yapabiliyor. Önce Fransa’da sonra Amerika’da kendisine şöhret getiren Notes for a War Story (2005) çalışmasında bizi savaşla yüzleştirmiş, savaş tehdidinin yakınlığını hissettirmek için üç genç kahramanına Fransa’da Fransızca, İtalya’da İtalyanca isimler seçmişti. İnsanların uzak diyarda olup bitenleri okumalarını değil, o savaş çok yakınlarına gelirse neler olabileceğini düşünmelerini istiyordu. Gençlerin büyüme hikayesiyle savaşın acımasızlığı yan yana geliştiriyordu. Benzer biçimde Oğulların Diyarı, bir bilimkurgu motifini temel alsa da, iki kardeşin yaşam mücadelesini içeriyor, varolma ve iyileşme hikayesi olarak gelişiyor. Bir parantez açalım; Gipi, etkilendiği çizgi romancı olarak Andrea Pazienza’yı (1956-1988) işaret etmiş. Anaakım İtalyan çizgi romanından değil de “underground” akımın temsilcilerinden birine “ustam” demesi tesadüf değil. Pazienza’nın seksenli yıllarda çıkmış çalışmalarından yapılmış –meraklısı için söylüyorum, Lombak çizgi romanlarını hatırlatan– Zanardi derlemesi bu yıl İngilizcede yayımlandı. Zanardi, genç erkeklerin cinsel açlık ve büyümeye dair savrulmalarını anlatsa da asıl ilginçliği ergen konuşkanlığını, heyecan ve pragmatizmini göstermesinde yatıyor. Gipi, gündelik diyalogları, küçük saplantılar ve uzlaşmazlıkları kendisine modellediği Zanardi’nin aksine punkvari bir süratle değil edebi bir yavaşlıkla istifliyor. Gipi’nin karakterleri masumiyetlerini korumakla dış dünyanın tehditlerine direnmek arasında salınır, kolayca seçimler yapamaz, sürüklenip dururlar. Gipi, tahayyül edilen ile realitenin farklı olduğunu vurgulamayı seviyor, çocuklar zamana ve yeni rekabet koşullarına uyarak büyümek zorundalar. Dünya, ebeveynlerin ve öğretmenlerin anlattığı dünya değil.

 

Peki, Gipi, çizgiyi nasıl kuruyor? Röportajlarında ilk sayfalarda hikayeye göre bir çizgi aradığını, o albüm için yakaladığı üslubun doğaçlamayla geliştiğini söylüyor. Hikayesini yavaşlatmayı tercih ediyor demiştim, bunu çizgiyle de gösteriyor, kamerasını birdenbire başka bir tarafa çevirip sahnesinden uzaklaşıveriyor. Hikayeyle ilgisiz duran, karakterlerinin ruh halini belirginleştiren ara sahnelerle mutlaka ağırlaştırıyor akışı. Uzaktan havlayan köpekler, kargalar katılıyor sahneye. Oğulların Diyarı’nda okunamayan-ne yazıldığı anlaşılamayan defter sayfalarını gösteren kareler var. Arka arkaya otuz kare görüyoruz, on sayfa ediyor, okuma yazma bilmeyen küçük oğul, nasıl deftere bakıp bir şey anlayamıyorsa biz de öyle bakıyor ve anlamıyoruz. İlk gördüğümde haddinden fazla uzatıldığını düşünmüştüm, sonra okura hissettirdiklerini tahayyül ederek cesur ve heyecan verici buldum. Israrla tekrarlayacağım, çizgi romanlar bugünün, sinemanın, bilgisayarın süratine yetişemiyorlar artık. Direksiyonu başka bir yöne kırmalılar, belki arabadan inmeli, anayoldan çıkmalı, patikadan yürümeliler. Oğulların Diyarı, yavaşlığın, farklılık gösteren “anlatı keşiflerinin”, her şeyi açık etmeyen dolaylı anlatımın, zeka dolu muğlaklığın taze bir alternatifi… Gipi, rengi çok iyi kullanan bir çizer olmakla birlikte siyah tükenmez kalemle çizilmiş gibi duran eşsiz sayfalar çıkarmış Oğulların Diyarı’nda. Bazen bol taramış, bazen insan kıtlığını vurgulamak için neredeyse bembeyaz duran, ışıklı sayfalar çıkarmış. Kendi adıma şunu rahatlıkla söyleyebilirim; daha iyi hikayeler bulabiliriz ama hikayesiyle bu kadar uyumlu, bu denli göz alıcı bir çizgiye az rastlarız. Gipi’yle çizerlerimizin, grafik roman okurlarının tanışması gerekiyor. Gipi’nin hikaye anlatma coşkusu bu dünyayı katlanılır kılan güzelliklerden çünkü.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Müzik ruhun gıdasıdır. Tıpkı edebiyat gibi. Bu iki kadim sanat, yüzlerce yıllık birlikteliklerini günümüze kadar başarıyla sürdürmüşler, insanların ruhsal gelişimlerine katkıda bulunmuşlardır. Sanatçılar, hangi dalda üretim yaparlarsa yapsınlar, sonunda hep bu iki sanatın insan üzerinde yaptığı etkileri, üretimlerinde temel unsur olarak kullanmışlardır.

Hepimiz yaşamın içinde heyecanlı ya da çaresiz hissettiren birçok olayın ya da durumun bizzat öznesi oluruz. Olup bitenlerin bu sürekli akışında aklımızda kalan, yaşananların bütünü değil, bütünden kesitler halinde çekip çıkardıklarımızdır. İşte çekip çıkarılanlar da anlardır aslında; hiç unutamadığımız, bizimle birlikte yaşayan anlar...

 

İnsan bazen, aklını bulandıran, onu belki bir kıyıya belki bir uçurumun kenarına iten kitaplarla karşılaşır. Bu hayatta pek az olan bir şeydir. İnsan kitap elinde, itilip kaldığı yerden dünyaya bakakalır. Okuduğu satırların aralarına sıkışır, ağırlığı fark edilmeyen bir kitabın altında kalır. Boğazda bir yumru aynaya bakmaktan korkmaktır bazı kitaplar.

Hayat çok sıkıcı, çok şükür ki ölüm var. Aşk, hayat ve sanat. Zaten bunların hepsi ölüm demek. Bu öngörü, birkaç bin yıl önceki bir yazıttan alıntı. Öleceğimiz ana kadar –bazen bir buzul kayanın üzerinde, bazen çölün ortasında– yalnızlıktan yakınarak ağlıyoruz. Diğerleriyle birlikte. Ama nazar değmesin, hayatta kalma reflekslerimiz, ölümlü olduklarını bilmeyen hayvanlarınkiyle neredeyse denk.

Jim Thompson imzalı Vahşet Gecesi, “ucuz” polisiye alanındaki en iddialı eserlerden biri. Ardından gelenlerin basamak taşı olsa da, genel görüş, henüz onu kimsenin geçmediği ve daha bir süre geçemeyeceği yönünde.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.