Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İstanbul’un gerçek sesine kulak ver!



Toplam oy: 30
yay. haz. Tuğçe Isıyel
Timaş Yayınları
İstanbul’u martısız, kedisiz, köpeksiz, kargasız, güvercinsiz hayal etmek mümkün mü?

İstanbul’un ne zaman adı geçse, sanki şehrin üzerinden ince bir lodos geçer de herkesin zar zor içinde tuttuğu kelimeler ortaya saçılıverir. Şehre dair ne hissettiklerimiz ne de söyleyeceklerimiz biter ama hep insan olmanın o görünmez duvarlarına toslar kalırız.


Senelerce bu kadim şehrin sokaklarında dolaşan romanları, öyküleri, şiirleri okuduk ve İstanbul dendiğinde aklımıza belki hep aynı kalemler geldi. Oysa İstanbul’un bizden daha “cesur” sakinlerinin hikayeleri, belki de asıl duymamız gerekenlerdir. Özellikle de, şehrin bu kadar keskin biçimde değiştiği bir dönemde.


“İstanbul’u martısız, kedisiz, köpeksiz, kargasız, güvercinsiz hayal etmek mümkün mü?” İstanbul’un Sakinleri kitabını yayına hazırlayan Tuğçe Isıyel, herkesin aslında cevabını baştan bildiği bu soruyu birbirinden değerli yazarlara yöneltiyor. Bir kuşun kanadından, bir vapur düdüğünden, neşeyle savrulan bir kuyruktan dökülenleri toplamak da biz okurlara kalıyor.

Sevin Okyay, Haydar Ergülen, Gökhan Akçura... Anlatıları oradan oraya sıçrıyor, planları bozuyor ve kırk kedinin kırkının da kuyruğu birbirine dolanmayarak akıp gidiyor. Ne kedili ne de kedisiz bir yaşamın mümkün olduğunu onların kaleminden anlayabiliyoruz. Çünkü kedi, her şeye “rağmen” yaşayan bir canlıdır. Çabalar, inatlaşmalar, “benöyleistiyorum”lar sökmez. İstese de istemese de dönüştürür insanı; yoksa yardan vazgeçmek gerekir. Tıpkı İstanbul gibi, kediler de işte biraz öyle, biraz da böyledir. Köpeklerin o masum gözlerine takılı kalanlarınsa, hayli mahzun yürekleri olmalı. Çünkü kedi her yerde kediyken, şehir, köpeklere acımasız davranır. Sevgisiz ağır gelir onlara. Kadıköy rıhtımdaki Tarçın ve Şükrü Erbaş, yaraları hiç iyileşmeyen Pedro ve Mario Levi, Anadolu yakasını sokak sokak gezen Dragon ve Fuat Sevimay... Onların anlatılarında, her gün yanından geçip gittiğimiz canlıların sessiz çığlıklarından bir şeyler var. Özellikle Şükrü Erbaş’ın şairliği, özlediğimiz bir “lezzet” katmış derlemeye.

 

Oysa Irmak Zileli ve Emrah Polat daha çetin, daha yaralayıcı hikayeler seçmişler ve dilleri de bir o kadar haşin. Şehrin her yüzünün o kadar da aydınlık olmadığını, görmemenin ve duymamamın kahrolası hüznünü yüzümüze çarpıyorlar. Saf dostluğun ve sadakatin timsaline karşı insanın ihanetini. İstanbul’un keskin çarklarında herkesi bekleyen bir son bu belki de.

 

Soluklanabilmek için, aynı gök kubbeyi paylaştığımız kanatlı ve alabildiğine özgür sakinlere çeviriyoruz gözlerimizi. Halk güvercinleri, simitçil martılar, taklacılar, Orhan Veli’den selam getirenler, bir genç kızın göğsünde atanlar, bir de Jonathan’ın ta kendisi derken bir anda kuş doluyor içimiz.


Fark ediyorum ki, gözü maviliklerde olanlarda hep bir ayrıksılık, seyircilik seziliyor. Sanki onlar da bu şehrin panoramasını çizmek ister gibi genişletmişler bakış açılarını. Eksik gedik bir şeyler kalmasından ödleri kopmuş gibi. Kendilerini tutamayıp unutulmaması gerekenleri de anlatmışlar. Kıyıya köşeye, hepimizin ortak acıları da sinivermiş yazdıklarına. Bir de bakmışız ki evet, bu anlatılan dün geçtiğimiz sokak, geçen günün aynısı, o adamı da tanıyoruz tabii. Sayfaları çevirdikçe her metnin dili birbirinden uzaklaşsa da arka plandaki o ortak mavilik baki kalıyor.


Sonra puf; nokta konuyor ve biz betonlaşma, hava kirliliği, bir kap suya dahi tahammülsüzlükle insanı grileştiren bu şehirle gerçekten yüzleşiyoruz. Boğaz’daki balıkların da anlatacaklarını dinlersek eğer, kaybettiğimiz renkleri belki bulabiliriz, kim bilir.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Latin Amerika edebiyatının en büyük isimlerinden Juan Carlos Onetti ile çok geç -2015 yılında- tanışmıştık; Tersane romanıyla... Romanı okuyanlar, gecikmenin bizim açımızdan ne denli önemli bir kayıp olduğunu fark etmişlerdir.

Dünyanın Kıyısında Dans, Ursula K. Le Guin’in, düzyazılarını ve kitap eleştirilerini derleyen bir çalışma; 1989’da yayımlanmış. Kitabın büyük kısmı 1976’dan 1989’a dek yazılmış denemeler, konuşma metinleri ve gezi yazılarından, son bölümü ise yine aynı dönemden kitap eleştirilerinden oluşuyor.

Kâmil Erdem, iki yıl önce yayımlanan ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bunun ilk nedeni, yetmişli yaşlarında öyküye geri dönen birinin kaleminden çıkmış olmasıydı. Ancak öyküleri okuduğumuzda, Türk edebiyatını bunca yıl kendinden mahrum ettiği için hayıflanmıştık.

Hayır, tabii ki korkmuyoruz. Özellikle elektriğin, televizyonun icadının ardından Vikinglere gönülden bağlı olduğumuz anlar bile var. Çocukken akıllı bıdık Viki’yi, büyüdüğümüzde ejderhasını eğiten Hıçkıdık’ı ya da koltukta usulca genişleyerek Odin soyundan gelen Ragnar ile Lagertha’yı seyrederken... Ortaçağın bu amansız topluluğunun birçok karakteristiği bize bakıyor.

Herman Melville denince akla ilk gelen Moby Dick olmasına rağmen, dile gelen ilk söz: “Yapmamayı tercih ederim”dir. Edebiyat tarihinin bu en ünlü yanıtı, onu söyleyen Kâtip Bartleby’yi de aşıp adeta Herman Melville’in şahsında vücut bulmuştur.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.