Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Kampana'da benlik, kardeşlik, erkeklik



Toplam oy: 31
Seçkin Erdi
Everest Yayınları
Kelimelerin veznine tutkun; bu veznin çağrısına adeta kendini alamadan kapılıveren bir şair/yazarla karşı karşıyayız.

İnsanın kendiyle (kendileriyle demeliyiz aslında) neler yapabileceğine dair bir kitap Kampana. İnsanın kendi içindeki cehennemi nasıl alt edebileceğine dair. "Cehennem başkalarıdır"a karşılık, "cehennem içimizde" diyen bir ilk roman. Elbette dışarıdaki, başkalarının yarattığı cehennemle (savaşla, itaatle) de bağını kurarak soruyor tüm bu soruları. O cehenneme, çoğu kez hiçbir şey yapmayarak, bizim de katkıda bulunduğumuz gerçeğini es geçmeden. İçimizdeki ve dışımızdaki bölünmüşlüğü, iç ve dış arasındaki bölünmüşlüğü, ancak bizi birleştiren bağları keşfedersek, ancak başkalarıyla buluşmanın yollarını bulursak alt edebileceğimizi; bir iç (ve dış) barışa, yani bütünlüğe, ancak böyle kavuşabileceğimizi söylüyor. Daha ilk alıntıdan, daha ilk öyküden, bir kuzgundan başlayarak. Bu yüzden kardeşlik meselesi etrafında dolanıyor, kardeşliğe dair sorular soruyor, eşit bir kardeşliğin imkanlarını araştırıyor.


Öte yandan Kampana başından sonuna dek merak uyandırıcı bir hikaye anlatıyor. Yapması çok zor bir işi, tüm bu “ağır” mevzuları “acaba şimdi n’olacak?” sorusunu da cepte tutarak derinleştirmeyi başarabiliyor. Ama hep tedirgin bir merak duyuyor okur; öyle ki modern hayatın gelgitlerinde bin bir persona içinde debelenirken ve tam da şimdinin cehenneminde (şu anki cehennemde ve "sonsuz şimdi" kipinin cehenneminde) yaşarken hep hissettiğimiz olağan tedirginlikten izler taşıyan bir his bu.


Şairane bir metin bu. Dille oynamayı seven; kelimelerin personalarına, hayatiyetine ve dilin iradesine saygılı; kelimelerin veznine tutkun; bu veznin çağrısına adeta kendini alamadan kapılıveren bir şair/yazarla karşı karşıyayız. Ancak böyle edebi beceriler büyüklenmeye dönmeye çok yatkındır esasen ve Seçkin Erdi’nin asıl üslup başarısı da burada işte: Tüm bu lezzetli kelime oyunlarını, okuyucuyu asla küçümsemeden kıvırmayı başarıyor; adeta “gel beraber oynayalım” diyen bir tevazu ile yapıyor. Kaldı ki nüktedan ve hatta şakacı bir metin Kampana. Garip şey; Kampana bir yandan da bir cehennemin anlatısı olduğu halde, bu üslûp, hiç de yadırgatıcı durmuyor metinde.


Gerideki cehennem de cayır cayır aslında. Savaş gerçeği anlatının her yerine sızıyor. Meslek etiğine sahip çıkmaya çalışan çekinik doktor ile savaşta sayısız ölüm görmekten kalbi katılaşmış kayıtsız komutan arasındaki gerilimde sezersiniz bunu: “Komutanım, doktorlukta biraz farklı oluyor, yaralı halde bırakamıyoruz biz…”Bırakırsınız asteğmenim bırakırsınız… Ne yaralılar bıraktık biz.”

 

Ama bir umut metni yine de Kampana. Diyaloglarla yüklü, "doğru düzgün konuşabilsek, tüm bu sorulara hep beraber bir yanıt bulabiliriz" ihtimalini hatırlatan bir metin. Hem başkalarıyla hem kendi kendiyle konuşmak fikrinin peşinden gidiyor hep. Tüm roman boyunca, Kuzgun’un “gitme, buluşalım” daveti (çığlığı mı demeli) duyuluyor yani. Ama konuşmanın ne kadar zor olduğuna, ağır aksaklığına, gündelik iletişim kazalarına dair bir metin bu aynı zamanda.

 

Bir benler savaşı yaşanıyor “ben” diliyle konuşan adsız anlatıcımızın içinde. Ve bu “benler” meselesi tam da kitabı dikey kesen ana ekseni oluşturuyor. Ancak ben’lerin içinde, biz’e özgü, ancak biz’in yapabileceği, kamusal ve politik araçlar da çalışmakta. Ben’leri birbiriyle kavgalı, kendini ikide bir dışarıdan izlemeye kalkışan, öyle ki içorganlarının hal ve hareketlerini düşünen, habire kendine soru soran, kendinin ve dünyanın haddinden fazla farkında olup da ne kendine ne dünyaya kapılamayan herkes gibi, geçmek bilmez bir dünya ağrısı ve olup bitenlerin sorumlusuymuşçasına sürekli bir suçluluk duygusu eşlik ediyor kahramanımıza. Asil bir Mümtaz tereddüdü değil elbet bu savrukluğa varan, deliliğe varan gelgit; ama yine de huzura kavuşmak isteyip de kavuşamayan bir ruh daha girmiş oluyor böylece, huzurla kafayı bozmuş memleket edebiyatına.

 

Kendine durmadan dışarıdan bakan bir kahramanın hem de bir görünmek korkusu içinde çektiği azabı da tane tane anlatıyor böylece Seçkin Erdi. Öyle ki bütünlük, farklılıkların silinmesinden, herkese benzemekten, böylece görünmemekten geçecek gibi: “İşte bu çöküntü, bu zenginlik, bu karmaşa, bu bilgi, anı, his, tecrübe, pişmanlık yığınını görünmez kılmak için var bir yandan da kamuflaj. Yani saklanmak için elbette düşmandan. Düşman olan senden, senliğinden, sen olanla birlikte taşıdığın tüm anılar, tüm günahlar, tüm salih amellerden. Tek olman için, dev bir teklik, dev bir bütünlük içinde kaybolman için”. Ancak daha ilk andan, ve sonrasında da defalarca, üstelik beceriksizce başarısızlığa uğrayacak bu gözden yitme girişimi. Öyle ki hiçbir gruba ait olamayan, (kendine dahi bağlanamadığına göre, tabiatıyla) hiçbir davaya da bağlanamayan, bir polis grubunun muhabbetinden bir solcu grubuna sürüklenirken de kendini oralı hissedemeyen kahramanımız, bir an için, bu gözden yitme, araziye uyma hedefine yaklaşacak gibi olup diğerleri gibi konuşmayı başarıyor. Ve bu sonuncu gözden yitme girişimi bağlamında, toplam 27 (yazıyla yirmi yedi) sözcük ile Türkiye erkeklerinin gündelik dilinin, insanı tedirginliğe sürükleyecek kadar ıssız olduğunu gösteriveriyor Erdi. İnsan nasıl dilin oyunları ve parça parçalığı ile kendi parçalanmışlığını duyuyorsa, yine dille bir topluluğun parçası oluyor öyleyse; fakat bu acınacak derecede fakir dil de yine bütünlükten uzak. Dilin sahibi olan Erkek de (büyük harfle yazmalıyız artık onun adını) aslında umursamadığı bir tutarsızlık içinde yüzüp duruyor. Ve sonunda o kadar sıradanlaşıyor ki kahramanımızın erkekliği, linç girişimlerine dahi, huzursuzca da olsa sessiz kalmayı beceriyor. Aksiyon arayan, vururken eğlenen bu dehşet verici erkekliğin arkasında ne var peki? Kahramanımız böyle bir cehennemin içinde sıradanlaşır işte. Yine de bu sıradanlaşma bir personalar yarılması ile mümkün olabilir ancak: Gündüz beni ile gece beni ayrılır. Ve ancak geceleri, (bir tek) kendi gibi "değişikler"in içinde kendine kapılabilir, kendi olabilir; sadece bir meczuplar grubunda yer edinebilir.


Esasen tüm bu persona savaşları, kendi kendine bakmalar, kendine dahi kapılmamak hali, yazı, daha doğrusu dil üzerinden dolayımlanmaktadır asıl. Demek ki Seçkin Erdi’nin açıkça sezilen "yazarlık" kabusları üzerinde de uç verir (Çünkü aynen anlatıcı/kahramanımız gibi, her yazar hem görünmek ister, görünmek için yazar; ama hem de görünmekten, hatta fark edilmekten korkar). Böylece romanın sonlarına doğru, yazabilecekken korkan gece personası ile onu yazmaya teşvik eden gündüz personası arasındaki canhıraş bir çatışma etrafında "yazmanın işlevi" meselesini ele alır Seçkin Erdi. Kitabın kalbi asıl burada atar işte.


Ve görünmekten korkan yazara inat, bir görünürlük epiğiyle sona erer Kampana. Yazma kararıyla birlikte, baharla beraber, ilk kez kafada çalan zilin sesi her yerde duyulur. Barışmak ihtimalini, hatırlamak ihtimalini, demek ki kardeşlik ihtimalini haykırır Kampana.

 


 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Latin Amerika edebiyatının en büyük isimlerinden Juan Carlos Onetti ile çok geç -2015 yılında- tanışmıştık; Tersane romanıyla... Romanı okuyanlar, gecikmenin bizim açımızdan ne denli önemli bir kayıp olduğunu fark etmişlerdir.

Dünyanın Kıyısında Dans, Ursula K. Le Guin’in, düzyazılarını ve kitap eleştirilerini derleyen bir çalışma; 1989’da yayımlanmış. Kitabın büyük kısmı 1976’dan 1989’a dek yazılmış denemeler, konuşma metinleri ve gezi yazılarından, son bölümü ise yine aynı dönemden kitap eleştirilerinden oluşuyor.

Kâmil Erdem, iki yıl önce yayımlanan ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bunun ilk nedeni, yetmişli yaşlarında öyküye geri dönen birinin kaleminden çıkmış olmasıydı. Ancak öyküleri okuduğumuzda, Türk edebiyatını bunca yıl kendinden mahrum ettiği için hayıflanmıştık.

Hayır, tabii ki korkmuyoruz. Özellikle elektriğin, televizyonun icadının ardından Vikinglere gönülden bağlı olduğumuz anlar bile var. Çocukken akıllı bıdık Viki’yi, büyüdüğümüzde ejderhasını eğiten Hıçkıdık’ı ya da koltukta usulca genişleyerek Odin soyundan gelen Ragnar ile Lagertha’yı seyrederken... Ortaçağın bu amansız topluluğunun birçok karakteristiği bize bakıyor.

Herman Melville denince akla ilk gelen Moby Dick olmasına rağmen, dile gelen ilk söz: “Yapmamayı tercih ederim”dir. Edebiyat tarihinin bu en ünlü yanıtı, onu söyleyen Kâtip Bartleby’yi de aşıp adeta Herman Melville’in şahsında vücut bulmuştur.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.