Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Kendimize acımamız yoktur*



Toplam oy: 382
Yan Lianke
Final Kültür Sanat Yayınları
Yeni nesil Çinli yazarların en sivri dillisi olduğu düşünülen Yan Lianke, hiciv diliyle ağır toplumsal eleştiriyi bir araya getiriyor Lenin'den Öpücükler’de.

Zadie Smith, enfes romanı NW'da yetişkinlerin çocukların anlamayacakları şakalar yaparak (upuzun saçlarını kestirelim, oyuncak ayın benim olsun, senin yatağında baban yatacak, bisikletine amcan binecek vb) ufaklıkları nasıl da -birkaç dakikalığına da olsa- üzüntüden tarumar ettiklerine (sanırım o “işkence” kelimesini kullanıyordu) şaşırdığını anlatır. Benim de hep garibime gitmiştir; ufacık çocuğun dudakları aşağı sarkar sesi titrerken bile ısrar eder bazı büyükler bu kötü şakalarda... Halbuki bir küçük insanın gerçekten de çocuk olduğunun delili, istihzadan anlamaması, sinik cevapları gerçek sanması, bizim akabinde “Şaka şaka” diyeceğimiz kara mizah varsayımlara hüngür hüngür ağlamasıdır. Dört yaşlarına yaklaşan bir çocuk sizin eşek şakalarınıza kıkırdayarak mukabele ettiğinde, “büyüdü” diye düşünürsünüz, belki de sadece bizim ucuz espri anlayışımızı öğrenmiştir...

 

Yeni nesil Çinli yazarların en sivri dillisi olduğu düşünülen Yan Lianke, hiciv diliyle ağır toplumsal eleştiriyi bir araya getiriyor. Bu yüzden seçkin edebiyat ödüllerine layık görülmüş sayısız eseri, gerçekleri olduğundan daha kara göstermekle suçlanarak Çin'de yasaklı durumda. Şahsına münhasır köylerini Lenin'in naaşını satın alarak turistik bir ilgi merkezine dönüştürmek ve bu sayede zengin olmak isteyen Canlanan halkının hikayesini anlatan Lenin'den Öpücükler, yazarın absürtlükte sınır tanımayan yeni romanı. Öte yandan tüm anlattıkları o kadar da olası ki...

 

Lianke'nin çoğu romanında olduğu gibi yine her şey küçük bir köyde başlıyor. Tarihin unuttuğu, harita üzerinde yeri belirsiz, gitmesek de görmesek de dediğimiz cinsten uzak bir köyde. Yazar doğum yeri de olan Henan'a dair bir hikaye anlatıyor yine. Canlanan köyü bir fabldaki gibi farklı değerleri simgeleyen 197 kör, sakat ve sağır-dilsiz karakterden oluşuyor. Bütünler'in azınlıkta olduğu köy, her şeye rağmen yıllardır ismine yaraşır biçimde iyi hasat, bolluk bereketle “şenlenmiş”, sınıfsız bir toplum. Fakat bir yaz günü yağan sıcak kar, köy halkını kıtlık tehlikesiyle yüz yüze getiriyor. Bunun üzerine ilçe amiri Liu parlak bir fikirle çıkageliyor: Bir yaprağın düştüğü yeri çıkardığı sesten anlayabilen kör kız veya sakat ayağını bir şişeye sığdırıp yürüyebilen felçli çocuk gibi özel yeteneklere sahip Canlanan sakinlerinden gezici bir gösteri topluluğu kurup sermaye biriktirmek. Bu kara komedide, hükümet yetkililerinin hepsi rüşvetçi, hepsi birer kifayetsiz muhteris; “sağlam vatandaşlar” da (bütünler) acımasız ve sahtekar. 

 

Bir yandan bir zamanların meşhur eğlencelerinden olan “freak show”ları (ucube gösterisi?) hatırlatan Canlanan kumpanyası, bugünkü eğlence anlayışımızdan da çok uzak değil. Son on yıldır televizyonlarda reyting rekorları kıran “Yeteneksizsiniz” gibi yarışmalara çıkan karakterlerin yaptıkları şeyin acayipliği üzerinden takdir topladığını kim inkar edebilir! Lianke'nin çok iyi aktardığı çelişki, bando gibi genellikle totaliter toplumlarla özdeşleştirdiğimiz bir kavramın, aslında bütünüyle gösteri mantığıyla işleyen kapitalist düzenimizle ne kadar uyumlu olduğu... Dünün devrimci Çin'iyle bugünün kapitalist Çin'i arasında büyük bir fark yok diyor yazar. Özellikle de konu bireysel özgürlükler (farklılıklar, ihtiyaçlar) olduğunda.

 

Köyün ve karakterlerin geri planda kalan hikayesi, dipnotlar ve “İlave Okuma” başlığıyla anlatılıyor. Dolayısıyla yazar esas hikayeyi, sanki fark edilip sansüre uğramasın diye ana metnin dışına gizlemiş gibi. Zaten tüm bölümler, dipnotlar ve ilave okumalar Çin'de hâlâ devam eden edebi ve tarihsel sansüre vurgu yapmak için tek sayılar şeklinde (1, 3, 5) sıralanmış. Bu açıdan romanın en temel sorunsalının totaliter rejimlerde (kapitalist olsun olmasın) tarihsel gerçeğin bastırılması olduğu söylenebilir. Zerre kadar zorlanmıyor devlet bir insanı, bir köyü ya da bir kitabı yok hükmüne sokmakta.

 

 

Yayımlanmadan yasaklanan

Lianke, 2012'de, New York Times için kişisel ve siyasi hayatı hakkında oldukça umutsuz bir yazı kaleme almış. O yazıda 20 yıldır üzerinde çalıştığı ve son iki yılda yazdığı, Büyük Atılım (Çin'in, 1958-1963 yıllarını kapsayan ikinci beş yıllık kalkınma planı) sırasında yaşanan ve 20 ila 40 milyon arasında insanın hayatına mâl olan kıtlık hakkında bir roman bitirdiğini, fakat eserinin daha yayımlanmadan yasaklandığını söylüyor. Şimdiye kadar 20 yayınevi kitabı basmayı reddetmiş ve hepsi de aynı gerekçeyi sunmuş: Bu kitabı Çin'de basmaya cüret edecek yayınevi kapısına kilit vurulacağına kesin gözüyle bakmalıdır. Hemen akabinde bir yol genişletme çalışması yüzünden evinin yıkılacağını öğrenmiş ve diğer mahalle sakinleriyle birlikte kahrolmuş. Vatandaşlık onuru denen şeyin beş para etmediğini fark etmiş, ceberut devlet karşısında efendisine yemek için yalvaran bir köpekten farksız hissetmiş. Bir anda her şey iç içe geçmiş gibidir, yazamazsın, yaşayamazsın. 

 

İçinde yaşadığımız siyasi baskı ortamını Çin'le kıyaslamak belki haksızlık olur. Yine de ülkemizde de gün geçmiyor ki söylemek istediklerimiz sansürlenmesin, eylemlerimiz yasaklanmasın. Bugünleri yıllar sonra araştırmak isteyen çıkarsa acaba ne kadar “kamusal kanıt” bırakabiliyoruz diye merak ediyorum. 1 Mayıs mitingi yaptırılmıyor, Google'a şerh konuluyor, basın yayın özgürlüğü mütemadiyen engelleniyor, güzelim duvar yazıları bir gecede siliniyor... Bizim de elimizde Lianke gibi bir tek hiciv kalıyor.

 

Zaytung henüz isim yapmamışken, yaşlıca bir teyzenin, huzurevleri hakkında bir “haber”i (Sakinlerine En Geç 1 Yıl İçerisinde Vefat Garantisi Veren Özel Kapanak Huzurevi, Gördüğü Yoğun İlgiden Memnun), “Ay bu nasıl bir utanmazlık” diye “ciddi ciddi” Facebook'ta paylaştığını hatırlıyorum. Demek ki şakadan anlamamak illa ki yaşla ilintili değil. Hiç komik olmayan şeylere gülebilmek için ciddi bir öğrenme sürecinden geçiyor insan. Büyük hak ihlallerinin, korkunç adaletsizliklerin, ağza alınmayacak kötülüklerin, ruhu daraltan baskıların kol gezdiği coğrafyalarda belli ki çok acayip şeylere güler hale geliyoruz. Dışarıdan bakınca acınacak haldeyiz ama kendimize acımamız yoktur.

 

 


 

* Oğuz Atay böyle der Tehlikeli Oyunlar'da: “Ben, en acıklı anda bile güldürücü sözler bulabilen bir insanım. Kendime acımam yoktur.”

 

Görsel: Onur Atay

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.