Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Korkut Ata’nın söylediğidir



Toplam oy: 89
Kolektif
İz Yayıncılık
Dede Korkut’un yeniden yazım denemeleri, kültürün aktarımı ve dönüşümü bakımından olduğu kadar, günümüz öyküsünün ivme ve eğilimlerini göstermesi nedeniyle de dikkat çekici.

Dede Korkut Oğuznameleri uzun süredir halkbilimcilerin gündeminde. Türk kültürü ve folkloruna dair çıkarımlar yapmak için önemli veriler sunan Oğuznameler’in 15. yüzyılda yazıya geçirildiği düşünülüyor. Hikayelerin tarihi ise daha da eskiye dayanıyor. Yazmalardaki bilgilerin ışığında tarihsel sağlama yapıldığında 7. yüzyıla kadar geri götürülebiliyor bu hikayeler. Bizim için ilginç olansa, bu hikayelerin canlılıklarını halen koruması. Deli Dumrul, Boğaç Han, Basat, Uruz Bey ve diğerleri yazmaların sararmış yapraklarından bize bakıp, “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası,” diyor gibiler.


Kültürün aktarımı, devamlılığı ve dönüşümünü anlamak için bu tarz klasik metinler büyük önem taşıyor. O kültürün zihin kodlarını, hayat tarzını, değerlerini ve zevkini ifade etmesi bakımından inşa edici ve taşıyıcı rol oynayan klasik metinler, çağları aşarak o kültürü doğuran milletin ruhunu temsil ediyor. Bu bakımdan, bu metinlerin yeniden üretimi, dönüştürülmesi ve yeni adaptasyonları, biçim değişse de sabit kalan özü görmemizi sağlıyor. Dede Korkut açısından bu tarz bir yeniden yazma tecrübesi, Korkut Ata Ne Söyledi başlığıyla kitaplaştırıldı. Editörlüğünü Aykut Ertuğrul ve Güray Süngü’nün yaptığı çalışmada, günümüz öykücülerinden 12 isim, Dresden nüshasındaki 12 destansı Oğuz hikayesini yorumlayarak yeniden yazdılar. Çalışmada yer alan isimler şöyle: Güven Adıgüzel, Arda Arel, Naime Erkovan, Akif Hasan Kaya, İsmail Özen, Mukadder Gemici, Güray Süngü, Aykut Ertuğrul, Osman Cihangir, Emre Ergin, Güzide Ertürk ve Mustafa Çiftçi.


Bu yeniden yazım denemeleri, kültürün aktarımı ve dönüşümü bakımından olduğu kadar, günümüz öyküsünün ivme ve eğilimlerini göstermesi nedeniyle de dikkat çekici. Geleneksel edebiyatta aynı mesnevi ve masallar tekrar be tekrar anlatılarak mükemmelleştirilir. Her yazar kendinden bir şey katar. Örneğin elimizdeki öykülerin bazılarında da otantik hikayeye tamamen sadık kalınarak söyleyişte, dil ve üslupta ince işçilik gösteren yazarlarla karşılaşıyoruz. Orhan Şaik Gökyay’ın Dede Korkut’undaki özgün haliyle kıyaslandığında bu işçiliğin, dil lezzetinin günümüz öykücüleri tarafından nasıl başka bir zirveye yükseltildiğine şahit oluyoruz. Yazarların bazılarıysa, otantik hikayenin ruhunu ya da olay akışını alarak onu bambaşka bir veçheye büründürmüş. Örneğin, Arda Arel, “Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması” hikayesini yeniden söylerken fantastik ve bilimkurgu öğelerini kullanarak büyülü gerçekçi bir atmosfer yaratmış. Birbirine öylesine yakın ama bir yandan da çok farklı üç kavram kullandığımızın farkındayız. Fakat Arel, tahkiyenin gücüyle bu öğeleri harmanlayarak tuhaf olduğu kadar inandırıcı bir hikaye evreni yaratmış. Akif Hasan Kaya’nın yeniden yazım denemesi ise başlı başına bir halk hikayesi olarak dikkate değer. Güray Süngü de, Yegenek’in hikayesini günümüzde geçen bir şehit hikayesiyle birleştirerek zamanlar üstülüğü ve devamlılığı vurgulamayı başarmış. Güven Adıgüzel’in dilinden Boğaç Han’ın öyküsü ise uzun bir şiire dönüşmüş.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.