Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Peki ya sonra?



Toplam oy: 29
Al Sarrantonio, Neil Gaiman
İthaki Yayınları
Yeni bir dünya, bambaşka bir bakış açısı oluşturmada usta olan yazarlar bir araya gelmiş...

Gerçek hayatta bildiğimi ya da bildiğimi sandığım dünyayı, bildiğim kelimelerle yeniden yaratabilen insanlara hayranım. Hiç bilmediğim, aklıma bile gelmeyecek şekillerde yaratanlara... Dünyanın sınırsızlığını, insanın sınırsızlığını, hayal gücünün sınırsızlığını hissettirenlere... Yani fantastiğe, bilimkurguya, büyülü gerçekçiliğe... Adını ne koyarsanız koyun, sınırsız dünyanın nimetlerini misliyle onlara verebilenlere işte.



Türlerin çizdiği sınırların dayatmasından bıkan iki isim Neil Gaiman ve Al Sarrantonio. “Bize daha önce bin kez gördüğümüz bir şeyi sanki ilk kez görüyormuşuz gibi sunacak o büyülü ışığa sahip öyküleri” okumak istediklerini dillendirmişler karşılıklı. Ancak kurmacanın yaşatacağı bir deneyimi, “peki sonra ne olmuş” dedirtecek “o” öyküleri.



Öyküler sıra dışı bir antoloji değil, en azından öyle görüneninden değil. Ama biraz daha dikkatli bakarsanız Lawrence Block ile Chuck Palahniuk’u aynı kitap içinde görmenin heyecanına kapılabilirsiniz benim gibi! Ya da Joyce Carol Oates ve Jodi Picoult’yu... Ağız sulandırıcı kısmını geçtikten sonra midenizdeki taşla yola devam edebilirsiniz, “Peki sonra ne olmuş?” diyerek.



Ne mi olmuş? Gerçekçilik, aşırı gerçekçilikle aşırı gerçeküstücülüğün birbirine karıştığı öyküler bir araya gelmiş. Hemen her öyküde sıradan bir insanın hayata baktığı noktanın çok daha ötesinden bakan yazarların sesi var. Gerçekten baktığınız şeyi görüp görmediğiniz konusunda şüpheye düşürecek sesler. İnsan suretinde dünyada yaşayan tanrılar, tanrıya dönüşen insanlar, vampirler... Ama işte tam olarak sınır bu sıra dışılıklar değil. Ya da sıra dışı saydıklarımız. Jodi Picoult’nun öyküsündeki acısının yüküyle büyüyen ya da küçülen insanlar gibi. Hepsini hangi mantıkla bir araya getirdiler tam olarak bilinmez ama her öyküde hemen hemen aynı olan tek bir şey var; şu hayatta yaşayan herkesin aradığı bir şey var ve kesinlikle diğerlerinden farklı.



İyilik ya da kötülüğün hangi surette olduğu çok da mühim değil. Gerçek olan iç içe olmaları ve sizin hangisine dahil olduğunuz. Kendi varlığıyla savaşanlar, bulduktan sonra ne yapacağını bilmeyenler, tutkularına tutkun olanlar. Gerçek kahramanlar. Sen ben biz... ve dahası onlar.



Yeni bir dünya, bambaşka bir bakış açısı oluşturmada usta olan yazarların bir araya geldiği Öyküler, kısacık sayfalarda kendinizi bir anda olayın içinde bulma etkisi yaratıyor. Yalnızca hayal güçleri için değil, güçlü kalemlerini hiç acımadan kullandıkları için de. Tüm bunların yanı sıra belki her öykü ciğerinizden bir parça söküyor. Peki ya sonra? Evet, amacına ulaşmış bir antoloji kesinlikle, zira öykünün devamı için merakla sormanın yanı sıra bir sonraki öyküye geçme isteği uyandırdığı için...



Neil Gaiman giriş yazısında, “Özlemini duyduğumuz, okumayı istediğimiz şeyler, bizde merak uyandıran, bizi sayfaları çevirmeye zorlayan öykülerdi. Ve evet, iyi yazılmış şeyleri okumak istiyorduk. (Neden daha azıyla yetinecektik ki?)” diye anlatıyor. Daha azıyla yetinmedikleri için teşekkür etmek kalıyor geriye.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.