Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Resim değil, fotoğraf



Toplam oy: 878
Harun Candan
İletişim Yayıncılık
Önce aşık oldunuz, sonra bir katil; akabinde de yeniden bir aşık... Ya da baktınız bir katil olamıyorsunuz; hep aşık kaldınız. İki halde de sizi Hayalname’nin satırları arasına alalım.

Çizgisiz kağıda düz başlayan ama aşağı doğru kayan satırlar gibidir hayat. Birçoğumuz, o günleri bir kere olsun kaydırmadan, hayallerin ve beklentilerin rotasından çıkmadan yol almak isteriz. Fakat hayat mutlaka çizdiğimiz rotadan çıkar. Harun Candan’ın kaleme aldığı Hayalname de böylesi bir rotadan çıkış hikayesi işte. İletişim Yayınları’nın “ilk” romanları arasında yerini alan kitabı için bir röportajında şöyle diyor Candan: “Kahramanımız önce âşık, sonra katil, sonra yine âşık.” Tam da bu yüzden çizgisiz kağıtta ilerlerken ansızın yoldan çıkan satırları hatırlatıyor.

 

 

Kitabın arka kapak yazısında bir cümle var ki roman boyunca leitmotif olarak işlenen “bekleme” meretinin ne denli zor bir durum olduğunu kısaca açıklıyor: “Her gün pek çok şey bekliyordum; gelmek bilmeyen otobüsler, randevusuna geciken sorumsuz arkadaşlar, bir türlü demlenmeyen çay, zamanın yavaşladığı sıkıcı dersin bitimi...” Roman, bizleri “aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır,” sözüyle karşılıyor ve Gizem adlı sevgilisini arayan kahramanın yaşadıklarını anlatan, dört bölümden oluşuyor.

 

Annesini ve babasını ufak yaşlarda kaybetmiş, ailedeki baba figürünün örnek alınması sonucu İlahiyat Fakültesi’nde okuyan bir gencin, Süleymaniye Camisi’nin şadırvanında abdest alırken iki yeşil göz sahibi, genç ve güzel Gizem tarafından fotoğrafının çekilmesiyle başlıyor her şey. İki zıt karakterin aşkını dinliyoruz önce. İlahiyet Fakültesi’nde okuyan kahramanımız, okyanusun laciverti, gökyüzünün mavisi, bulutların beyazı, kumsalın sarısı ve tropikal bitkilerin yeşili demeden tam yirmi beş sene yürüdükten sonra yerdeki ayak izlerinden yürümeye başladığı noktaya döndüğünü anlıyor. Ayrıca bu vesileyle tüm o zaman boyunca yolda yalnız olmadığını, birinin onu takip ettiğini de görüyor. Zira yerde iki çift ayak izi var; bir çifti onun, diğeri ise onunkine karışmış daha küçük, narin ayakların olan... Kahramanımızın gördüğü bir hayal bu ve Gizem ile karşılaştıktan sonra o küçük, narin ayakların ona ait olduğunu varsayıyor. Ama bu hikaye bangır bangır aşk şarkıları da çalmıyor çünkü aslında aşk bu varsayımdan ibaret.

 

Yazar şöyle anlatıyor bu aşkı: “Çünkü kırmızı kıyafetinin askıları lacivert sutyeninin askılarını örtmeye yetmemişti. Sonra o lacivert okyanusa düşüp çırpınmaya başladım. Dev dalgalar beni her defasında metrelerce ileriye fırlatıyordu. Bu kazadan sağ kurtulursam mucize adam temalı haberlerle gazetelere fotoğraflarım basılırdı. Güzelliğini annesinden alan küçük kızıma anlatacağım olağanüstü bir serüvene sahip olurdum. Kızım demişken, fotoğraf çekmeyi seven annesi ona her yıl aynı pozu verdirip fotoğraflarını çekerdi. Bizim mutluluğumuz ise biliyordum ki hiçbir fotoğraf karesine sığmayacak kadar büyük olacaktı. İçinde boğulduğum okyanustan bile büyük… Fesleğen kokularının yaşama sevincimizi körüklediği gecelerde ona sımsıkı sarılarak uyuyacak, rüyamda yine ona sarılarak uyuduğumu görecektim. Sutyeninin askısının lacivertiyle dalgaları ayaklarımıza gelen okyanusun lacivertinin tonlarının aynı olup olmadığını düşündüm.  Bir parça lacivertin bana hissettirdiklerini ona nasıl anlatabilirdim ki… “

 

Polissiz polisiye

 

Evet, önce bir aşk öyküsü olduğunu düşünüyorsunuz ancak ilk bölümden sonra hikaye tamamıyla yön değiştiriyor. Gizem fotoğrafçılık eğitimi almak için yurtdışına gitmeye karar veriyor ve kahramanımızın yaşama sevinci olan yeşil gözler bir anda hayatından çıkıyor. Daha sonra âşık kahramanımız bir dağ köyüne imam olarak atanıyor ve köye define aramaya gelen bir adam ile işbirliği yapıyor ve bu işbirliğinin akıntı hızı onu bambaşka bir maceraya sürüklüyor. Hamile ve dilsiz bir kadının yanında buluyor kendini, hem de polisten kaçan bir katil zanlısı olarak... Hal böyle olunca da, kitabın sayfalarındaki akıntı sizi orta şekerli bir polisiyeye itiyor. Yazarın kendi tabiriyle “polissiz polisiye!” Fakat yaşadıklarına ve olmazlara rağmen Gizem’i hiç unutamıyor, bazen öfke bazen de hüzünle hep anıyor.

 

Hayalname’den bahsederken atlamamız gereken diğer bir öge ise vicdan. Kitabın satırlarını gözlerimiz ilmek ilmek dokurken, vicdan ögelerinin farkına varıyoruz. Balzac, “Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır, biz onu öldürmedikçe,” der. Kahramanımız da kendi vicdanının yargıcı oluyor ve işlediği suçtan dolayı ne kadar vicdan azabı çekse bile gidip teslim olmuyor. Öteki dünyada adaletten kaçamayacağına inanan birinin şansını bu dünyada denemesini temsil ediyor bir bakıma.

 

Harun Candan bizleri çok yönlü bir hikayenin içinde yüzdürüyor aslında, hem de kelimelerin israf olmadığı sularda. Dili lezzetli mi lezzetli. Hikaye ve kahraman sizi peşinden sürüklüyor. Ayrı ayrı özenle pişirdiği ögeler ile önümüze güzel bir ziyafet sunuyor, ardından bir manevra ile her bir ögeyi önümüzden alıp, ayrı bir kapta çırpıyor ve son bölümde bizlere her şeyin başladığı güzellikle bitemediğini gösteriyor. Kitabın kapağında ise karaya oturmuş bir hayal teknesi gözümüze ilişiyor. Başında bir bekleyeni var, gökte ise yıldızlar suskun; çünkü yazarın da dediği gibi “Bazen sadece silahlar konuşur.” Ve bir gün “bir insan âşık olur; resim yerine fotoğraf demeyi bile öğrenir.”

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Britanyalı yazar Kazuo Ishiguro, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının ardından yaptığı konuşmada edebiyata dair evrensel fikirlerini birkaç cümlede, peş peşe sıralamıştı. Şimdiye kadar “büyük yazarlar”ın yaptığı gibi, edebiyatın geleceği için kimsenin itiraz etmeye yeltenmeyeceği ve söz söyleyemeyeceği Dostoyevski, Borges, Camus gibi yazarlara sığınmadı.

John Le Carré –Türkçeye ilk kez çevrilen– Cinayetin Parıltısı romanını şu sözlerle tanımlıyor: "Acımasız ve aynı zamanda gülünç bir sosyal yaklaşımın gölgesinde kalmış, kusurlu bir polisiye roman." Bu açıklama, ilk basım yılı 1962 olan romanın arka sayfalarına 1989’da eklenen sonsözden. Bir romanın bitiminde bir “sonsöz”e rastlamak şaşırtıcı.

Eleştirmenlerce Borges, Bioy Casares ve Cortazar’ın öncülük ettiği edebi geleneği sürdürdüğü kabul edilen Arjantinli yazar Mariana Enriquez’in on iki öyküden oluşan kitabı Yangında Kaybettiklerimiz, geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor.

"Umami," dilimizin algıladığı beşinci tat anlamına geliyor; tatlı, acı, tuzlu ve ekşiden oluşan yaygın tat algısının dışında bir kavram. Batı tarafından hayli geç keşfedilen ve Japoncada "lezzetli" anlamına gelen bu sözcüğün İngilizce karşılığıysa "savory," iştah açıcı.

 

Söyleşi

Jean-Paul Didierlaurent ile söyleşi:


“Okunmayan kitap, ölü kitaptır. Bu yüzden ortadan kalkması mı gerekir?”

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.