Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Rüya kumaşlar, ipek tezgahları



Toplam oy: 63
Gözde Demirel
Mylos Kitap
Ah Minel Hayat, bir yandan işveren-işçi ilişkileri, emek sömürüsü, endüstri düzenini işlerken, başkaca katmanlar da sunan bir yapıt.

1 Şubat 1933’te Bursa’da, Canipzade İpek Atölyesi’nde açılıyor Ah Minel Hayat. Saat onu yirmi geçiyor. 17 yaşında, hayatının baharında, üç aya kalmadan evlenecek bir ipek fabrikası işçisi Seniha. Kozalar ayıklandıkça, tezgahta ipekler dokundukça hayaller uçuşuyor elbette. Düğün, yaz sonu. Kumaş peşinde, Seniha: Krep Keriman. Oysa Krep Keriman, ya mühendis karılarına ya da esnaf eşlerine nasip olabilecek bir kumaş. İşçi kızlarınsa ancak rüyalarında giyebildikleri. Kalfanın sesiyle rüyalardan uyanılıyor, çay molası bitiyor! Hollanda’ya siparişler yetiştirilecek.

 

Yarım saat sonra Bursa Adliye Dairesi’ne geçiyoruz. Derken Kapalıçarşı’ya, yeniden ipek atölyesine; bir defa daha Bursa Adliye Dairesi’ne, oradan Ulu Cami önüne… Hediye kumaşlar, “ait oldukları” sınıfa mensup birine geri dönüyor. Emanetler, kendi evlerine. Kış ayazı, işçi kızları üşütüyor.  

 

Ah Minel Hayat, bir yandan işveren-işçi ilişkileri, emek sömürüsü, endüstri düzenini işlerken, başkaca katmanlar da sunan bir yapıt. Küçük hacmine rağmen, detaylarla, nüanslarla örülü nefis bir harita sunuyor. Okur, romanın arazisinde istediği kadastro ölçümlerini yapabilir, dilediğince derine inebilir. Neticede, fabrikalar, genç işçi kızlarının kanlarıyla kırmızıya boyandı asırlar boyunca.

 

Ah Minel Hayat’ın ikinci kısmı olan “Casus Var”da ise 1944 yılında, Ankara’dayız. Ankara Palas’ın barında oturuyoruz. 1934 yılında Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen ilk profesörlerden biri olan Albert Ambler ile tanışıyoruz. Kırık hayallerin sonu yok. Korkulu ayna önlerinin de. Tehlikeli bilgiler her yeri sardıkça, kurgu bir cinayet romanı, gerçek ve kurgu arasındaki sınırları bulandırdıkça, hayal kurulan yeni hayatlar gerçeğe dönüşebilir mi, birlikte peşine düşüyoruz. 

 

 

Suyun öte yanında kökler


Gözde Demirel, sık kanal değiştiren bir televizyon izleyicisi gibi, karakterden karaktere sıçrayarak, tökezlemeden hikayelerini tamamlıyor. Zor cam önlerinde, şehirler, mekanlar değişiyor. Rüyalar sabit. 

 

Sürpriz mektuplar, zehirli bilgiler derken eserin üçüncü bölümü olan “Yeniliğe Doğru”ya geliyoruz. 1956 Temmuz’unda, Eskişehir’deyiz bu kez. Gözde Demirel, bir yandan bir kentler tarihi anlatıyor; bir diğer yandan siyasi tarih, aynı anda da Türkiye ekonomisi tarihi. Bir taraftan ise göç sosyo-psikolojisi. Anlatımının arka planı çok boyutlu ve bilgi dolu.

 

Porsuk kıyılarında yürüyoruz yürümesine de... Zor göçler, soğuk kentler, ağır kışlar. Hem kader belirleyen soyadlar hem de “Sanayi Sokak”ta oturmalar, hiç kolay değil. Gözde Demirel, belli ki Ah Minel Hayat için çok çalışmış, çok da özenmiş. Dönemlere ilişkin bilgiler, detaylar çok leziz. Roman kahramanlarından çocuk isimleri, suyun öte yanında kökler derken yapıtın son bölümü olan “Ah Güzel İstanbul”a ulaşıyoruz. İstanbul’dayız, Temmuz 1966. Hikayenin en başından itibaren tanıdığımız karakterler, aradan geçen 33 yılda ne yönde değiştiler? Toplum, arka plan ne yönde değişti? Kitabın son kısmı, bir tür baloya dönüşüyor. Kloş etekler, küt siyah saçlar, İspanyol paça pantolonlar, pötikare mini etekler… Beatles plakları, Emek Sineması, meşhur Ah Güzel İstanbul (yön. Atıf Yılmaz, 1966) filmi. Beklenmedik yürek tutulmaları, yarım kalan cümleler. Sonra elbette film başlıyor. 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tokyo denince zihnimizde ışıltılı ve kalabalık bir kent canlanıyor canlanmasına ama son dönemde Japonya’dan gelen haberlere bakılırsa, aynı zamanda ülkenin yalnızlar başkenti Tokyo. Evlerine çekilen güruhla birlikte Tokyo’nun karanlıkta kalan yüzü de ortaya çıkıyor.

Siyah şemsiye, mavi ağaç, sarı yağmurluklu bisikletli adamlar, alan derinliği yüksek plan sekanslar dendiğinde nasıl gözlerimizin önüne anında Angelopoulos filmleri geliyorsa, bira içen yalnız adamlar, kargalar, rüyalar, yabancılaşmış taşra sıkıntıları dendiğinde de aklımızdan o saniye Cemil Kavukçu öyküleri geçer.

Sessiz Kalma’nın açılışı hızlı ve çarpıcı: Genç insanlar, akşamın ilerleyen saatlerinde birlikte eğlenmek ve dans etmek için bir partide buluşuyor. Birbiriyle flört edenler, kendini müziğin ritmine bırakanlar, sohbet edenler, ‘Ben neden buradayım?’ diye soranlar; kısacası partide herkes var. Gecenin ilerleyen saatlerinde partide kavga çıkıyor ve silahlar konuşuyor.

Yakın bir zaman önce yayımlanan Dönüş kitabı, Avustralya’nın en önemli yazarlarından kabul edilen Tim Winton’ın on yedi öyküsünden mürekkep.

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu her yıl kaç bandrol temin ettiklerini açıklıyor; yani basılan kitap sayısını… Gazetecilerin oldukça hoşuna giden bu bilgi her defasında haberleştirildiğinden, mutlaka denk gelmişsinizdir. Örneğin ilgili basın bülteni 2016’da Türkiye’de 404 milyondan, 2015’te 383 milyondan fazla kitabın yayımlandığını duyurmuştu.

Söyleşi

Tarkan Kaynar ile söyleşi:


"Hayvanlar her zaman ilacım olmuştur."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.