Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Şiir // Akrabalık bilinci



Toplam oy: 48
Ursula K. Le Guin // Çev. Gökçenur Ç.
Yitik Ülke Yayınları
Alıştığımızın aksine, fantastik bir dünyayla çıkmıyor karşımıza bu defa Le Guin; şiirleri kendi gezegenimizle kurabileceğimiz ilişkinin potansiyelini gösteriyor şimdi bize.

Bizim buralarda edebiyatın herhangi bir dalında saygın bir yere gelmiş, yaşı da epey ilerlemiş bir yazarı bilgi veren tarafta görmeye alıştığımızdan olsa gerek, dünya edebiyatında derin izler bırakmış bir yazarı bir şiir grubunun toplantısında arkadaşlarının eleştirilerini dinlerken ya da evinde ödev yaparken hayal etmenin aykırılığı insana epey keyif veriyor. 2003 yılında, yani 75 yaşındayken, Poultry adlı böylesi bir gruba katılan Ursula K . Le Guin’e, romanlarını ve öykülerini bir yana koyup bir kez de yeni şeyler öğrenme cesareti ve hiç yitirmediği gençliği dolayısıyla hayran kalmamak elde değil. Üstelik bu toplantılar vesilesiyle yazılmış şiirlerden bazılarını, Le Guin’in daha eski şiirlerinden bir seçkiyle birlikte Türkçede bulmak da artık mümkün. (Bu arada yazarın 2011 yılında Gabriela Mistral’in şiirlerini İngilizceye aktararak epey zorlayıcı bir başka alanda daha, yani şiir çevirisinde de kendisini denediğini hatırlatmadan geçmeyelim.)


Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak
adlı bu seçkinin sunuş yazısında, kitabın çevirmeni Gökçenur Ç., Le Guin’den bir alıntıyla, bu şiirlerin çabasını ortaya koyarak okurun işini epey kolaylaştırıyor. Bu alıntıda Le Guin -bilimden ve aslında Darwin’den farklı olarak- insanlığın sadece hayvanlarla değil, tüm dünyayla bir akrabalık bilinci geliştirmesini umduğunu, “evreni öznelleştirmek” istediğini ifade ediyor ve bilimin de bir gün şairlere yetişmesini umuyor. Şöyle diyor Le Guin: “İnsanların bir ağacın, bir kaya ve bir nehrin gerçekte ne olduğunu, kendileri için ne anlama geldiğini anlatmayı deneyebilecekleri yegane dil, şiir dilidir. Bir şiir, insana ait nitelikleri taşla, nehirle, ağaçla veya diğer şeylerle ilişkilendirerek bunu gerçekleştirebilir.”


Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak buna verilebilecek örneklerle dolu sahiden de. Mesela “Kaygan Kaya Çayı, Eylül” adlı şiirde şöyle diyor Le Guin: “Tenim/ değiyor rüzgara.// Zar kanatlı bir sinek değiyor elime./ Onun için çok/ yavaş konuşuyorum.// Elimin altında kayalar sıcak./ Benim için çok/ yavaş konuşuyorlar.// Güneşli sular içiyorum.” Özetle, alıştığımızın aksine, fantastik bir dünyayla, bir bilimkurguyla çıkmıyor karşımıza Le Guin; kendi gezegenimizle kurabileceğimiz ilişkinin potansiyelini gösteriyor bu defa bize. Bu noktada karşımızdakinin usta bir yazardan ziyade, yolun başındaki genç bir şair olduğunu da ifade etmek gerekiyor.


Poultry toplantıları sayesinde kendisini geliştirebildiğini tahmin eden Le Guin, kitaba okuru için düştüğü notta, “Artık büyük ustaları okuduğumda onları daha iyi anlayabiliyorum,” diye yazıyor. Yazarın 1960’tan itibaren yazdığı çeşitli şiirleri bir araya getiren Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak, bu gelişimin izini sürmeye de imkan veriyor şüphesiz; her ne kadar çeviri metinde bunu yapmak biraz daha güçse bile…


Öte yandan, kitabın sonunda yer verilen “yazmak” hakkındaki söyleşi de hoş bir sürpriz olarak, okurunu bekliyor: “Ben insanların genelde yirmili yaşlarını bitirmeden iyi düzyazı yazabildiğini düşünmüyorum. Yazmak yavaş bir sanat. Müzik hızlı ve genç olabilir. İyi bir müzisyen 16 yaşında müthiş şeyler yapabilir. Ama yirmili yaşlar, etrafta pek fazla Keats olmasa da, ölümsüz şiirler yazmak içindir.”

 

 

 


 

 

 

Görsel: Onur Aşkın

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Müzik ruhun gıdasıdır. Tıpkı edebiyat gibi. Bu iki kadim sanat, yüzlerce yıllık birlikteliklerini günümüze kadar başarıyla sürdürmüşler, insanların ruhsal gelişimlerine katkıda bulunmuşlardır. Sanatçılar, hangi dalda üretim yaparlarsa yapsınlar, sonunda hep bu iki sanatın insan üzerinde yaptığı etkileri, üretimlerinde temel unsur olarak kullanmışlardır.

Hepimiz yaşamın içinde heyecanlı ya da çaresiz hissettiren birçok olayın ya da durumun bizzat öznesi oluruz. Olup bitenlerin bu sürekli akışında aklımızda kalan, yaşananların bütünü değil, bütünden kesitler halinde çekip çıkardıklarımızdır. İşte çekip çıkarılanlar da anlardır aslında; hiç unutamadığımız, bizimle birlikte yaşayan anlar...

 

İnsan bazen, aklını bulandıran, onu belki bir kıyıya belki bir uçurumun kenarına iten kitaplarla karşılaşır. Bu hayatta pek az olan bir şeydir. İnsan kitap elinde, itilip kaldığı yerden dünyaya bakakalır. Okuduğu satırların aralarına sıkışır, ağırlığı fark edilmeyen bir kitabın altında kalır. Boğazda bir yumru aynaya bakmaktan korkmaktır bazı kitaplar.

Hayat çok sıkıcı, çok şükür ki ölüm var. Aşk, hayat ve sanat. Zaten bunların hepsi ölüm demek. Bu öngörü, birkaç bin yıl önceki bir yazıttan alıntı. Öleceğimiz ana kadar –bazen bir buzul kayanın üzerinde, bazen çölün ortasında– yalnızlıktan yakınarak ağlıyoruz. Diğerleriyle birlikte. Ama nazar değmesin, hayatta kalma reflekslerimiz, ölümlü olduklarını bilmeyen hayvanlarınkiyle neredeyse denk.

Jim Thompson imzalı Vahşet Gecesi, “ucuz” polisiye alanındaki en iddialı eserlerden biri. Ardından gelenlerin basamak taşı olsa da, genel görüş, henüz onu kimsenin geçmediği ve daha bir süre geçemeyeceği yönünde.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.