Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Süleyman'ın şifreleri



Toplam oy: 506
Selçuk Orhan
Doğan Kitap
Selçuk Orhan, Aranmayan Özellikler'de var olmayanın olmuş gibi gösterildiği ve hayali şeylerle ceplerin dolduğu bir ülkede, yakın geçmişin kalıntılarını yokluyor.

Usulsüzlüğün "usul", kuralsızlığın "kural" ve yolsuzluğun "yol" olduğu bir yerde hangi bozukluğu neresinden tutup düzeltebilirsiniz ki? Ha buna kalkışanlar yok mu? Elbette var. Fakat onlar zamanımızın "delileri" ya da "düzene ayak uyduramayanları."

 

"Homo şirketuslaşma" süreciyle beraber, hemen her şeyi dönüştüren "kazanç" ile perçinlenen söz konusu "düzen" hepimizi bir şekilde kuşatıyor. Pek ses de çıkarmıyoruz; işimize geldiği ya da çekindiğimiz için. Bu ikisi çoğu zaman birbirlerine karışıyor.

 

Meselenin öbür tarafında ise kendi boşluklarımızı doldurmanın yolu olarak işimizi ve kapaklandığımız masayı her ne olursa olsun kaptırmama var. Bunların karışımı korkunç bir kişiliksizliğe, sessizliğe ve herhangi bir biçimde o sessizliği bozana karşı safları sıklaştırıp saldırmaya yol açıyor. Ezikliğin ve tükenmişliğin daniskası yani.

 

Selçuk Orhan, Aranmayan Özellikler'de konunun bu iki ucundan da tutuyor. Var olmayanın olmuş gibi gösterildiği ve hayali şeylerle ceplerin dolduğu bir ülkede, yakın geçmişin kalıntılarını da yokluyor Orhan.

 

"ÖLÜM MÜTEAHHİTLİĞİ"

 

 

Finans danışmanı Faruk, çok uluslu bir enerji şirketindeki yolsuzluğu, hayali personel alımını araştırıyor. İlerledikçe mevzu derinleşiyor ve ilişki ağı çatallanıyor. Ama ondan önce Faruk'un şüpheci, birine kolay kolay inanmayan ve herkesin söylediğine, elindeki belgeler yüzünden dikkatle yaklaşan kişiliğiyle yüzleşiyoruz. Bu huyu, onu hemen her konunun üzerine (bazen saplantı derecesinde) gitmesine neden oluyor. İşte araştırdığı yolsuzluk da böyle bir dosya.

 

Faruk'un sürdürdüğü ve gelip Süleyman Kara ismine dayandığı araştırma sırasında, homo şirketusların yarı İngilizce yarı Türkçe dili de yüzümüze çarpıyor. Görüştüğü kişilerin kullandığı bu dil, aynı zamanda okuru soruşturmanın içine çeken bir unsur oluyor.

 

Girdaba kapıldıkça Süleyman Kara'nın kimliği de netleşiyor: Gittiği her yerde iz bırakan, "danışmanlık firması sahibi", evsizlere, kanserlilere, tinerci ve şizofrenlere sahte evrak düzenleyip iş bulan "hayırsever" abimiz. Bir nevi Ölü Canlar'ın Çiçikov'u.

 

Çiçikov Süleyman, aynı zamanda ölüsü para eden; kariyerli isimlerin geçmişini alıp adeta kendi seçtiği isimlere yapıştırarak onları da işlere yerleştiriyor. Yani "ölüm müteahhitliği" yapıyor. "Paranın, insan varlığının ölçüsü olduğu" bir zamanda ölüm müteahhitliğinin herhangi bir önemi var mı? Süleyman ile ona yardım ve yataklık edenler için durum tam anlamıyla bu.

 

NE KADAR PARA O KADAR MUTLULUK!

 

Faruk kiminle görüştüyse Süleyman'ın farklı bir yönünü anlatıyor, çok hoşlanmasalar da onun bir şekilde kendilerine ve yakınlarına yardım ettiğini düşünüyor. Elbette her iki taraf için de tuhaf ve maddi bir çıkar ilişkisi bu. Faruk ise hikâyeleri duydukça biraz daha afallıyor. Ama asıl, günlerdir aradığı Süleman'la tanışmasından sonra şaşırıyor.

 

Kendine "Tanrı" diyen, hayatı boyunca çok iş bağlamış, imparatorluğunu kurup huzura ermiş Süleyman, birbiri ardına kombineler çakınca Faruk aptallaşıyor. Aslında Süleyman'ın, Faruk'ta bir tür vicdana dönüştüğünü söylemek de mümkün; halının altına ittiği ne varsa hepsini teker teker ortalığa saçan, huzursuz edici bir vicdan. "Ne kadar para o kadar mutluluk" çağında, tükenişi de körükleyen bir muhasebe. Buradan bakınca Selçuk Orhan'ın romanı farklı anlamlara bürünerek bizi kuşatıyor. Fırsatını bulduğumuzda birer Süleyman olmaya hazır bizlere mesajları inceden döşüyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.