Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Tuşlara kim basıyor?



Toplam oy: 31
Buket Tahmaz Savaş
Altın Kitaplar
Okur her bölümde yeni bir gerçekliğin kapısını aralıyor ve tüm gördüklerini yeni bilgiler ışığında baştan yorumlamak zorunda kalıyor.

Çocuk kitaplarıyla tanıdığımız Buket Tahmaz Savaş, bu kez okuyucunun karşısına bambaşka bir romanla çıkıyor. İçimdeki Gölge, okurun her bölümde yeni bir gerçekliğin kapısını araladığı ve tüm gördüklerini yeni bilgiler ışığında baştan yorumlamak zorunda kaldığı bir izlekte ilerliyor.


Öncelikle, engelli kadrosuyla başvurduğu kütüphanede ilk iş günü olan ana karakterimize dönen bakışları görüyoruz. Kendi sınırları dışında kalan her şeyden ve herkesten alabildiğine tiksinen yaygaracı bir sekreterin sırtına, dış dünyanın tüm tahammülsüzlükleri bindirilmiş. “Özürlü”, “geri zekâlı” ve “sapık” gibi çirkin yaftaların sıklıkla tekrar edilmesi, okuru gündelik hayatta karşılaştığı ya da bilmeden kendi de kullandığı sözcüklerle yüzleştiriyor.


Bunca kötü muameleye karşı dahi suskunluğunu bozmayan karakter sonraki sayfalarda sesine kavuşuyor ve tüm bastırılmışlığın acısını çıkarırcasına, 237 IQ’ya sahip bir gencin hayatı boyunca aşmak zorunda kaldığı (ya da kendi deyimiyle “tercih ettiği”) durumları, babasının eksikliğini, annesinin her şeye rağmen onu kollayışını, önemli kırılma noktalarını anlatıyor. Çünkü yıllarca zihinsel engelli taklidi yapmayı seçse de, kütüphanenin arşiv görevlisinin tanıdık gelen ve önyargılardan uzak gülümseyişi, sanki ona artık her şeyi anlatma zamanının geldiğini fısıldıyor. Artık anlatacak bir şey kalmadığında ise, kamera bu kez arşivcinin gözünden göstermeye başlıyor olayları.


Tüm bildiklerimizi bambaşka bir pencereden izlerken, içimizdeki gölgenin sesini duymazdan geliyor ve bu sefer de yeni gerçekliğin hayaline kapılırken buluyoruz kendimizi. Oysa sayfalar ilerledikçe, tutarsızlıkları ve arka plandaki karanlığı içten içe hissediyoruz. Arşivcinin pişmanlığıyla beraber açılan yeni kapıda, bu kez kitabın ve karakterimizin “tanrısına” çeviriyoruz kameramızı. Böylece büyük resim gözler önüne serilirken, bir kez daha tongaya düştüğümüzü kendimize kızarak fark ediyoruz.

 

 

Ya aslında her şey gördüğümüz kadarsa?

 

Özgürlüğüne kavuşmak adına yıllardır plan yapan bir gencin tüm sırlarının döküldüğü yerin bir kütüphane olması şaşırtıcı değil. Her göze farklı görünen kütüphanenin boyasının altında aslında bambaşka bir şey olduğu fazlasıyla ortada. Borges’ten Murakami’ye tüm yazarların yolunun bir şekilde kütüphanelere ve onların tuhaf yanlarına çıkmasına alışık olan okurlar, ister istemez büyülü gerçekçi noktalar arıyor. Gerçekliğin sadece kedilerce malum oluşu bir ümit doğursa da kurgu içinde kendisine sağlam bir yer bulamıyor. Labirentvari koridorlardan ve kilitli kapılardan geçerken aslında her şeyi gözlemleyen bir kameranın sadece gözlemci olarak kalmayıp alabildiğine müdahil oluşuysa, özgürlük imgesiyle adeta dalga geçiyor.


Delilik ile dâhilik kavramları arasında bocalarken, sırların farklı karakterlerin ağzından anlatıldıkça açığa çıkması, okuru bir anlamda atıl bırakan bir anlatı biçimi. Puslu bırakılan kısımlar ya da çözülmesine ramak kalan düğümler olmaması, kitabı kapattıktan sonra bir tatminsizlik hissi veriyor. Zekanın bunca yüceltilmesine rağmen içten içe lanetlenmesi de insan psikolojinin ters köşe oyunlarından biri olsa gerek.


Öteki olmanın, toplum baskısının ve bu baskının verdiği kapana kısılmışlık hissinin, aslında toplumun en küçük mekanizması olan aile üzerinden verilmesi, çok temel bir soruna parmak basıyor. Gündelik hayatta sıradanlaşmış hakaret sözcükleri, kendisi de bir öteki olarak baskı gören karakterin ağzından bile rahatlıkla dökülebiliyor ve bu da metni belli noktalarda yabancılaştırıyor.


Sayfalar arasına serpiştirilmiş şiirsel anlatı yerine, ana karakterin o boş vermiş mizahi diline metinde daha fazla yer verilseydi diye sık sık düşünsem de karakterlerin yazarı belli noktalara sürükleyip kurguyu dahi kimi zaman baştan yarattığını göz önünde bulundurduğumda yazara da hak vermeden edemiyorum. Bir solukta okunabilecek bu kısa romanın gelgitlerinden sağ çıkarsanız, sizin de benzer fikirlere kapılacağınızdan eminim.

 

 

 


 

 

Görsel: Ömer Faruk Yaman

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Latin Amerika edebiyatının en büyük isimlerinden Juan Carlos Onetti ile çok geç -2015 yılında- tanışmıştık; Tersane romanıyla... Romanı okuyanlar, gecikmenin bizim açımızdan ne denli önemli bir kayıp olduğunu fark etmişlerdir.

Dünyanın Kıyısında Dans, Ursula K. Le Guin’in, düzyazılarını ve kitap eleştirilerini derleyen bir çalışma; 1989’da yayımlanmış. Kitabın büyük kısmı 1976’dan 1989’a dek yazılmış denemeler, konuşma metinleri ve gezi yazılarından, son bölümü ise yine aynı dönemden kitap eleştirilerinden oluşuyor.

Kâmil Erdem, iki yıl önce yayımlanan ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bunun ilk nedeni, yetmişli yaşlarında öyküye geri dönen birinin kaleminden çıkmış olmasıydı. Ancak öyküleri okuduğumuzda, Türk edebiyatını bunca yıl kendinden mahrum ettiği için hayıflanmıştık.

Hayır, tabii ki korkmuyoruz. Özellikle elektriğin, televizyonun icadının ardından Vikinglere gönülden bağlı olduğumuz anlar bile var. Çocukken akıllı bıdık Viki’yi, büyüdüğümüzde ejderhasını eğiten Hıçkıdık’ı ya da koltukta usulca genişleyerek Odin soyundan gelen Ragnar ile Lagertha’yı seyrederken... Ortaçağın bu amansız topluluğunun birçok karakteristiği bize bakıyor.

Herman Melville denince akla ilk gelen Moby Dick olmasına rağmen, dile gelen ilk söz: “Yapmamayı tercih ederim”dir. Edebiyat tarihinin bu en ünlü yanıtı, onu söyleyen Kâtip Bartleby’yi de aşıp adeta Herman Melville’in şahsında vücut bulmuştur.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.