Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Yazarın adaleti



Toplam oy: 75
Cinayet Sınıfı Başkanı; hareketli, cinayetli, adaletli...

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...


Çocukluk ve çocuklukta yaşananlar, hiç kuşkusuz, kişinin/kişiliğin gelişim süreci içerisinde gerek psikolojik gerekse fiziksel açıdan alabildiğine etkili bir dönem. Bu nedenle de yüzyıllardır üzerine düşünülen bir konu olmuştur. Ayşe Erbulak da romanının merkezine yerleştirdiği üç kişiyi “çocukluk” süreçlerinden itibaren ele alıyor; ve bu karakterler üzerinden çeşitli sosyal, psikolojik ve toplumsal konulara eğiliyor. Freud’un, “Çocuklar tümüyle bencildir. İhtiyaçlarını yoğun bir biçimde hissederler ve acımasızca savaşarak giderirler,” ifadesi, Erbulak’ın romanının kilidi gibi. Sanki her şey burada özetlenmiş. Roman boyunca çocukluğu anlatılan Ali, Elâ ve Gizem yaşamlarını kendi savaşları, cinayetleri ve ihtiyaçları üzerine kuruyorlar. Üstelik bu kuruluş süresince işin içine başka tanık(lık)lar ve meseleler de dahil oluyor.

 

Yaşananların tümü, bizzat yaşayan ve buna şahit olanlar tarafından unutulmaya çalışılır. Dosyalar kapanır, öğütler verilir ve her şey çocuğun bilincinden –daha sonra hatırlanmak üzere– tavan arasına kaldırılır. İşte Gizem’in yıllar sonra cinayet işlediği noktaya geldiğinde hissettikleri ve aralanan tavan arası... Daha önce kaldırılan ne varsa üzerinden geçilmek üzere ortaya çıkarılır, geçen sürece rağmen hâlâ aynı hislerin taşındığı görülür. Yazar, sıklıkla bu çocuğun o zaman öldüğünü, ruhunu kaybedip bedeniyle yoluna devam ettiğini söylüyor.

 

 

 

Roman boyunca öne çıkan hususlardan biri de, çocukların anne babalarıyla olan ilişkileri. Ali, anne babası trafik kazasında ölmüş ve uzak bir akrabasının yanına yerleştirilmiş; annesini kanser nedeniyle kaybeden Elâ, babası ve üvey annesi tarafından(?) büyütülmüş; Gizem’se çocukluk dönemini baskıcı bir anne ve pasif bir babayla geçirmiş. “Çocuklar başlangıçta ana-babalarını çok severler. Bir süre sonra onları yargılamaya başlarlar ve doğrusunu isterseniz, pek ender bağışlarlar,” diyen Oscar Wilde gibi, bu üç karakter de ailesiyle barışamaz. Bu barışamamaların kökeninde daha çocukken yaşanan tacizlerin ve hatta tecavüzlerin payı vardır. Ayşe Erbulak bu noktada güncel sorunlara da giriş yapıyor; çocuk istismarı gibi ya da Ali’nin anne babası üzerinden mültecilik gibi... 14 bölümden oluşan romanda Ayşe Erbulak, birçok meseleyi gündeme getirmiş ama romanın hacmi düşünüldüğünde böylesi önemli çok sayıda konunun bir arada ele alınması çeşitli aksamalara da neden olmuş açıkçası. Yaklaşık iki yüz sayfa içerisinde o kadar çok ciddi mesele işleniyor ki, zaman zaman sorunların kökenine yeterince inilemiyor.

 

Yazar adil olmalı mıdır? Yazar kime karşı adil olmalıdır? Yazar nasıl adil olmalıdır? Ayşe Erbulak, eserinde adalet konusunu özellikle göz önünde bulundurmuş. Yazarın adaleti bir anlamda romanın üzerinde bir gölge gibi dolaşıp duruyor. Erbulak, romanını ortaya koyarken karakterlerine şefkatle yaklaşmış, hepsine birbirine yakın oranda yer ayırmış ve eserini oldukça hareketli, cinayetli, adaletli bir şekilde bitirmiş.

 

 


 

 

Görsel: Ali Çetinkaya

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bundan birkaç yıl önce özel bir üniversitede “Benliğim Ne Kadar Benden?” başlıklı bir nöropsikofelsefe sempozyumu olmuştu. (Burada öncelikle başlığın cazibesine kapıldığımı itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum.) Psikanalist Bella Habip, “Psikanaliz Kuramları İçinde Benlik Kavramının Serüveni” başlıklı bir konferans vermişti.

Gülüzar, kız çocuklarının Türkiye’de sıkça rastlanan fakat göz ardı edilen benzer hikayelerinden biri aslında. Karakterindeki olağanlık, yaşadığı durumları alışılagelmiş kalıplara yerleştirse de, aslında belli başlı bir sorunun baş kahramanı olduğu gerçeğini okuyucunun yüzüne vuruyor.

Çok sevdiğiniz insanlar hakkında konuşması zordur. Sevginiz öyle bir taşar ki, kalbinizden yükselen heyecan dalgası nefesinizi keser. Kelimeler dilinizden dökülemez, dışarıdan bakana anlamsız gelecek birtakım jest ve mimiklere dönüşür. En azından benim için böyledir bu. Çok sevdiğiniz bu insan bir yazar ve siz de onun hakkında bir yazı kaleme alacaksanız durum pek fena.

 

“Ben Witcher’ım. Yapay olarak yaratılmış bir mutant. Para karşılığında canavar öldürürüm. Anne babaları bedelini öderlerse çocukları korurum. Parasını Nilfgaardlı anne babalar öderlerse Nilfgaardlı çocukları da korurum. Dünya harap olsa bile –ki bunu hiç sanmıyorum– bir canavar beni öldürünceye kadar bu dünyanın harabeleri üzerinde canavar öldürmeyi sürdürürüm.

Bazen bir kitabı bitirdiğinizde hakkında ne söyleyeceğinizi bilemiyor, uzun süre etkisinde kalacağınız aşikar bir yolculuğun sonuna geldiğinizin gayet farkında olup, bir süre susmak istiyorsunuz.

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.