Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Zor yolların arabeskleştirilmemiş bir gün dökümü



Toplam oy: 210
Joyce Johnson // Çev. Aydın Çavdar
Ayrıntı Yayınları
Joyce Johnson, kazıyor, kazıyor… Tam bir edebiyat arkeolojisi. Pür dikkat, neredeyse Kerouac’ın her bir kelimesinin ardına ayrı ayrı bakıyor.

En çok hangisi Jack Kerouac: Bir Beat prensi mi? Cinselliği, alkolle ilişkisi, “kötü” davranışları ile düşmüş bir melek mi? Aziz mi, manik depresif mi? Bir odada yapayalnız yazan bir adam mı sadece? Lowell Halk Kütüphanesi’nden kucak dolusu kitapla evine dönen çocuk mu hâlâ? Hiçbir zaman ulaşamayacağı evi nerede Kerouac’ın?

 

Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı’nı 1951 yılı Kasım’ında bitiriyor Joyce Johnson. Kerouac, Visions of Cody’nin giriş bölümlerini yazarken yani. Zirvedeyken. Çöküşünü, arabeskini başka karaağızlara bırakıyor, Johnson. Kerouac’ın günlük hayatta da bir dönem arkadaşı olmasına rağmen, mevzuları hiç magazinleştirmiyor, bir edebiyat sosyoloğu gibi yazarın kitaplarıyla, yaşadıklarıyla, çevresi ile mesafesini koruyor hep.  

 

Melankoli bulutlarıyla, Kerouac’ın ilk romanı The Town and the City’nin ardındaki gölgelere bakıyor önce Johnson. Roman ile Kerouac’ın gerçek hayatı arasındaki izdüşümlere ışık tutuyor. Evsizlik değil, tüm geçmişini sırtında taşımak Kerouac’ınki. Kaybedilmiş bir kardeş değil, ömür boyu sürecek bir maskeli suçluluk. O kadar fazlasını hatırlıyor ki Kerouac. Göl gibi bir hafıza ile geçmişini sürüklüyor sürekli. Yalan yanlış aynalarda egosu defalarca parçalara ayrılıp yeniden inşa edilecek. Güvendiği zaferler, yenilgilere dönüşecek. O zamanlar yoğun olan salgın hastalıklar sebebiyle ölüm dolu çocukluklar, hiç peşini bırakmayacak.

 

Kaybedilen dişler, yakılan mumlar… Toprağa gömülenler geri gelmez. Joyce Johnson, kazıyor, kazıyor… Tam bir edebiyat arkeolojisi. Pür dikkat, neredeyse Kerouac’ın her bir kelimesinin ardına ayrı ayrı bakıyor. Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı’nı okumanız için Kerouac külliyatını okumuş olmanız gerekmiyor. Johnson, yollara öyle güzel işaretler, ekmek kırıntıları bırakıyor ki.

 

Hayata ters ayakla başlayanlar, tuhaf diller konuşanlar. Hem bu kadar yakın hem de aynı anda bu kadar uzak. Sınır çizgisi her zaman Kerouac’ın elinde.

 

Dikenli yasak bölgeler

 

Jack Kerouac, 17 yaşına geldiğinde 11 farklı evde yaşamıştı! Kimden/neden kaçıyorlardı? Bu kadar sık taşınmalar. Yabancı duvarlar, tavanlar, rüyalar. Kasıtlı unutkanlıklar. Mümkün mü?

 

Kırmızı tuğlalı fabrikalar ve depolarda, kırmızı neonların peşine; işten işe, mahalleden mahalleye göçüyor Kerouac ailesiyle… Kendi Fransızca imgeleri vesilesiyle yeniden şekillendirdiği İngilizcesi ile iki dil, iki dünya, iki hudut arasında oradan oraya savrulacak. St. Louis de France’ta aldığı 4 yıllık Katolik eğitim, sözcüklerin sesini duyan bu fazla hassas çocuğu nerelere taşıyacak? Seslerle ve ritimle hareket eden bir hayal gücü, hatalarının değerini anlamasına imkan verecek mi?

 

Zor eşikleri hayatı boyunca sürecektir Kerouac’ın. Üniversiteye New York’ta mı, yoksa Boston’da mı gidecek? Ailesi genç Jack için planlar yaptıkça, o bambaşka güzergahları seçecektir. Gönlü Columbia’ya gitmek ister mesela. İlk aşkının derin sularında, gençliğin kesif rüyalarında, köhne bilardo salonlarında Jack ne kadar nefes alabilecek? Bedenlerin telli, dikenli yasak bölgeleri, evliliklerin meçhul intiharlarının korkuları, oyuncak kırığı kalpler… Jack’in kalbi tam olarak kaç parça?

 

Bazı yazlar çok uzun sürer

 

Köprü korkuları, büyükşehir sanrıları süredursun; Kerouac’ın peşine, sürükleyici uzun metraj bir film gibi takılıyoruz. Sağlam yapılı, fakir, “rahatsız edici derecede” yakışıklı, başka bir dünyadan gelmiş bir sporcu Jack artık. Üstelik çok kitap okumuş!

 

Joyce Johnson’ın içten anlatımı sayesinde, delikanlı Jack ile birlikte çekinerek oturduğu yemek masalarında, genç yazarın hissettiği çekingenlik olduğu gibi bizlere de geçiyor. Sokak, devasa bir “oda”dır Jack için. Hissettiği kasaba-şehir gelgitleri ile bulutsuz yıllarının sonlarına yaklaşırız.

 

Sebastian Yazı gelir sonra. Ekmek, sigara ve kahveyle beslenen genç yazarlarla, varoş semt otellerine, penceresiz buz gibi tavan aralarına gideriz. Kerouac’ın labirentlerinde kaybolur gibi olduğumuzda, Johnson hemen elimizden tutuyor, düşmüyoruz. Parçalar dağıldıkça, kabuklar kırılacak. Güneşi beklerken elbette büyük rüyalar görülecek. Bazı yazlar, çok uzun sürer ya, yine de bitiyor.

 

Kerouac’ın ruhundaki sert kasaba çocuğu ve hassas sanatçı düellosu sürdükçe Johnson’ın bir dedektif gibi iz peşine düşmesinin niteliği değişiyor. Dersini çok iyi çalışmış ve neredeyse emin olduğu hususlarda dahi peşin hükümlere, önyargılara, popüler jargonlara hiç yüz vermiyor. Okurun her zaman bir açık kapısı kalıyor.  



Ruhundaki Freud savaşları

 

Jack’in göçü hiç bitmiyor. Benzin depoları, trafikli ve kırmızı tuğlalı, çirkin binalı kentlerden kentlere… Kerouac ömrü boyunca ikiliklerle yürüyecek hep kendi yollarını. Bedeni, ruhunun peşine uçuşup yolların izini sürecek. Hiçbir düzen, çerçeve, rutin bu sıra dışı yazarın üzerine oturamayacak, her çerçeveye eğreti, her tekrara aykırı. Tam bir sözleşmenin hudutları içerisinde geniş zamanlı cümleler kurabilecek bir yaşama biçimine yaklaştığında, her şeyi olduğu gibi bırakıp Güney’e vuracak kendini. Asla varamayacağı, imkansız evine…

 

Hiçbir yorgana sığamayan, hiçbir oyunda sabit kalamayan biri Jack Kerouac. Fazla, eksik, kıyafetler bir türlü tam gelmiyor, idare etmiyor. Diğerlerinin maskeleriyle günü, haftayı geçirmiyor. Gözü hep bir başka yolda. Sürekli bir ipin üzerinde, tedirgin bir balerinin kıyısında. Diğerlerinin ışıkları Jack’i aydınlatmıyor hiç. Kendi yürüyüşü ile bir beden dolusu cam kırığıyla, bir kalp dolusu iğneyle kendi dansını yarattı, Kerouac. Ruhundaki Freud savaşlarının içini dışına çevirmeyi bildi, diğerlerinin sularında yüzmedi.

 

Diğerlerinin sınırlarından kurtulduğunda kanatlandığını keşfetti Kerouac. Ancak bu şekilde kendi topraklarının olabileceğini. Diğerlerinin ritminden dışarı çıktığında oksijen bulabileceğini. Yırtılmadıkça olmayacağını.

 

Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı, sıra dışı yazara objektif olarak yakından bakmak isteyenler için. Zor bir hayatın, zor yolların arabeskleştirilmemiş bir gün dökümü adeta. Ruhunun peşinde dolaşmaya çabalayan bir bedenin seyahat notları başka bir açıdan da. Kerouac’ın kitaplarından daha fazlasını görebilmek, bu bambaşka yazarın yol arkadaşlığına aday olabilmek için.

 

 


 

 

 

Görsel: Murat Miroğlu

 

 

 


 

 

SabitFikir arşivinden ek okumalar:


Kerouac gemide

 

"Bu acı bir gün işine yarayacak"

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir metin/heykel/resim/sinema filmi/tiyatro oyunu üzerine düşünmek, bu düşünmeyi bir metne dönüştürmek nasıl bir süreci göz önüne almak demek? Bu süreci yazıya dökerken, dökme hali için kelimeler her zaman yeterli olur mu? Bunu bir başka şekilde anlatmak mümkün mü? Cem İleri'nin E Evi'ni okurken bu sorular kafamın bir köşesinde hep dönüp durdu.

Havalar ısındı, çiçekler böcekler derken evlilik mevsimi geldi çattı. Binbir türlü hayallerle birçok çift, dünya evine girecekler. Zaman zaman düşünüyorum; bu kadar fazla kişi evlenirken, bir yandan da o kadar fazla evlilik yürümüyor. İşte tam da nedenlerini anlamaya çalışırken, yakın bir zaman önce, hayatıma bir çift giriverdi ve evliliğin nasıl yürüdüğü üzerine kafa patlatmamı sağladılar.

Bugün uluslararası bir şöhret sahibi olan Haruki Murakami, Rüzgârın Şarkısını Dinle’de yazarlığa adım atışının hikayesini anlatıyor. Kısa ve sıcak bir anlatı.

Roman ve öykülerinin yanı sıra nitelikli çevirileriyle de tanıdığımız Fuat Sevimay, bu kez Hep Kitap’ın “Atölye” serisinden, çeviriye ve çevirmenliğe dair bir kılavuzla karşımızda: Çeviri’Bilirsin!: Edebiyatın Gizli Kahramanlığı Hakkında Notlar.

Bir arkadaşımın arkadaşının anlattığı hikayede, kırklarına doğru bir sanat akademisinde çalışmaya başlayan, ilerleyen aylarda da öğrencilerin resim bilgisiyle kendi eksiklerini karşılaştıran bir memur yaşıyormuş. Bu görevli zamanla, işi hızlandırmak için ünlü tabloların kötü kâğıda basılı görüntülerini toplayan, topladıkça haletiruhiyesini dağıtan bir karaktere dönüşüyor.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.