Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Zor yolların arabeskleştirilmemiş bir gün dökümü



Toplam oy: 63
Joyce Johnson // Çev. Aydın Çavdar
Ayrıntı Yayınları
Joyce Johnson, kazıyor, kazıyor… Tam bir edebiyat arkeolojisi. Pür dikkat, neredeyse Kerouac’ın her bir kelimesinin ardına ayrı ayrı bakıyor.

En çok hangisi Jack Kerouac: Bir Beat prensi mi? Cinselliği, alkolle ilişkisi, “kötü” davranışları ile düşmüş bir melek mi? Aziz mi, manik depresif mi? Bir odada yapayalnız yazan bir adam mı sadece? Lowell Halk Kütüphanesi’nden kucak dolusu kitapla evine dönen çocuk mu hâlâ? Hiçbir zaman ulaşamayacağı evi nerede Kerouac’ın?

 

Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı’nı 1951 yılı Kasım’ında bitiriyor Joyce Johnson. Kerouac, Visions of Cody’nin giriş bölümlerini yazarken yani. Zirvedeyken. Çöküşünü, arabeskini başka karaağızlara bırakıyor, Johnson. Kerouac’ın günlük hayatta da bir dönem arkadaşı olmasına rağmen, mevzuları hiç magazinleştirmiyor, bir edebiyat sosyoloğu gibi yazarın kitaplarıyla, yaşadıklarıyla, çevresi ile mesafesini koruyor hep.  

 

Melankoli bulutlarıyla, Kerouac’ın ilk romanı The Town and the City’nin ardındaki gölgelere bakıyor önce Johnson. Roman ile Kerouac’ın gerçek hayatı arasındaki izdüşümlere ışık tutuyor. Evsizlik değil, tüm geçmişini sırtında taşımak Kerouac’ınki. Kaybedilmiş bir kardeş değil, ömür boyu sürecek bir maskeli suçluluk. O kadar fazlasını hatırlıyor ki Kerouac. Göl gibi bir hafıza ile geçmişini sürüklüyor sürekli. Yalan yanlış aynalarda egosu defalarca parçalara ayrılıp yeniden inşa edilecek. Güvendiği zaferler, yenilgilere dönüşecek. O zamanlar yoğun olan salgın hastalıklar sebebiyle ölüm dolu çocukluklar, hiç peşini bırakmayacak.

 

Kaybedilen dişler, yakılan mumlar… Toprağa gömülenler geri gelmez. Joyce Johnson, kazıyor, kazıyor… Tam bir edebiyat arkeolojisi. Pür dikkat, neredeyse Kerouac’ın her bir kelimesinin ardına ayrı ayrı bakıyor. Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı’nı okumanız için Kerouac külliyatını okumuş olmanız gerekmiyor. Johnson, yollara öyle güzel işaretler, ekmek kırıntıları bırakıyor ki.

 

Hayata ters ayakla başlayanlar, tuhaf diller konuşanlar. Hem bu kadar yakın hem de aynı anda bu kadar uzak. Sınır çizgisi her zaman Kerouac’ın elinde.

 

Dikenli yasak bölgeler

 

Jack Kerouac, 17 yaşına geldiğinde 11 farklı evde yaşamıştı! Kimden/neden kaçıyorlardı? Bu kadar sık taşınmalar. Yabancı duvarlar, tavanlar, rüyalar. Kasıtlı unutkanlıklar. Mümkün mü?

 

Kırmızı tuğlalı fabrikalar ve depolarda, kırmızı neonların peşine; işten işe, mahalleden mahalleye göçüyor Kerouac ailesiyle… Kendi Fransızca imgeleri vesilesiyle yeniden şekillendirdiği İngilizcesi ile iki dil, iki dünya, iki hudut arasında oradan oraya savrulacak. St. Louis de France’ta aldığı 4 yıllık Katolik eğitim, sözcüklerin sesini duyan bu fazla hassas çocuğu nerelere taşıyacak? Seslerle ve ritimle hareket eden bir hayal gücü, hatalarının değerini anlamasına imkan verecek mi?

 

Zor eşikleri hayatı boyunca sürecektir Kerouac’ın. Üniversiteye New York’ta mı, yoksa Boston’da mı gidecek? Ailesi genç Jack için planlar yaptıkça, o bambaşka güzergahları seçecektir. Gönlü Columbia’ya gitmek ister mesela. İlk aşkının derin sularında, gençliğin kesif rüyalarında, köhne bilardo salonlarında Jack ne kadar nefes alabilecek? Bedenlerin telli, dikenli yasak bölgeleri, evliliklerin meçhul intiharlarının korkuları, oyuncak kırığı kalpler… Jack’in kalbi tam olarak kaç parça?

 

Bazı yazlar çok uzun sürer

 

Köprü korkuları, büyükşehir sanrıları süredursun; Kerouac’ın peşine, sürükleyici uzun metraj bir film gibi takılıyoruz. Sağlam yapılı, fakir, “rahatsız edici derecede” yakışıklı, başka bir dünyadan gelmiş bir sporcu Jack artık. Üstelik çok kitap okumuş!

 

Joyce Johnson’ın içten anlatımı sayesinde, delikanlı Jack ile birlikte çekinerek oturduğu yemek masalarında, genç yazarın hissettiği çekingenlik olduğu gibi bizlere de geçiyor. Sokak, devasa bir “oda”dır Jack için. Hissettiği kasaba-şehir gelgitleri ile bulutsuz yıllarının sonlarına yaklaşırız.

 

Sebastian Yazı gelir sonra. Ekmek, sigara ve kahveyle beslenen genç yazarlarla, varoş semt otellerine, penceresiz buz gibi tavan aralarına gideriz. Kerouac’ın labirentlerinde kaybolur gibi olduğumuzda, Johnson hemen elimizden tutuyor, düşmüyoruz. Parçalar dağıldıkça, kabuklar kırılacak. Güneşi beklerken elbette büyük rüyalar görülecek. Bazı yazlar, çok uzun sürer ya, yine de bitiyor.

 

Kerouac’ın ruhundaki sert kasaba çocuğu ve hassas sanatçı düellosu sürdükçe Johnson’ın bir dedektif gibi iz peşine düşmesinin niteliği değişiyor. Dersini çok iyi çalışmış ve neredeyse emin olduğu hususlarda dahi peşin hükümlere, önyargılara, popüler jargonlara hiç yüz vermiyor. Okurun her zaman bir açık kapısı kalıyor.  



Ruhundaki Freud savaşları

 

Jack’in göçü hiç bitmiyor. Benzin depoları, trafikli ve kırmızı tuğlalı, çirkin binalı kentlerden kentlere… Kerouac ömrü boyunca ikiliklerle yürüyecek hep kendi yollarını. Bedeni, ruhunun peşine uçuşup yolların izini sürecek. Hiçbir düzen, çerçeve, rutin bu sıra dışı yazarın üzerine oturamayacak, her çerçeveye eğreti, her tekrara aykırı. Tam bir sözleşmenin hudutları içerisinde geniş zamanlı cümleler kurabilecek bir yaşama biçimine yaklaştığında, her şeyi olduğu gibi bırakıp Güney’e vuracak kendini. Asla varamayacağı, imkansız evine…

 

Hiçbir yorgana sığamayan, hiçbir oyunda sabit kalamayan biri Jack Kerouac. Fazla, eksik, kıyafetler bir türlü tam gelmiyor, idare etmiyor. Diğerlerinin maskeleriyle günü, haftayı geçirmiyor. Gözü hep bir başka yolda. Sürekli bir ipin üzerinde, tedirgin bir balerinin kıyısında. Diğerlerinin ışıkları Jack’i aydınlatmıyor hiç. Kendi yürüyüşü ile bir beden dolusu cam kırığıyla, bir kalp dolusu iğneyle kendi dansını yarattı, Kerouac. Ruhundaki Freud savaşlarının içini dışına çevirmeyi bildi, diğerlerinin sularında yüzmedi.

 

Diğerlerinin sınırlarından kurtulduğunda kanatlandığını keşfetti Kerouac. Ancak bu şekilde kendi topraklarının olabileceğini. Diğerlerinin ritminden dışarı çıktığında oksijen bulabileceğini. Yırtılmadıkça olmayacağını.

 

Jack Kerouac’ın Yalnız Hayatı, sıra dışı yazara objektif olarak yakından bakmak isteyenler için. Zor bir hayatın, zor yolların arabeskleştirilmemiş bir gün dökümü adeta. Ruhunun peşinde dolaşmaya çabalayan bir bedenin seyahat notları başka bir açıdan da. Kerouac’ın kitaplarından daha fazlasını görebilmek, bu bambaşka yazarın yol arkadaşlığına aday olabilmek için.

 

 


 

 

 

Görsel: Murat Miroğlu

 

 

 


 

 

SabitFikir arşivinden ek okumalar:


Kerouac gemide

 

"Bu acı bir gün işine yarayacak"

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Murakami'nin Türkçedeki son öyküsü Fırın Saldırısı, Murakami sevenleri sevindireceğe benziyor. Müellifin aynı tema üzerinde farklı zamanlarda yazdığı iki öyküden ve öyküye eşlik eden harika illüstrasyonlardan müteşekkil olan bu kitap, yalnız Murakami'yi halihazırda takip edenler değil, yazarın geniş külliyatına başlamaktan çekinenler için de ilgi çekici bir okuma vaat ediyor.

Bütün kitapların harf üzerine harf eklenerek yazıldığı bilinir. Yazılan her cümle, o kurgu eserde bir gerçeklik yaratır; olanlar ve olacak olanlar kağıda dökülür.

Hikaye anlatıcılığına kafa yoran, hikayenin edebiyatın türcü doğasının ötesinde, gündelik hayatın tam da ortasındaki esaslı yeri üzerine düşünen her türlü esere merakım büyük. Hikaye olmasaydı, dünya nasıl bir yer olurdu? Yeryüzünde cereyan eden herhangi bir şey, hikaye edilmeseydi neye benzerdi?

Kendinizden emin olarak aldığınız hayati bir kararın eşiğinde, sizi o kararı almaya iten geçmişinizin bambaşka bir gerçekliğe sahip olduğunu öğrendiğinizi düşünün. Üstelik bu gerçekliği bir türlü aslına ulaştıramıyorsunuz, çünkü bilinciniz, size oynadığı oyunlarla onu sürekli değiştiriyor... Hâlâ aynı kararı alır mıydınız?

Kahraman Kara yirmi dokuz yaşında; çevirmen, bir yandan editörlük ve redaktörlük de yapıyor. Tarlabaşı’nda yaşıyor. Liste hazırlama hastalığından mustarip Kahraman Kara’nın günleri senelerdir uğraşmakta olduğu “İstanbul Kitabı” için çalışarak geçiyor. Reklam yazarı sevgilisi Elif’le, iş çıkışı buluşup yemek yiyip film izledikleri, pek de tutkulu olmayan bir ilişkileri var.

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.