Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Fikri Sabit

Fikri Sabit

Türkiye giderek üzücü bir habere dönüşüyor



Toplam oy: 0
Şairler, Türkiye'de yaşanan kadın cinayetlerine, hızla artan erkek şiddetine dikkat çekmek için bir şiir yazmışlar.

Kadının yaratıcı gücünün, doğurganlığının önüne geçmek için yazılan bütün hikayelerde erkeğin kadını ve kendisini öldürüp kendisini kendisinden yeniden doğurması var. Âdem Havva’yı kaburgasından yaratıyor, Athena babasının kafasından doğuyor. İsa, kadınlardan doğup berbat ettiğimiz bu hayat için ölümü ve yeniden doğuşu müjdeliyor. Deli Dumrul’un yaşaması için karısının kendi isteğiyle ölmesi gerekiyor. Erkeğe kadından doğmak yetmiyor; erkek ölmek ve erkek bir tanrıdan yeniden doğmak istiyor. Hikayeler kötücül, kulağımıza fısıldıyor. Ölmek isteği işte tam buradan geliyor, bu istekle öldürüyor öldürüyor öldürüyor… Doğumla elinden alınan gücün bedelini her an kadına ödetiyor. Ne bitmek bilmez bir intikammış!  

 

 

Aslı Serin soruyor şiirde Birhan Keskin’e “Kadınların kaburgadan yapıldığına/ kadınlara bile inandıran neydi Birhan?” Bir hikayeyi ancak bir başka hikaye bozabilir çünkü. Çünkü cevabı ancak Birhan Keskin verebilir, cevabı şiir, şairler ve edebiyat verebilir. Bir acı, ancak yazılmaya başlandığında iyileşebilir, bir acı ona ancak şairler ağlıyorsa şifadan, çözümden medet umabilir. Uzun zamandır pek çok şey yazılıp çiziliyor, duyarlık Özgecan cinayetinden sonra en yüksek noktasına varıyor, ama bu kakafoni içinde bizi en çok etkileyen söz, Aslı Serin ve Birhan Keskin’den geliyor. Şairler, Türkiye’de yaşanan kadın cinayetlerine, hızla artan erkek şiddetine dikkat çekmek için bir şiir yazmışlar. Erkek şiddetinin dikkat çekmesinin çok ama çok ötesine geçtiğimiz bir zamanı yaşıyoruz şimdi. Şimdi yaşadığımız, erkek şiddeti karşısında hissettiğimiz dipsiz, kopkoyu bir dehşet. Ve bu dehşetle nasıl baş edeceğimize dair etekleri tutuşturan bir arayış.  

 

Erkek şiddeti, politik bir şiddet şüphesiz. Bunun karşısında kadının savaşçı ve dirençli ruhunu çağırmanın tam sırası. Evlere kapanmanın vakti geçti diyor şairler. Kadını, ne olursa olsun sokağa çağırıyorlar.  Bize anlatılan kadim hikayelere artık inanmamamız, kendi hikayelerimizi yazmamız gerektiğini ima ediyorlar. Belki de o yüzden üzgünüz ama yasta değiliz, diyorlar. Belki o yüzden hiçbir devletten ve saraydan adalet beklemiyoruz, diyorlar. Hikayeyi değiştirmeye başlıyorlar. Kendinden olan, kendinden bir başkasını doğuran kadının hikayesini yazmaya çalışıyorlar. Sözle verilen, sözle alınır çünkü.

 


 

* Görsel: Seda Mit

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Neyin geçiş zamanları onu da anlamadım, bir şeyin geçtiği yok ki, keşke geçse, yerimizde sayıyoruz, nerdeyse başlangıçtan beri.

50%
50%

Gerçekten pratik, geçmiş olsun.

33%
67%

Galiba siz olaya biraz daha teorik bakıyorsunuz, bense pratik. İki taraf olarak da kendimizce haklı olduğumuzu düşünüyorum. Bu arada, Fikri Sabit'in bahsettiğini söylediğim "ilginç zamanlar" tamlaması "geçiş zamanları" anlamındaydı, o yazıyı okumadığınızı sanıyorum; yoksa zamanların hepsinin ilginç olduğuna bir sözüm yok.

50%
50%

Başkalarına sevgili derken biraz çekinirim,daha sonra hayal kırıklığı yaşarım diye, onlar da hiç utandırmazlar, sağolsunlar, hayal kırıklığımı yaşarım, umarım sizin için öyle olmam, belki de olabilirim, sonuçta insanım. Rahmetli annem dil boğum boğum olmalı, çok düşünüp az konuşmalı derdi ve okuma, yazma bilmezdi, - belki de kitapsız bilendi - onun için kimin ne kadar olgun ve yetkin olduğunu bilebilecek yetenekte değilim, çok kapsamlı - bir çeşit gayya kuyusu -. İlginç zamanlara gelince biraz dünya tarihi bilen, zamanların hep ilginç olduğunu da bilir, ama, sonuçta insanın tarihidir ve yapacak bir şey olmadığını da bilir, bugünden dünün tarihini eleştirmek de sorunlarımızı çözmez, olan olmuştur, ileriye bakmaktan başka çare de yoktur, onun için suçlama kültüründen, anlama kültürüne geçiş yapabilsek, belki hepimiz için daha hayırlı olur, umut etmek de hakkımız olmalı. Sağlıkla.

33%
67%

Sayın Biçim, kuşkusuz küçük bir nedene dikkat çekmek istemişsinizdir, çok daha temel sorunlar dururken, mesela, insanın başkalarının hatalarında kendini temize çekmesi gibi, bir türlü özeleştiri yapamayan bizler başkasını suçlarken çok cömertizdir, bu liderler, şairler, yazarlar, kamu yöneticileri, özel sektör yöneticileri vs. linç kültürümüz de hiç bitmeden sürer, hiçbir şey yapamasak, anlamaktan, ya da en azından çabalamaktan çok eleştiririz, bizim ne kadar hatasız olduğumuz iyice anlaşılsın diye, ama, hiç sormayız, nerde büyüyor bu çiçekler, ülke mi, dünya mı yoksa hepsi birden mi, öyle veya böyle, sonuçta fiili bir durum var, belki kendimizden başlasak daha kolay olurdu, ama, umutlu olabilir miyiz, onu da zaman gösterir. Eğer küçük sebeplerden başlayıp diğerlerini - bilerek, bilmeyerek - görmezden gelmişsek - mesela zaten az okuyan bir toplumda, suçlu olarak yazar göstererek, sanki herkes harıl harıl okuyor ve hepsi de Bukowski,ve hemen de anlıyorlar ne olduğunu, hiçbir şeyi kolayca anlamazken, epeyce yapısal bir yatkınlık var demek ki - insan sorunlarından biri olan - iyiniyete - inanmakta güçlük çekebilirsiniz, yanlış anlamayı da küçümsemiyorum. Sağlıkla.

50%
50%

Bu biraz karmaşık bir konu aslında sevgili Omron. Dediklerine katılmıyor değilim ama takdir edersin ki bırak düşünsel yetkinliğe ve olgunluğa erişmeyi, birbirimizi linç etmek için sebep arayan bir toplumuz, ne olursa. Fikri Sabit'in bir yazısında okumuştum; bir uzak doğu kültüründeki "ilginç zamanlarda yaşayasın" deyişine. Sanırım biz de sözkonusu "ilginç zamanlar"da bulunuyor olabiliriz. Bu durumda kültürümüze hitap etmeyen, yabancısı (ardından hayranı; R. M. Ekrem'lerin de işaret ettiği hanidir) olduğumuz bir edebiyatın (söylediklerimin yanlış anlaşılmaya müsait olduğunun farkındayım, ki siz de yanlış anlamışsınız çoktan, ama kelimelere takılmayıp ne anlatmak istediğimi anlamaya çalışırsanız bana hak vereceksinizdir, çok uzatmak istemiyorum) en azından bu koşullarda bize; eleştirel bakış açısından, düşünce yetisinden, hoşgörüden, empatiden yoksun, yazınsal eğitimini tamamlamadan görselliğe itilmiş bize zarar vereceğini ve ayırt edebilecek olgunlukta olmayışımız dolayısıyla bizi yanlış yönlendirebileceğini düşünüyorum. Bu edebiyatı tamamen ortadan kaldıralım demiyorum ya da tek bir yazarı hedef almıyorum (Bukowski'yi ilk akla gelen olduğu için örnekledim), hatta ne yapılması gerektiğini de söylemiyorum (ne haddime) sadece mevcut sorunun nedenlerinden birini -belki küçük belki büyük- işaret ediyorum.

50%
50%

Türkiyede ki ya da dünyada ki değişim veya kötüye gidiş, yeraltı edebiyatını sınırladık diye düzelmez, bu kadar çok boyutu olan bir konuyu - en az on madde girebilir -, tek bir nedenle açıklamak da yardımcı olmaz, artık dünya bu kadar iç içe yaşarken, kendi vahamda yaşarım lüksü de yok, herkes, herkesle bir şekilde yaşamın içinde karşılaşmak zorunda, okul, iş, ev ve ne derseniz, insan doğasının karanlık yönleri de, yazıldı diye ortaya çıkmadı, vardı ondan yazıldı, istediğimiz steril ortam keşke olsu, çok da güzel olurdu, ama, daha tespit yaparken eksik kalıyorsak, hayatımız nasıl tam olacak, insanın iktidar tutkusunu ve sonuçlarına hiç girmiyorum, sahip olma güdüsüne de, mal, mülk gibi, günümüzdeki tüketim çeşitliliğinde nasıl içinden çıkılacık, söz söyleyen çok da yapabilen pek yok, başka arazları da sıralasak konunun güçlüğü ve yazar suçlamanın kolaylığı anlaşılır.

50%
50%

Merhaba, bir şey sormak istiyorum, umarım size ulaşır; acaba hiç Charles Bukowski ve türevlerinin Türkiye gençleri üzerindeki etkisine dair bir yazı kaleme almayı düşündünüz mü? Size kadar geldi mi bilmiyorum ama benim gözlemlediğim kadarıyla bu adam ve gibilerinin özellikle liseli ve üniversitelilere etkisi küçümsenecek bir olgu değil. 80 sonrası Türkiye'nin unutkan ve umursamaz neslinin toprağına bir kürek de bu edebiyatın (?) oluşturduğu kinik ahlakın, umursamazlığın, nefretin, uyuşukluğun... attığını ve baskıya, zorbalığa karşı durabilecek beyinleri de körelttiğini düşünüyorum. Demek istediğim, bugün kadınlara yönelik şiddete, baskıya, tecavüze yönelik cılız sesin nedenlerinden biri de bu olabilir diyorum. Çünkü insanlar sosyal medyada Özgecan'ı tartışırken dışarda "kadınlarınları anlayamamış" (bkz: kaybedenler klübü) bir grup entelektüel geçinen yeraltı edebiyatı sever (sınırlandırmak amacıyla Bukowskici diyelim) kendi aralarında "şu kıza tecavüz etmek isterdim" tarzı bir yarı-ciddi söylem oluşturabiliyor bazen (Bukowski okuyanlar ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaklardır, onun kitaplarında bu durumu teyit etmek için çok da derine inmenize gerek yok).
Yanlış anlamayın, sadece düşüncelerimi belirttim; umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir. Son olarak (büyük ihtimalle bu kısımdan sonra yazacaklarım yüzümden bu yorum onaylanmayacak, ama yine de belirtmek istiyorum; aksi halde beni şaşırtırsınız), İdefix tabanlı bir site olarak, genel olarak buradaki yazarların düşüncelerini yazma konusunda çok da özgür olduğunu sanmıyorum. Bana sanki ele aldığınız herhangi bir kitabı olanca sevmeseniz ya da edebi niteliği hiç olmasa bile, diğer kitleyi de düşünüp o kitabın olmayan hünerlerini yazmak zorundaymışsınız gibi geliyor. Üstelik sadece bu da değil ama fazla uzattım. Eleştirel okur olarak buradaki meta kokusunu almadığımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

50%
50%

Yeni yorum gönder

Diğer Fikri Sabit Yazıları

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.

Eren Aysan, Hande Gündüz, Gaye Boralıoğlu, Şebnem İşigüzel, Menekşe Toprak ve Latife Tekin. Bu yıl hemen tüm edebiyat ödülleri kadın yazarlarımızın! Her şeyi bir yana koyup edebiyat adına ne kadar sevinçli bir yıl içinde olduğumuzu konuşacağız kanımca uzun bir süre.

Yaşar Kemal bir destandı, gözlerini hayata kapadı, hepimizin başı sağolsun. Şimdi bizim için, şimdi dilimiz, sözümüz, edebiyatımız için yas zamanı. Bu, Anadolu’nun, bu halkın yası. Şimdi dilden dile, sözden söze bir destan dolaşıyor içimizde. Yaşar Kemal, bir destandı, dünya üzerindeki son büyük destan anlatıcısıydı. Orta okuldan terk, “romancı olan ilk köylü” yazarımızdı.

Geçtiğimiz günlerde zaman bize nitelikli okurun kendi kendisinin eleştirmeni olması gerektiğini söylüyor demiştim.

Söyleşi

Ömer Durmaz ile söyleşi:


“Tasarım ve yaratıcılık artık herkesin ihtiyacı”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.