Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Çağdaş Erçelik ile söyleşi: Kuledibi'nde Dostoyevski


"Dostoyevski okudukça Türkçe edebiyatın ondan ne kadar etkilendiğini fark ettim. Sanki daha evvel okuduğum edebi eserlerin kaynağını keşfetmiştim. Bu, belki Rusya'daki toplumsal koşulların, belki de Rusya'nın Batı'yla ilişkisinin Türkiye'ye benzemesinden ötürüdür."

Çağdaş Erçelik ile söyleşi: Kuledibi'nde Dostoyevski

 

Mehmet ERKURT

 

Konu Dostoyevski olunca, heykeltıraş Çağdaş Erçelik’le bir sohbet kaçınılmazdı. Sanatçının 2014’te, Galeri Eksen’deki Dostoyevski adını verdiği kişisel sergisi epey ses getirmişti çünkü. Onunla İstanbul’da, Kuledibi Şimşir Sokak’ta, çalıştığı Kamayor Sanat Atölyesi’nde buluştuk. Nemli kil, soğumuş mermerit, kırık kireç kalıplar ve yontulmuş taşlar arasında, Dostoyevski’nin roman karelerinden mürekkep tablolarla çepeçevre bir ortamda, Dostoyevski’yi, heykeli, sanatı ve sanatçıyı konuştuk.

 

Raskolnikov

 

 

Dostoyevski’yi sizin gözünüzde öne çıkaran neydi?

 

Dostoyevski okumaya Suç ve Ceza’yla, lisede başladım. Okudukça da Türkçe edebiyatın ondan ne kadar etkilendiğini fark ettim. Sanki daha evvel okuduğum Türkçe edebi eserlerin kaynağını keşfetmiştim. Belki Rusya’daki toplumsal koşulların, belki de Rusya’nın Batı’yla ilişkisinin Türkiye’ninkine benzemesinden ötürü, Dostoyevski’nin Türkçe edebiyatçıları derinden etkilemiş olabileceğini düşünüyorum. Beni onun üzerine çalışmaya iten de yine bu yakınlık duygusuydu. Başka bir yazar yerine, onunla daha samimi ve doğrudan bir ilişki kurabileceğimi fark ettim.

 

Bu edebiyat sevgisi çocukluğunuza kadar uzanıyor mu?

 

Çok kitap okunan bir evde büyüdüm. Okumadığım zamanlarda hep bir suçluluk duygusu içinde olurdum. Hâlâ bu duygu beni takip eder. Kitaplarla duygusal bir ilişki geliştirdim. Onları kutsal nesneler olarak gördüm. Belki de bunun sonucu olarak sanatıma dahil oldular. Ayrıca, çocukluğumdan beri düzenli olarak mizah dergisi okuyorum. Büyük ihtimalle, sanatsal beğenilerimi mizah dergileri de fazlaca etkilemiştir. Heykel yaparken, bazı detayları; bir yüzü, bir eli çizerken Bülent Arabacıoğlu, Ergün Gündüz, Galip Tekin, Kenan Yarar, İlban Ertem gibi usta çizerlerin stilizasyon anlayışlarından ne çok etkilendiğimi fark ediyorum. 

 

Eserlerinizin illüstrasyona kayan bir yönü olduğunu söylesem, olumsuz bir yorumda mı bulunmuş olurum? Sanki illüstrasyonu sanat olarak görmeyen bir anlayış var...

 

İllüstrasyon, gerçekten de bir eseri yermek için hocalarımız tarafından bazen “sanat”ın karşısına konan bir kavram. Bir eseri “sanatsal“ bulmadıklarını söylemek için, “Bu illüstratif olmuş,” derler. Oysa, en önemli eserlerin bile illüstratif olduğunu görürüz. Michelangelo’nun Davut heykeli de bir illüstrasyondur mesela. Bütün Meryem Ana ve İsa heykelleri de İncil’in illüstrasyonudur. Resim de, heykel de bu illüstratif yönden bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla, bu zıtlığı doğru bulmuyorum. Ama kendimce oluşturduğum bir ölçüt de var bu konuda: Bir eser, yola çıktığı metinden bağımsız olarak da izleyiciyle iletişim kurabilmeli. Dostoyevski okumamış biri bile o eserin karşısında bir şeyler hissedebilmeli, Raskolnikov’dan yola çıkarak yarattığım cinayet sahnesine bakan kişi, o sahnenin metindeki halini bilmek zorunda olmamalı.

 

Pek çok uyarlama için de bunu söyleyebiliriz aslında. Okur, uyarlanmış bir sahneden “orijinale sadakat” bekler...

 

Evet, insanların bildiği, okuduğu karakterleri canlandırırken, genele yayılmış yargıları da mutlaka hesaba katmak gerekiyor. Ben de daha önce yapılmış illüstrasyonları, resimleri incelerim her zaman. Ancak ben karakteri canlandırmaktan ziyade atmosferi yaratmakla ilgileniyorum. Mesela sıradaki projem, Türk filmlerinde etkilendiğim sahnelerin bende bıraktığı duyguyu heykelin atmosferine yansıtmak.

 

 

Heykellerinizde dikkat çeken bir diğer yön de, kullandığınız malzemenin çeşitliliği. Klasik plastik sanatlar eğitiminde, kişisel üslup hangi aşamada görünür hale gelir?

 

Mimar Sinan Üniversitesi’nin heykel bölümünde öğrencilere kendi üsluplarını bulmaları yönünde de bir eğitim veriliyor aslında. Heykel sanatının temel prensipleri dahilinde öğrenciler özgün çalışmalar yapıyorlar. Kaldı ki, sanat eğitimi için okul çok kısa bir dönemdir. Sanatla uğraşan insan kendisini sürekli yeniden şekillendirir.

 

Bir söyleşinizde, eserlerinizi aceleyle, neredeyse panik içinde yarattığınızı söylemiştiniz. Sizi aceleye iten nedir?

 

Bu galiba benim karakterimle ilgili bir durum. Sükûnet içinde planlı programlı heykel yapan insanlara hep gıpta etmişimdir. Benimkisi daha ziyade bir boğuşma şeklinde oluyor. Saatlerce uğraşıp bir anda bozuyor, sonra bir panikle yeniden başlıyorum. Çok zorlu geçiyor çalışmalar benim için.

 

Sanatçılık zaten meşakkatli bir var oluş. Siyasi baskılar, ekonomik zorluklar. Ama siz, önceki söyleşilerinize de baktığımızda, sanat ve mutluluk arasında sıkı bir köprü kuruyorsunuz…

 

Büyük eserleri ortaya koyan sanatçıların çok büyük bir mutluluk içinde olduklarını düşünüyorum, demek daha doğru. Siyasi, ekonomik, toplumsal her türlü zorluğa rağmen sanat eseriyle kendini ifade edebilen kişi, dünyadaki en büyük mutluluğun peşindeki kişidir bence. Çünkü sürekli kendini yeniden üretebilir ve sonsuz kere bunu sürdürebilir. Bu yüzden, sanatçılar yaşlandıkça daha da üretken oluyorlar. Çalışma dışında kalan zamanlarını boşa geçiyormuş gibi görmeye başlıyorlar.

 

Bu mutluluğu vurgulamanız umut verici. Zira sanatçının yerinden edildiği bir ülkedeyiz...

 

Bir mahallede bir atölye açıldı mı, çok geçmeden bir başkası açılır yanına. Sonra bir diğeri… Çünkü sanatçılar genellikle bir arada gezer, birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bizde ise şöyle oluyor: Sanatçı önce mahalleyi keşfediyor, güzelleştiriyor ve çok geçmeden oradan kovuluyor. Çünkü emlak fiyatları artıyor. Bu durum yirmi yıl önce Kuzguncuk’ta yaşandı. Yeldeğirmeni, Asmalımescit, Balat ve Galata da aynı durumda. 

 

Ve sanatçının sanatını icra edebilmesi gitgide zorlaşıyor…

 

Özellikle de heykelde. Türkiye’de sanata bir ilgi varsa bile, heykel bu ilginin en gerisinde kalıyor. Heykeltıraşlar daha çok film sektörüne ya da tiyatroya geçiyorlar; sanat yönetimi ve dekor alanında çalışıyorlar. Televizyon dünyasında kaybolup giden ve mesleğinden kopan çok heykeltıraş var. Ressamlar deseniz, büyük oranda ajanslarda grafikerlik yapıyor ya da bilgisayar oyunu âlemine dalıyorlar. Bu sanatçılar her zaman, “Bir gün geri döneceğim,” ruh halinde olsalar da, kalpleri her zaman biraz kırıktır.

 

İnsancıklar





Toplam oy: 117

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

Emre Yavuz ve Sinan Ural ile söyleşi:


“İşin sırrı çizgi romanda ya da figürde değil, biriktirme tutkusunda.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.