Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Dilek Baştuğ ile söyleşi: Felsefe Olimpiyatları için "ısınma" okumaları


Dilek Baştuğ ile söyleşi:


Felsefe Olimpiyatları için "ısınma" okumaları

 

Ece KARAAĞAÇ

 


Temasıyla bu yıl felsefeyi selamlayan 35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuğu da Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi. Kuçuradi, felsefeyle sadece yetişkinlerin değil, gençlerin de ilgilenmesini sağlayan Felsefe Olimpiyatları’nın Türkiye’deki öncüsü aynı zamanda. “Bildik” olimpiyat oyunlarının bile yeterince ilgi görmediği Türkiye’de, Felsefe Olimpiyatları’nın durumunu merak ettik; gençlerin felsefeye ve özellikle de Felsefe Olimpiyatları’na ilgisini Haydarpaşa Anadolu Lisesi Felsefe Öğretmeni Dilek Baştuğ ile konuştuk.




Siz bir felsefe öğretmenisiniz ve benim de sizinle tanışıklığım bu sayede oldu. Hatta Haydarpaşa Anadolu Lisesi’ni temsilen Felsefe Olimpiyatları’na katılmıştık beraber. Katılımcılar ve yakın çevresi dışında Felsefe Olimpiyatları’nın Türkiye’deki bilinirliğinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bize öncelikle, Felsefe Olimpiyatları’nın ne olduğundan bahsedebilir misiniz biraz...

 

Türkiye Felsefe Olimpiyatları lise öğrencileri arasında, Türkiye Felsefe Kurumu tarafından 1996’dan bu yana 12 il merkezinde yapılıyor. Aslında Belçika’da yapılan son olimpiyattan (Aralık 2015) Türk öğrencilerin hem altın hem de bronz madalyayla dönmesi, “Dünya Felsefe Olimpiyatı”nın Türkiye’de bilinirliğine hatırı sayılır bir katkı sağladı. Yirmi yıldır dar bir izler çevrenin bildiği bu etkinliğin beklenmedik biçimde ülke gündemine yükselmesini sağlayan gençlerimizden bronz madalyanın sahibi İstanbul Robert Amerikan Lisesi’nden Kenan Sarp ve altının sahibi TEV İnanç Türkeş Lisesi’nden İhsan Barış Gedikoğlu’ydu. Aynı yıl ülkemizin başarısını iki madalyayla birden taçlandırması etkinliğin tarihinde azımsanmayacak bir durum.

 


“Olimpiyat” en başta sporla, yarışmakla ilişkilendirdiğimiz bir kavram ve esasında birinin diğerini (ya da takımların, diğer takımları) geçmesine dayanan son derece objektif ve “somut” bir değerlendirmesi var. Felsefe gibi oldukça subjektif ve “soyut” bir kavramı olimpiyat kavramıyla nasıl ilişkilendirebiliriz?


Olimpiyat, tanımı gereği yarış boyutunun yanı sıra sportmenlik/centilmenlik ve adanmışlık da içerir. Ölçme ve değerlendirme ise ölçüp değerlendirdiği alan öznel bile olsa kendi bilimsel/disipliner yöntemiyle nesnellik içerir; daha doğrusu içermesi gerekir. Ölçülebilirlik her zaman mümkün. Öte yandan kriterler ne denli nesnel olsa da uygulamada öznellikler de görülebilir. Örneğin bir ölçme değerlendirme kriteri olarak Türkiye’de ilk 10’a giren öğrenciler arasında yabancı dil avantajının öne çıkması bir haksızlık mı, değil mi diye düşünmüşümdür. Ancak öte yandan yabancı dil bilirlik ulusal düzeyde de önkoşul yapılırsa bu kez bu eksiğinden dolayı birçok öğrencinin olimpiyat ortamından daha baştan mahrum bırakılması söz konusu olur. Dereceye girmeseler bile olimpiyatlara hazırlanan ve bu ortamı deneyimleyen öğrencilerimin yaşadığı coşkuyu gözlemledim.


Peki o zaman Felsefe Olimpiyatları’nda nasıl bir değerlendirme kıstası gözetiliyor; bilgiye mi, yoksa yorumlama becerisine mi dayanıyor?


“Felsefe tarihinin temel problemleri ve kavramları hakkında bilgi”; “özgünlük, bağımsız düşünebilme yeteneği”; “ileri sunulan tezleri destekleyen ya da çürüten kanıtlar sunabilme”; “felsefe dilini doğru kullanabilme” ölçütleriyle olimpiyatlara hazırlanan öğrenciler ister istemez bir bilgi donanımına sahip oluyor. Bu donanımı içselleştirip kendi özgünlüğünü katabilenler de bir adım öne çıkıyor.


Mesela siz Felsefe Olimpiyatları’na katılacak öğrencinizi seçerken ne gibi bir yöntem izliyorsunuz?


İlk belirleyen, öğrencinin felsefeye ilgisi elbette. Birden fazla öğrenci bu etkinliğe ilgi gösterdiğinde olimpiyatların “felsefe nedir”; “ontoloji”; “epistemoloji”; “sanat felsefesi”; “toplum felsefesi”; “etik” gibi konularına ait alıntılar vererek birer makale yazmalarını istiyorum. Bence bir öğrenciyi “felsefeye yatkın kılan” temel öğe, özgür düşünceye ne kadar yatkın olduğu. Malum “tez-antitez-sentez” üçlemesi. Düşünce üretirken herhangi bir dogmanın etki alanından uzak kalmak birinci koşul. Şunu eklemeliyim: Ulusal olimpiyatta ilk üçe giren öğrencilerin okulları bir sonraki yıl ikişer katılımcı gönderme hakkı kazanıyor. Bunun dışında her okul bir öğrenciyle temsil ediliyor.


Deneyimlerden devam edersek; öğrencinizi Felsefe Olimpiyatı’na nasıl hazırlıyorsunuz? Olimpiyat sporcularının fiziksel kondüsyonuna benzer zihinsel bir kondüsyon edinmeyi mi gerektiriyor Felsefe Olimpiyatı’nda yarışmak? Bu süreçte öğrencinizle bir antrenörün sporcusuyla kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki mi geliştiriyorsunuz mesela?


Teknik açıdan bir benzerlik kurulabilir tabii. Bir yandan zihni diri tutmak, bir yandan da felsefe literatürünün temel kavramlarına hâkimiyetin egzersizlerini yapmak… Şu da var; eskiden ulusal bölüm için yaklaşık beş aylık bir zaman vardı. Son yıllarda ulusal seçim öne çekildi. Yurt dışına gidecek olana daha fazla zaman tanınması düşünülmüş olabilir. Öte yandan olimpiyat için umut vaat eden bir öğrenciye bir yıl önceden de “ısınma” okumaları yaptırılabiliyor bazen.


Türkiye’nin Uluslararası Felsefe Olimpiyatı’ndaki durumunu nasıl yorumluyorsunuz?


Önce gümüş, peşinden gelen altın ve bronz madalyaların, olimpiyatlarda sürdürülebilir bir başarı düzeyinin yakalandığının işareti olarak yorumluyorum. Daha doğrusu böyle olmasını diliyorum...


Bildiğim kadarıyla Uluslararası Felsefe Olimpiyatları’nda katılımcıların İngilizce, Almanca ve Fransızca dillerinden birini seçerek makalelelerini bu dilde yazmaları gerekiyor. Ayrıca katılımcının anadilini kullanarak makale yazması da yasak. Peki sonradan öğrenilen bir dilde düşünce üretmenin, felsefe yapmaya çalışmanın ne gibi zorlukları olur?


Kuşkusuz belli güçlükleri var. Ama terminoloji hâkimiyeti ve yöntem bilgisiyle aşılabilecek bir durum. Sonuçta düşünce insanlığın ortak mirası. Yine de anadilinde oturmuş bir felsefi terminoloji başka dillerde düşünce üretirken zihnin daha az zorlanmasını sağlıyor. Tıpkı anadilinde gramer bilgisini oturtmuşsan yabancı dil öğrenirken daha avantajlı olmak gibi.


Metis Yayınları ve Günışığı Kitaplığı’nın çocuklar için felsefe serileri var. Peki felsefe okur-yazarlığı ne zaman, ortalama kaç yaşında başlar? Çocukların düşünme ve soyutlama becerilerinin bu tür kitaplarla desteklenmesini nasıl yorumluyorsunuz?


Soyutlama yaşı belirliyor tabii. Buna ve bana göre üretici bir okuma 11-12 yaşında başlar. Çocuklara yönelik bu tür yayınların felsefeyi güler yüzlü yaptığını düşünüyorum.

 

 

 


 

 

 


Görsel: Ece Zeber




Toplam oy: 87

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

Kerem Yücel ile söyleşi:


“İyi bir fotoğraf her zaman kendini anlatabilir.”


Ece Karaağaç

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.