Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Ömer Durmaz ile söyleşi: “Tasarım ve yaratıcılık artık herkesin ihtiyacı”


Ömer Durmaz ile söyleşi:


“Tasarım ve yaratıcılık artık herkesin ihtiyacı”


Ece KARAAĞAÇ

 

Ömer Durmaz yalnızca bir grafiker değil, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde akademisyen kimliğiyle geleceğin tasarımcılarına da yol gösteriyor. Onu aynı zamanda hazırladığı İstanbul’un 100 Grafik Tasarımcısı ve İllüstratörü kitabıyla da tanıyoruz. Ömer Durmaz’la henüz eğitimli tasarımcıların olmadığı yıllarda kitap kapakları işini de üstlenen Babıali ressamlarını, grafik tasarımın geleneğini, şimdiki halini ve geleceğini konuştuk.

 


Öncelikle kitabınızla başlamak isteriz. İstanbul’un 100 Grafik Tasarımcısı ve İllüstratörü kitabınızla Türkiye’de basının “henüz yazılmamış” tarihine katkı sağlamak istediğinizi söyleyebilir miyiz?

 
Hatırlanacaktır, 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında, “İstanbul’un 100’leri” adıyla bir seri yayın projesi oluşturulmuştu; her biri 100 madde içeren 100 kitaplık bir dizi. İstanbul’un yazarlarının, şairlerinin, ressamlarının, sanatçılarının arasında grafik tasarımcılarının ve illüstratörlerinin de olması gerektiği düşünülmüş. Daha önce tarihsel süreçte toplu bakış sunan bir çalışma olmadığı ve mesleğin tanımı dönemlere göre değiştiği için kitabın editöryel çerçevesi zorluydu. Tek bir kitapta, üstelik “table-book” konseptiyle oluşturulmuş bir dizinin içerisinde tasarım tarihine dair tüm sorunları aşmak mümkün olamazdı; yine de fark yaratan sıra dışı bir yayın oldu. Çok ses getirdi; alana ilgiyi ve farkındalığı artırdı diye düşünüyorum. Kitabın mesele ettiği basın-yayın ressamlarının yani Babıali’nin, yaratıcı endüstrinin gelişimindeki önemi anlaşıldı.

 


Peki Babıali ressamları sanatçı mıydı, yoksa zanaatkar mı? Sanat kaygısından söz edebilir mi?

 


Tek bir kimlikten söz etmek zor. Üstelik çizgiyle iş yapan herkese “ressam” dendiği yıllar. Diğer yandan, herkesin her işi yaptığı dönemler. Dolayısıyla, iç içe girmiş daireler söz konusu. Gazete ressamlığı merkezde olmuş; gazeteler yayınevi gibi de çalıştığı için kitap ve dergilere de kapak yapmışlar. Dışarıya afiş ilan da hazırlamışlar. Dairelerin daha dışında hurufat dökümcüleri, çizgi romancılar dahi var. Birbirini doğurmuş, birbiriyle ilişkili bir mesleki öbekleşme bu aslında; tümevarırsak “yaratıcı endüstri” denebilir. Bu endüstri içinde zanaat, sanat, tasarım ve kültür bir arada birbirini var etmişler. İşini sanat olarak gören ve bu kaygıyı güdenler olmuş elbette; ancak ilk amaçları sanat yapmak değildi; gazetelerin, matbaaların gündelik görsel ihtiyaçlarına hızlı çözümler üretiyorlardı. “Makineler beklemez,” sözünü hatırlarsınız, bu söz ressamlara çok söylenirmiş, daha bitirmeden ellerinin altından çizimlerini çekerlermiş.

 

Kapak ressamları işin gizli kahramanı gibiler. Oysaki birçok ünlü ismin yolu düşmüş Babıali’ye. Akla gelen ilk isimler kimler?

 


Henüz eğitimli tasarımcıların olmadığı yıllarda, talebi karşılayanlar tablo resmi yapan sanatçılar/ressamlar olmuş. Bunun temelde dört nedeni var: Resimle yaşamanın pek mümkün olmadığı bir dönem; basın-yayın dünyasına çalışarak geçimlerini sağlamışlar. Basın-yayın ile kültür-sanat dünyasının yakın bağı var; zaten içinde oldukları bir ortamda çevrelerine iş yapmışlar. Kendi sözlerini söylemek için yayıncılığa girip içeriklerinin biçimini de üstlenmişler. Basın-yayının da baskın bir talebi var; bu işi yapabileceklerin becerisine başvurmuşlar. Bu süreçte Naci Kalmukoğlu, Nazmi Ziya Güran, İzzet Ziya Turnagil, Abidin Dino, Garabed Atamian gibi ünlü ressamlar da olmuş; Cevat Şakir Kabaağaçlı gibi yazar kimliğiyle öne çıkanlar da; Ayhan Işık, Öztürk Serengil gibi oyuncular da.

 

 

 

1800’lerden itibaren Avrupa’dan alınan klişeler kullanılmış daha çok; bir tür yeniden üretim söz konusu, sonrasında özgün işlere geçiliyor.

 

Osmanlı modernleşme sürecinde birçok şeyi Batı’dan almış, bunlar arasında Ahmet İhsan Tokgöz’ün Avrupa’dan getirdiği 3-5 çuval klişenin lafı mı olur; ustaları dahi gelmiş! Bugünkü anlamda sınırlar yok; ulus devlet anlayışı henüz yeni gelişiyor. Bu alışveriş normal karşılanıyor... İşin ekonomisi daha önemli. Hız kazanmak, içeriğe göre biçim oluşturmak için fazla zaman geçmeden ihtiyacı karşılayacak şartlar oluşmuş. Ebüzziya Tevfik gibi özgün ve özgür zihinler azınlıkta kalmış; araya giren savaşlarla, sürgünlerle, sansürlerle geleneğin önü kesilmiş. Gelişim dediğimiz şey bir anlamda etkilenme süreci: Daha önce klişesini aldığımız Batı’nın tarzını da almışız; Fransız, Alman, Amerikan, Polonya etkisi derken günümüz küresel etkilere gelindi. Dünün klişesi bugün internet.

 


Peki nasıl bir gelişim ve değişim olmuş?

 


Bugün, sınırlı bir çevrede de olsa, evrensel düzeyde işler yapılıyor. Ne var ki tasarım ve yaratıcılık artık herkesin ihtiyacı. Sokak satıcıları da tezgahı için bir şeyler yaptırıyor; ancak düşük bütçeli işler için hizmet veren yerler tasarım bilgisine sahip değiller. Eğitimleri yok, sosyal aidiyet ile kazanılan ortak estetik bilinç yok. Hep ithal etmişiz, tabana yayılmamış, altyapı oluşmamış, içselleştirilmemiş. Dolayısıyla sonradan görmelikle ya da cahil cesaretiyle oluşan bir kirlilik var. Görsellik bir yana, işin bir de iletişim boyutu var. Üstelik iletişim sorunu, estetik ya da yüksek bütçeli işlerde de karşımıza çıkıyor.

 


Babıali ressamlarının etkisinin 1990’lara kadar sürdüğünü belirtiyorsunuz kitabınızda. Sonraki yıllarda ise, ressamlar yerlerini tasarımcılara bırakıyor. Son örneklerden biri, Barış Bıçakçı’nın kitaplarında Ali Osman Coşkun’un soyut eserlerinin kullanılmasıydı mesela. Can Yayınları bile her kapakta bir tablo kullandıkları klasik tasarımlarından vazgeçip yeni bir biçim benimsedi. Ressamlar bu alandan çekiliyor mu?

 

“Kapak tasarımı”, basın-yayın ressamlarının elinde yükseldi. 1950’lerden itibaren çağdaş bir yola girdi, 1960-1970’li yıllardan itibaren olgunlaştı. Kapak tasarımları, günümüze gelinceye dek türlü grafik suretlere bürünüp nihayetinde evrensel bir dile kavuştu. Kapak tasarlayanların yüzü dünyaya dönük bir biçimsel çeşitlilik sergilediğini, dikdörtgen bir sınırlama içinde kitabı farklı boyutlara taşıdıklarını izliyoruz. Geray Gençer, Utku Lomlu, Füsun Elmasoğlu gibi tasarımcıların, Osmanlı’dan itibaren basılı kitapçılığın ilk ürünleriyle başlayan “kapak ressamlığı”nı çağdaş anlamda sürdürdükleri, dolayısıyla bu mirası sahiplenip geliştirdikleri düşünülebilir.


Kapakta bir ressamın eserinin kullanılması, yayıncıların hem hızlı çözüm üretmek hem de kitabı sanatla kutsamak istemeleriyle başlamış. Can Yayınları gibi yayınevleri bu yaklaşımı sahiplenip bir düzeye çıkartmışlar. Ancak zamanla zarf-mazruf ilişkisi kaybedilmiş, için dışı oluşturması gerektiği sorgulanır olmuş. Son dönemeçte ise, e-kitap, dünya kitap fuarları, yeni nesil yayıncılar, telif eserler vb yayıncılığı zorladı ve yeni bir yola girildi. Ezberlerin bozulması gerekiyordu. Yine de, bir tasarım kararı olarak, tasarımcının konsepti üzerinden ressamların eserlerine başvurulacak bir kitap dizisi vb yapılabilir elbette.
 

 

 

 


 

 

Görseller: Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın iki kitap kapağı; Fatmanın Günahı - Yalnız Kadın (1924)




Toplam oy: 99

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.