Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Üye Eleştirileri


Üye Eleştirileri

Gerçek macera gerçekleri görmek olur

Hülya Baygın
İmleç Kitap

Sene başından beri kitapçı raflarındaki yerini alan başı sarıklı sırtı kaftanlı genç adamı elime aldığımda kim olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Kitabın üzerinde hiç duymadığım bir yazar adı ve bir de yeşil gözleri çözemediğim derinlikteki manayla bakan genç adam! Sarığının üzerinde bende daha ilk anda alınyazısı çağrışımı yapan talihsiz hayat yorgunlarına ait olduğu fikrini uyandıran bir cümle: Saltanat bâki dirlerse bu yalandur.

Arka kapak yazısı ilgi duyduğum bir dönemden bahsediyordu. Lisedeki tarih derslerinde bir türlü içimin ısınamadığı tuhaf bir padişahtı benim için II. Bayezid. Fatih'in oğlu Yavuz'un babasıyken nasıl bu kadar sönük bir padişah olunabilir diye düşünüp dururdum çocuk aklımla. Dönemiyle ilgili belki yanlış ama daha çok eksik bilgilendirildiğimizi hissederdim. Çok sevdiğim ve bilgisine kesin güvendiğim tarih öğretmenime sorduğum sorulara ikna edici cevap hiçbir zaman alamamıştım. En fazla söylediği Fatih'in fetihlerinden sonra bazı kurum ve kuralların yerleşmesi için böyle bir sakinlik dönemine ihtiyacı olduğuydu devletin. Önümde ısrarla gerili duran sır perdesini aralamaya yaşımın yetmediğine karar vermiştim sonunda,  ama kuşkularımdan asla vazgeçmedim.

Günün birinde, tarih kitaplarına alınmayıp bizlerden saklanan -örnek alıp da anne babamıza isyankâr evlat olmayalım diye müfredata konmazdı herhalde- Karıştıran Savaşıyla karşılaşıncaya kadar. Ne akıllı bir çocuk olduğumla ilgili o gün bayağı gururlanmıştım kendi kendimle. Doğru iz üstündeydim ve eğitim sistemi bütün çabasına rağmen beni uyutamamıştı. Yıllar geçti. Dönemle ilgili birçok şeyi okudum öğrendim. Sonra bir gün eski bir kitabı karıştırırken yazarının üzülerek bahsettiği bir şehzadeyle tanıştım. Muhayyilesi güçlü bir yazar tarafından ne güzel bir roman olur bu zavallı şehzadenin hayatı diyordu. Muhayyilesi geniş yazar lazımdı çünkü şehzadenin yaşadığı bahtsızlıklardan başka elde fazlaca bir bilgi yoktu. Bir çerçeve çizilip bırakılmıştı tarihçilerce demek sadece. Şimdi ortasına resmi çizip yerleştirecek bir yazar lazımdı demek.

Hülya Baygın'ın "Şehzade"sini eve götürüp okumaya başladığımda yıllardır beklediğim kitabı tesadüfen satın almış olmakla duyduğum heyecanı sizlerle paylaşmak isterim. Demek lisedeki tarih ezberlerimizin atlatıp uyutamadığı bir başka kişi daha vardı benim gibi bu dünyada yaşayan ve işte merak ettiğim dönemi ince ayrıntılarla, zarif meraklarla süsleyip bir roman olarak çıkarabilmişti ortaya/sunabilmişti bizlere.

Üstelik son derece akılcı, mantıklı, insan doğasını çözmüş, önyargılardan ve zorlamalardan sıyrılabilmiş berrak bir bakış açısı, dupduru bir Türkçeyle yazıp edebi değeri olan cümlelerle zenginleştirmişti. Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Bu bir roman tabii ki ama vaktinde bana aradığımı veremeyen tarih kitaplarından çok daha fazlasını veriyor bence.

Tarih meraklılarının fakat öncelikle gençlerin hem II. Bayezid dönemi gerçekleriyle hem de Yavuz Sultan Selim'in gerçek yüzüyle benim kadar beklemeden tanışması dileğiyle yazıyorum bu yazıyı. Osmanlı'yı saçma sapan uydurmalarla bize takdim eden -bir nevi okuru saf yerine koyan- kandırmaca tarihi romanları sahipleneceğimize doğruların izini sürelim. Gerçekler uydurmaya gerek bırakmayacak kadar karışık ve heyecanlı. Şehzade'yi okursanız ne demek istediğimi bütün zevkiyle keşfedeceksiniz. Gerçek macera gerçekleri görmek olur.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Üye Eleştirileri Yazıları

Roman hakkında bir şeyler yazmak gerektiğinde “bizde” izlenen usul, çoğunlukla yazarın dünyası ve kendisi hakkında oluşmuş genel kanaat üzerinde kanat çırpmayı gerektirmeyen bir uçuşla yazarla (ya da politik olarak mahkum edilmiş bir yazarsa “çoğunlukla”) aynı gökyüzünü paylaştığı izlenimi veren satırlar arasında süzülmektir. Ne de olsa böyle bir usulde romanı okumak da gerekmez.

Kitabın ismindeki aşkı görünce hem ilgimi çekmiş hem de romantik bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitabı okumaya başlayınca hiç de öyle olmadığını görüp, bir günde okuyup bitirdim. Çok az kitapta yaşadığım o nefessiz kalmayı yaşadım. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza´sında ki çarpıcılığı hissettim. Tam evet tam bir aşk romanı! Aşkı en çarpıcı ve vurucu biçimde anlatmış.

Felsefe devrimsel değil birikimsel bir süreçtir ancak bu birikimli yapının bazı devrimcileri vardır. Marquis de Sade işte bu devrimci filozoflardan biridir, hatta en başta gelenlerindendir, çünkü de Sade dokunulması en güç şeye dokunmuştur, en büyük tabuyu devirmiştir.

'Hatıra' sözcüğü hep tek yumurta ikizi 'Hüzün'le gelir insanın aklına. Öyle ki, ne kadar hoş, ne kadar eğlenceli anlarınızı hatrınıza getirirseniz getirin, attığınız en şiddetli kahkahaların ardından çöküverir o hüzün üzerinize. Bir daha o günlere dönemeyecek olmanın hüznü. 'İstanbul Hatırası' da tam böyle bir kitap.

Christopher Priest’ın bol ödüllü fakat ülkemizde ancak film uyarlaması ile adını duyurabilmiş ve hala daha pek de okunmamış romanı bizi eğlencenin kanlı canlı olduğu zamanlara götürüyor.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.