“İçerdeki kedileriz biz. Yalnız dolaşamayan kedileriz ve bizim için tek bir yer var.”
Aslında tam olarak benim sayılmaz bahçemizi mesken edinen kediler. Eve girmelerine izin verseydim benim olurlar mıydı... şüpheliyim. Nedense sahiplenilemez gibi geliyor kediler bana. Kim bilir, belki de bundandır insana çok benzemeleri.
Ne diyorduk… “Ve bir de benim kedilerim var." Sabahları miyavlamalarıyla uyanıyorum: “Yemek vakti, kalk hadi artık!”
Balkona çıktığımda neşeyle birbirlerinin üzerinden atlayıp zıplayarak yerlerini alıyorlar. Elimde süt kasesi göremeyince geldiği gibi geri dönüyor bir ikisi küskün küskün. Kalanlar suçlayıcı bakışlarla bir özür bekliyor, en azından geçerli bir mazeret.
Mutfağa gidip sütü dolduruyorum, ekmekten kopardığım küçük parçaları süte bandırıp atmaya başlıyorum. Siyah benekli minik önüne düşen ekmek parçasını yemekle meşgul. Uzun gri tüylü yetişkin kedi, annesi olmalı; bir müddet yavruyu izledikten sonra kafasını bana doğru kaldırarak hafif bir mırıltı çıkarıyor. Bu selamlayışta küçücük de olsa bir teşekkür ya da minnet emaresi aramanın ne kadar yersiz olduğunu biliyorum. Anne kedi -tüm diğer sokak kedileri gibi- soylu ve mağrur bir tavırla gözdağı veriyor sanki. Yine de hatamı telafi ettiğimi düşünerek rahatlıyorum. Bu arada küskünler de ziyafete teşrif ediyor, belli ki biraz ötede dönmemi bekliyormuş oyuncular.
Ve her sabah tekrarlanıyor bu oyun, “(...) yemekten sonra huzur içinde kendilerini yalayarak binlerce yıl öncesine dayanan bir ritüeli yerine getiriyorlar. İşlerini bilen hayvanlar oldukları için yemeği başkalarının sağlamasını tercih ediyorlar... yani bazıları öyle yapıyor. Evcilleşmeyi kabul etmiş kediler ile etmemiş kediler arasında bir bölünme yaşanmış olmalı.” Bu bölünmede hangi cephede olurdu acaba bizim bahçenin kedileri? Ne tam olarak evcil oldukları söylenebilir ne de tam olarak vahşi oldukları. Kedi dünyasının aykırı çocukları... Burroughs onları tanısaydı kesin söyleyecek bir şeyler bulurdu.
Ahmet Ergenç tarafından Türkçeye çevrilen ve Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan İçerdeki Kedi, Beat Kuşağı'nın nevi şahsına münhasır yazarı William S. Burroughs'un son demlerine götürüyor okurları. Son on altı yılını beraber geçirdiği Ruski, Horatio, Fletch, Calico Jane ve diğerlerini birer “dost”, birer “ruhsal refakatçi”; kendisini de “görevi, melezleri ve mutantları (...) savunmasız bebeklik evresinde korumak” olan bir “muhafız” olarak nitelendiren Burroughs -deyim yerindeyse- hayatla olan bağını kedilerine yüklediği roller sayesinde sürdürüyor.
“Bu kitap; yazarın hayatının, kendisine kedilerin oynadığı bir sessiz sinema olarak sunulduğu bir alegoridir. Kedilerin birer kukla olduğunu söylemiyorum. Hiç de öyle değiller. Yaşayan, nefes alıp veren canlılar onlar ve insan ne zaman başka bir varlığa temas etse üzülüyor: Çünkü sınırları, acıyı, korkuyu ve nihayetinde de ölümü görüyor. Temasın anlamı budur işte. Bir kediye dokunduğumda bunu görüyor ve gözlerimden yaşlar aktığını fark ediyorum.”
İçerdeki Kedi dingin ve huzur dolu havasıyla Burroughs'un Junkie, Çıplak Şölen gibi kitaplarını okuyanlara ve onun tabu tanımaz, şiddet içeren, karanlık üslubunu bilenlere şaşırtıcı gelebilir. “3 Haziran 1982. Şu şen şakrak ‘kır evimi onarıyorum’ kitaplarından bir tane de benim yazmam lazım herhalde…” Bu itiraftan anladığımız üzere, yazarın kendisi de en az okur kadar şaşkın.
İçerikteki farklar bir kenara, İçerdeki Kedi, Burroughs severlerin alışkın olduğu -metnin bütünlüğünü kasıtlı olarak bozmaya dayanan- sıradışı anlatıma sahip. Burroughs bu kitapta, 1950'lerde Amerikan toplumun bağnazlığına ve orta sınıf ahlak anlayışına karşı ortaya çıkan Beat Kuşağı'nın simgesi sayılabilecek cut-up (kes-yapıştır) tekniğini kullanmış; birçok kitabında olduğu gibi. Okuru hâkim sınıfın dayattığı düşünce kalıplarından özgür kılmayı amaçlayan bu post-modern teknik, geleneksel değerlere olan inancın büyük ölçüde sarsıldığı 2. Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı sonrası dönemde birçok sanat dalında kullanılıyordu.
Tekrar İçerdeki Kedi'ye dönecek olursak, rüyayla gerçek arasında gidip gelen metnin doğrusal bir şekilde ilerliyor olmayışı okurun kendini metnin akışına bırakmasını kimi zaman zorlaştırabilir; fakat son cümleyi okuduğunuzda kitabı elinizden bir yapbozu tamamlamış olmanın ferahlığıyla bırakacağınıza eminim.
Sansür meselesi: Muzır neşriyat mı, edebi eser mi?
William S. Burroughs'un, 2011 yılında Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmasının hemen ardından hakkında soruşturma açılan Yumuşak Makine adlı kitabı Türkiye'de sansür tartışmalarının tekrar gündeme gelmesine neden olmuştu. Kitabın çevirmeni Süha Sertabiboğlu ve yayıncısı İrfan Sancı sanık sıfatıyla yargılanmış, kitabın edebi bir eser olduğunu ispatlamak ise bilirkişiye düşmüştü! Bilirkişi raporunda belirtildiği üzere; “Sonuç olarak Burroughs'un ‘Yumuşak Makine’ adlı romanı bir edebiyat eseridir. Ünü Amerika'nın sınırlarını aşan yazarın okurun cinsel dürtülerini harekete geçirmek yerine toplumsal eleştiride bulunduğu, cinsellik öğesi ile edebiyat dünyasında büyük yankı uyandıran yenilikçi anlatım tekniği de bu amaca hizmet etmektedir.” Neyse ki, cut-up üçlemesinin diğer iki kitabı Patlamış Bilet ve Nova Ekspresi yine Sel Yayıncılık tarafından ve aynı yıl içerisinde -dava henüz sonuçlanmamışken- sağ salim basılabildi.
“Dün gece rüyamda gri ve şeffaf vücudu insan ceninini andıran, çok uzun boyunlu bir kediyle karşılaştım. Kediyi kucaklıyorum. Neye ihtiyacı olduğunu ya da ihtiyacını nasıl karşılayacağımı bilmiyorum. Yıllar önce de rüyamda gözleri yuvalarından fırlamış bir çocuk görmüştüm. Çok küçüktü ama beraber yürüyüp konuşuyorduk. 'Beni istemiyor musun?' Yine, çocuğa nasıl bakacağımı bilmiyordum. Ama ne pahasına olursa olsun onu korumaya ve beslemeye kararlıydım!”
Görsel: Ola Liola
Yeni yorum gönder