Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

OdakYazar // Ayfer Tunç (II)




Toplam oy: 18
"Odak Yazar", IAN Edebiyat dergisinin alametifarikalarından biriydi. Ağırlıklı olarak üniversiteli gençlerin yazı ve söyleşileriyle, Türkçe edebiyatın günümüz temsilcilerine ve eserlerine bakışlarını yansıtması sebebiyle değerliydi. IAN Edebiyat'ın yayın hayatına son vermesiyle birlikte, bir anlamda bu proje de yarım kalmış oldu. Hazırda bekleyen ve yeni odak yazarlar belirlenerek yapılacak çalışmaların SabitFikir'de yayımlanması teklifini bu sebeplerle seve seve kabul ettik. (IAN Edebiyat sayfalarında okumaya devam etmeyi daha çok arzu ederdik elbette.)

“Hayatın Kendisi Bir Alıntıdır” *

 

“Biliyor musun ki iyi yaşanmış bir hayat hazinedir.” Ayfer Tunç’un Ömür Diyorlar Buna’sı, “iyi yaşanmış hayatlar”ın okura “iyi bir metin” ekseninde sunulması, başka coğrafyaların, tarihlerin, kültürlerin insanlarının hayatlarından yazıya aktarılmış izdüşümleridir. Kitap, Ayfer Tunç’un daha önce çeşitli mecralarda yayımlanmış yazılarından ve anı-hikâyelerden oluşmaktadır.


Ömür Diyorlar Buna’nın belki de en dikkat çekici özelliklerin biri, yaşananların zamanla bellekte aldığı biçimleri göstermesidir. Her hayat yazılmaya değer değildir, yazılanların da ne kadar başarıyla işlendiği tartışmaya açıktır. Üstelik kim olursa olsun, herkes geçmişini kendi düzeni etrafında biçimlendirebilir. İnsanoğlu nasıl ki baktığı açıya göre gördüğü şeyin anlattığı anlamı değiştirebiliyorsa, geçmişini de baktığı konuma göre değiştirebilir. İşte bu nedenle, bu tür metinler de her zaman dikkatle düşünülmesi gereken şeylere dönüşür. Oysa Ayfer Tunç’un burada yer alan bazı metinleri -daha evvel yayımladığını da düşünülürse- yaklaşım için önemli bir etkeni göz önüne serer. Metinlerin karşılaştırmalarında öne çıkan, metinlerin ne anlattıklarındaki değişiklikler değil, kurgusundaki ufak oyunlardır, ki Ayfer Tunç’un da yayımladığı roman kurgusunu bile daha sonra değiştirdiği göz önünde tutulduğunda buna şaşmamak gerekir.  Kurguları bu kadar önemseyen bir yazarın metni de bu yüzden daha da ilgi çekici olmaktadır.


Kitap, beş bölümden ve bunların içinde yer alan yazılardan oluşmaktadır. Bu beş bölüm de kendi içinde birbirine yakınlık göstermektedir. Kitabın düzenlenişi bu yaşantıyı sistematik bir okumaya açık bırakmaktadır. Tunç’un “Yedi Kadın”ının ne ifade ettiği, “Şehirden Sesler”de kulağına neyin çarptığını aktardığı, “Kitaplardan Doğanlar”ın düşündürdükleri ve diğerleri bunun anlamlı birer parçalarıdır.

 

“Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir.”  der Kierkegaard. İnsana geçmişte nelerin olup bittiğini ve bunların nasıl yorumlandığını biraz daha kavratmak için yaşantılar değerlidir. Zira hayatı kavramak, temel meselelerden biridir. Kavranmamış bir hayatın nasıl yaşandığı belirsizken bir de bunların nasıl yorumlanabileceğini öğrenmek isteriz. Şimdi, tam da kitapta yer alan geçmişe doğru baktığımızda, Tunç da bizi başka geçmişlere götürür. Metin böylece giderek genleşir ve cumhuriyetin başlarına kadar uzanan anılar işe karışır. Sözgelimi Doktor Manuk’un kütüphanesinde yer alan değerli kitaplar ve bunlar hakkında herkesin ağzında dolaşanlar, onu ararken tanışılan Şapkacı Arlet ve onun delidolu hayatı, ailesinin Atina’ya kadar uzanan serüveni, bir aktristin kısa yaşamı.

 

Ömür Diyorlar Buna’nın içinde okurun ilgisini çeken bir diğer önemli kısım “Kitaplardan Doğanlar”dır. Burda Ayfer Tunç’un kitapları nasıl kavradığını, kelimelerin ve isimlerin onun üzerinde nasıl çağrışımlar yaptığını, küçüklüğünden duymaya başladığı şâirlerle manevi ilişkisini görebilmekteyiz. Bir türlü keşfedilemeyen, kitap boyunca serüveni devam eden, Doktor Manuk’u düşündürten, Şapkacı Arlet’le tanıştıran, Beyoğlu sokaklarını arşınlatan “Narlı Bahçe”yle bu bölümün perdesi açılır. Ardından Bedri Rahmi’nin “ide ağacı”nı, gizlenen kitap Ses ve Öfke’yi, Yusuf Atılgan’ı buluruz karşımızda. Üstelik hikâyeleştirilerek çeşitli formlara sokulan bu metinler kitabın içinde ayrı bir kitap gibi de görülebilir. “Yaratıcımız Yusuf” parçası, metafiziki boyutuyla akla başka metinleri de getirir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyâları” gibi. Atılgan’ın ölümü dolayısıyla yazılan bu yazının düşünülüş biçimi diğer parçalardan bağımsızlığını hemen ilan eder. Türlerin nasıl birbirine dolandığını fark ettirir. Max Firsch ve Yusuf Atılgan ismi bu bölümde kendini belli eder.

 

“Herkesin bir masalı vardır, doğunca başlar, sürer, sürer…”  diye tanımlar hayatı Bayraşevski’lerin kızı Fatma. Onun, zamanını çok aşmış hayatı birçok hadiseye tanıklık etmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan cihan harplerine kadar pek çok hadiseyi içine alır. Yine aynı şekilde Nur Hanım ve onun piyanolarla ilişkisi de bir cumhuriyet kuşağı kızı için önem kazanır. Piyano, klişeleşerek cumhuriyetin müzik alanındaki devriminin metaforu hâline gelir ve Nur Hanım, doğunun küçük bir şehrinde bulduğu piyanodan zaman geçtikçe nasıl uzaklaştığını, aynı zamanda devrimlerden dönüşün de nasıl başladığını bu eksende anlatır. Daha doğrusu bunları Nur Hanım anlatmaz, metin hissettirir. Artık aktrist olmayan bir hanımefendinin hayatı, Nil Göncü’nün kısa ama Türk sinemasında yer edinecek kadar uzun yaşamı da farklı kuşakların izinde metni sürükler. Öyle ki kitap bir bütün olarak ele alındığında ülkenin kronolojik gelişim çizgisini de sunar.

 

Şehir kültürü, şehirden beklentiler, görsel zevklere yaklaşım ülkemizde sürekli bir değişim geçirmiştir. İşte bunların nasıl olduğu da irdelenmesi gereken ayrı bir konudur. Ayrıca, değişen ve yerleşen bu yeni yapıyı görmek de ayrı bir mesele. Eski, sessiz sedasız evlerin yerini apartmanlar alırken bunlar beraberinde başka oluşumları da getirdi. Apartman toplantısı, aidat, kapıcı gibi deyimler girdi hayatımıza. Bambaşka çevrelerden insanlar beton yığınlarında iç içe, birbirleriyle etkileşim hâlinde yaşamaya mecbur kılındı veya bu bizzat kendileri tarafından yapıldı. “Hisli Bir Apartman Toplantısı” işte bu yapıyı tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. “Ayışığında Çalışkur”da nasıl Haldun Taner bambaşka kesimlerden insanları bir araya toplayıp başka bir amaçla da olsa metnini onların üzerine kurguladıysa burda da Ayfer Tunç katıldığı bir apartman toplantısından ‘hisli’ bir hikâye çıkarır. Gayrimüslim Madam Sezer, Madam Blumberg, mukeddesatçı Yılmaz Bey, İranlı kiracı, Çanakkaleli emekli öğretmen… Birlik Apartmanı’nda birleşen tüm bu insanlardan oluşan bina düşünüldüğünde ne demek istendiği anlaşılabilir. Agos ile Zaman gazeteleri yan yana durur sabahın erken vakitlerinde. Gelen geçen herkes bu görüntüye şahitlik edebilir. Bu artık yeni olmayan kültür, kendine yaşantımızın içinde yer bulur.


Jorge Luis Borges, “Hayatın kendisi bir alıntıdır.” der. Gerçekten de, insan yaşarken bu hayatın ne kadarının kendisinin olduğunu bilmeden, düşünmeden yaşar. Yaşama zevkini sağlayan da belki budur. Sokrates gibi sorgulamaya başlandığında hayat artık başka bir eksene kayar. Ayfer Tunç’un Ömür Diyorlar Buna’sı bu bambaşka hayatları okumaya değer formlara büründürtüp sunduğu, farklı kişiliklere dâir insanın içindeki merakı kışkırttığı, olmayan şeyleri var gibi gösterebildiği, artık çoktan unutulmuş kişilerle okuru en içten duygularla tanıştırabildiği için özel bir kitap olarak değerini koruyacaktır.

 

Abdullah Ezik


abdullahezik@hotmail.com

 

*Jorge Luis Borges

 

 

Türkiye'nin ruhu: Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

 

Zerrin Eren Karnavalesk Roman Örneği Olarak Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi isimli makalesinde Ayfer Tunç’un sözü edilen romanını ele alarak M. Bakhtin’in  kitabından yola çıkar ve romanı çok seslilik, çok dillilik, delilik-akıllık, ölüm-yenilenme gibi çift değerlilikler üzerinden inceler.  Kendisinin de söz ettiği gibi Ayfer Tunç’un bu romanı, başat kahramana ve onun başından geçenlere alışık olan okur için , tek bir kahramana bağlı kalınmaması açısından şaşkınlık vericidir. Roman, kadrosu  bakımından gerçekten bir hayli kalabalıktır. Romanın son sayfasında hazırlanan dizine bakılınca da anlaşılır.


Romandaki her karakter bir öncekiyle bağlantılıdır. Bu tarz çok sesli  roman yazma biçimine günümüz edebiyatında da rastlıyoruz. Örneğin Barış Bıçakçı’nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, Mahir Ünsal Eriş’in Dünya Bu Kadar romanları bu çok sesliliği yansıtırlar. Barış Bıçakçı’nın romanı çıkar güden insan ilişkileri bağlamında bu çok sesliliğe yaslanırken Ayfer Tunç’un romanı bireysel tarihlerimizden  toplumsal tarihe  geçişte mizahi bir kuşbakışı hamlesidir.

 

Birbirleri ile doğrudan veya dolaylı olarak bağlı olan kişiler bakımından romana uçsuz bucaksızmış gibi görünür.Anlatılan her bir hikaye bir tuhaflık üzerinden ilerliyor.  Kişisel zaafların ve korkuların birleştirdiği insanların aslında ne denli yanı başımızda olduklarını gösteriyor biraz da kitap. Bu yüzden  bir toplum şeceresi demek de mümkün anlatılanlar için. Fakat tuhaflık romanın içinde öyle iyi harmanlanıyor ki anlatılan şeyin aslında kendi tarihimiz olduğunu gözlemledikçe kendiliğinden ortadan kalkıyor.


Ayfer Tunç’un romanı modern Türkiye’nin oluşumunu mizahi bir dille ve öykü içinde öykü kurarak anlatırken Oğuz Atay’ın tamamlayamadığı “Türkiye’nin Ruhu” projesinin de başka bir yorumudur denilebilir. Oğuz Atay her ne kadar bu kitabı tamamlayamasa da üzerinde düşünülmesi için güzel bir kavram bırakmıştı. Bu bağlamda Ayfer Tunç’un romanı da yeni okumalara açıktır. Tunç, Türkiye toplumunun her kesiminden, her etnik kökenden, farklı ülkelerden pek çok insanı bir araya getirerek Türkiye’nin Ruhu projesine kendi yorumunu eklemiştir. Romandaki kişiler arasında herhangi bir bağ yokmuş gibi dursa da Tunç, kişileri çeşitli rastlantılarla birbirine bağlamıştır. Bu anlamda “rastlantısallık” romanın belkemiğini oluşturması bakımından önem taşımaktadır. Belediye meclis üyesi Latif Tibuk, onu uygunsuz vaziyette yakalayan şehrin meşhur çiçekçisi Önder’in teyzesinin oğlu kameraman Tolga, Ruhi’nin hafifmeşrep karısı Nilgün, Nilgün’ e aşık olan ama aynı zamanda Ruhi’nin muhasebecisi Dilaver, kocasını şehrin polisiyle aldatan Nilgün’ün bir hırsızlık olayının bahane edilmesiyle evine gelen Şenol ile karşılaşması… Kitapta bunun gibi pek çok örnek mevcuttur. Mekan olarak ise genelde sokak, mahalle, hastane, çiçekçi, eczane, pastane gibi kamusal alanlar daha çok tercih edilmiştir. Böylece Tunç sanki bır mahalle kültürünü anlatıyormuş gibi toplumsal yapıyı ve çözülüşü  anlatmıştır. Saydamlaşmış, birbirine geçmiş insan ilişkileri, tarihin rastlantılarla olan bağına bu noktada açıklık getirmektedir. Çünkü her çağın koşulları, ihtiyaçları farklıdır. Biz geçmişi ancak kendi değerlerimiz ve bireyselliğimiz içinde algılayabiliriz. Bir dönemi, belli bir tarihsel olguyu zihnimizde olduğu gibi kurmak gibi bir olanağımız sınırlıdır.Türk romanı başlangıçtan beri aslında modernleşme krizini kendi çağı içinde kendi diliyle anlatmaya çalışmıştır. Ayfer Tunç’un romanında gözlemleyebildiğimiz bu bireysel tarihler ışığında hem Türkiye modernleşmesinin farklı bir yorumunu görüyor hem de tarih dediğimiz şeyin bireyselliğin bilgisi olduğunu ve yorumlanabilir niteliği üzerine düşünebiliyoruz.


Arzuhan Birvar

arzuhanbirvar@gmail.com

 

“Korkuyorum yaşamaktan ki çok güzel” *

 

“Özyıkım arzusu dediğim şey intihar değildi. Yavaş yavaş mahvolmaktı. Kendini ağır ağır, her cezadan acılı bir zevk alarak bitirmekti.”


Belki de bir başkaldırının adım adım hangi yollardan geçtiğini sezdirecek bir cümle… Özyıkım, arzu ve Kapak Kızı’ndan tanıdığımız Şebnem… Şebnem bu kitapta karşımıza, varoluşunu sorgulayan, sorguladıkça yaşadığı dünyaya anlam veremeyen, anlam veremedikçe de sevgiye sığınmaya çalışan bir kadın olarak çıkıyor ve sonunda da bu sorgulamanın galibi oluyor. Bu sırada o sorguladıkça yaşananları ve yaşayanları, biz de soruyoruz kendimize: Dünya ne kadar?


Son bölümü, kitapta yer alan alıntılara ait olmak üzere, toplamda otuz üç bölümden oluşan Yeşil Peri Gecesi, her bölümde sona değil de başa biraz daha yaklaşıyor. “Yetmiş iki saat önce” hayatının en can alıcı kararlarından birini veren Şebnem’i bu kararı almaya götüren nedenlerin neler olduğunu geçmişe gidip gelmelerle öğreniyoruz. Ve bu gidip gelmelerde, Şebnem’in hayatına dair birkaç önemli meseleyi kavrayabiliyoruz: yalnızlığı, sevgisizliği, direnmeyi ve annesinden aldığı laneti; güzelliği.


Şebnem daha ilkokul yıllarından başlayarak aslında annesinden aldığı bu güzelliğinin kendisi için ne kadar da önemli bir yerde olduğunun farkında. Bunu kullanması için de okul müdürü Seçkin Bey ile yaşadığı ilişki sonucu okuldan atılma noktasına gelmesi yeterli oluyor. Bu olayla birlikte Şebnem artık kendine bir “intikam alma” listesi hazırlıyor. Listenin ilk ismi Seçkin Bey; hemen ardından gelenler de annesi ve amcası Süleyman.


Geçirdiği bir kaza sonucu kolunu kaybeden, yüzünde yara izleriyle yaşamaya devam eden Şebnem’in babası ve annesi arasındaki ilişki, bu olay sonucu günden güne kötüye gidiyor. Aralarındaki bağın kopmasıyla annesi, kocasının kardeşi Süleyman ile ilişki yaşamaya başlıyor. Bir gün sevişirlerken de Şebnem’in onları görmesiyle artık hiçbir şey eskisi gibi olamıyor. Olamıyor, çünkü Şebnem için ortada bir aile yoktur artık; bir intikam meselesi vardır. Çocukluğunu mahveden bu olayla birlikte, annesinden aldığı güzellikle, annesi gibi oluyor Şebnem de. Annesinin canını acıtmak, “senin gibi oldum,” demek istiyor. Bir “lanet” olarak gördüğü güzelliğiyle, “kaderim de anneme benzemişti,” diyerek dilediğince yaşamaya başlıyor; yaşarken de hiçbir şey düşünmüyor. Bazen sırf canı istediği için, hatta bazen sırf kendi canını acıtmak için erkeklerle birlikte oluyor.


Şebnem, yaşadığı bu sıkıntılı günlerinde kendisinden yaşça büyük olan Ali ile tanışır, fakat bu huzurlu günleri de uzun sürmez. “En sabit fikr-i sabitim” dediği Ali, onu terk ederek Paris’e gider ve yıllar sonra döndüğünde Şebnem’e, çok küçüktün der, cesaret edemedim.


Şebnem için artık intikam alma dürtüsü daha şiddetli bir hâl alıyor ve bunu daha somut bir şekilde, kendini bir nesne hâline dönüştürerek ortaya koymaya çalışıyor; Phoenix dergisine çıplak pozlar vererek başlıyor bu işe. O “lanet”li güzelliği, artık onun intikam aracıdır. Ve bu araçla, teker teker herkesin canını acıtacaktır. İntikam planları yaparken zaman zaman güzel denilebilecek şeyler de yaşıyor Şebnem. Bunlardan biri, derginin çekimleri sırasında tanıştığı Osman. Başlarda bir kurtuluş, bir sığınma olarak gördüğü Osman ile evlenir, fakat zamanla çekilmez bir hâl alır bu evlilik. Sessiz, sakin, kendi hâlinde olan Osman maddi sıkıntılar yaşadıkça her şeyden elini ayağını çeker ve Şebnem, aslında bu yaptığı evliliğin doğru olmadığının farkına varmaya başlar. Öyle ki Osman’la geçirdiği her gün onu biraz daha Ali’ye sürükler. Üstelik bu da yetmezmiş gibi, Osman’ın kardeşi Teoman, gücüne güç katmak için ağabeyinin maddi sıkıntılarından yararlanarak Şebnem’i, kayınpederi olan zengin, nüfuzlu Uluçmüdür’ün koynuna sokar. Ve listeye yenileri eklenmeye başlar: Uluçmüdür, Teoman…


Tüm bu huzursuzlukların yaşandığı romanın sonu, beklenilmeyecek kadar umutlu. İlk bölümünden itibaren hareketliliğini koruyan Yeşil Peri Gecesi, okuyucusunu heyecanı ve merakı dinmeyen satırların arasında koşturuyor.  Kapak Kızı’nda sadece varlığından haberdar olduğumuz Şebnem, yazarının da dediği gibi onunla birlikte “yaş alıyor” ve artık bir birey olarak, hayata karşı verdiği mücadele ile karşımıza çıkıyor. Şebnem bu mücadeleyi cinsellik ekseninde, kendisini nesneleştirerek veriyor, çünkü annesinden aldığı “lanet”li bir güzellikle intikam, ancak böyle alınabilir. Anne ile kızı arasında bu ilişki okuyucuyu, Tunç romanlarında sık sık karşılaşılan aile kavramına da götürüyor. Ailenin çocuk üzerindeki etkisini derinlikle işleyen Tunç’un kendisi de durumla ilgili şunları söylemektedir: “… Ben içeriden gelen etkilerle uğraşıyorum. Beni ilgilendiren olay değil, travma…” Çocuklukta yaşanan her türlü psikolojik şiddetin, ileride, fiziksel şiddetin ana meselesi olduğunu gösteren yazar, aslında bir bakıma çocuğun büyümesi aşamasında ailelerin alması gereken yeri de göstermeye çalışıyor.


Tüketim toplumunun içinde, şaşaasıyla, üzüntüsüyle yer alan, bir bakıma popüler kültürün bir parçası olan Şebnem var kitapta. Yazarı da zaten buna dikkat çekiyor, “popüler kültür tüketicisinin bu kitabı okumasını, bir an için farklı bakmasını” istiyor. Hazır onlar bakarlarken de birkaç gerçeği gün yüzüne çıkarmak istiyor Şebnem’le, Osman’la, Teoman’la… Belki de bu gerçekleri daha rahat göstermek için “yeşil peri” demiştir kitabına; tüm yazılanlar içkili anlarında insanın bilincinden akıp gidenlerin tezahürü, ya da hepsi gerçekten bir yanılsama?

 

Yağmur Yıldırımay

yagmuryildirimay@gmail.com

 

 

*Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Korku” adlı şiirinden

 

Ateş, kül, ve kendi olamayanların dünyası

 

Suzan Defter , daha önce Ayfer Tunç’un 2003 yılında yayımladığı “Taş Kağıt Makas” adlı öykü kitabının içinde yer alıyordu. 2011 yılında müstakil bir roman olarak yayımlanan Suzan Defter, iki ayrı günlüğün iç içe geçmesiyle oluşuyor. Ekmel ve Derya adlarında iki anlatıcı-karakterin birbirinden bağımsız olarak tuttuğu bu günlükler onların düşüncelerini, yalanlarını, anılarını ve anlarını tüm şeffaflığıyla yansıtıyor.

 

Kitabın birbirine karışmış izlenimi uyandıran karmaşık düzeni, okura çeşitli alternatifler de sunuyor. Ekmel ve Derya’nın günlüklerini birbirinden bağımsız olarak okuyabileceğimiz gibi her ikisini aynı anda takip edebilme şansına da sahibiz.
Suzan Defter’i öne çıkaran en önemli özelliklerinden biri okurun anlatıcı-karakterlerin ruh dünyalarına olan yakınlığı. Bu yakınlığın sebebi eserin bir günlük formunda oluşturulmuş olması kuşkusuz. Günlük türünün şahsîliği ve öznelliği, masa başında yazıyor olduğu hayal edilen günlükçünün, okurla arasındaki mesafeyi oldukça kısaltıyor. Ekmel’in doğrudan okuruna hitap ederek yazdığı satırlar da bu yakınlığı destekler nitelikte:


“Gerçek bir hayat hikâyesi olarak değil, gülüp geçtiğin basit romanlar gibi oku beni.” (S.10)

 

Derya’nın günlüklerinde açıkça bir okunma gayesine rastlanmamasıyla birlikte söyleyebiliriz ki Ekmel, günlüklerini bir gün okunacağı ihtimaline karşı yazıyor. Peki ya kimler bu günlüklerin sahibi?

 


Ekmel, eşinden ayrılmış, kızıyla ara sıra görüşen bir baba. Bürosunu kapatmış bir avukat. Hayatı babası ve dedesi gibi  ‘uzun sürmüş bir sıkıntıdan ibaret’ olmasın diye yazmaya karar veriyor. Ardında yaşadığını ispatlayacak birkaç sayfa bırakabilmek için. Yazmadığı zamanlarda ise penceresinin yanında duran koltukta geçiriyor tüm vaktini. Onun hayatının imgesi bir ‘saman çöpü’. Evveli ateş diye kül olmayı göze alan bir saman çöpü.

 


Derya, ağabeyine düşkünlüğü ile öne çıkan bir anlatıcı-karakter. Öyle ki ağabeyine duyduğu bu sonsuz hayranlık onun kendi hayatını inşa edememesine yol açıyor. Bu noktada okur, Derya’nın şahsiyetinde Suzan Defter’in ismi var cismi yok karakteri Suzan’ı tanıyor. Hayran olunan ağabeyin ilk aşkı Suzan. Derya’nın her zaman olmak istediği kadın…

 


Bu iki anlatıcı-karakterin yolları ise Ekmel’in verdiği satılık ev ilanıyla kesişiyor. Asıl niyeti evini satmak olmayan Ekmel, görüşme yapmak için yalnızca kadın müşterilere randevu veriyor. Amacı ise yapayalnız olduğu hayatında bir ‘arkadaş’ bulabilmek. Derya, bu satılık eve talip olan bir müşteri olarak giriyor Ekmel’in sıradan hayatına. Fakat Derya olarak değil Suzan olarak.

 

Suzan Defter’de bir adamın yalnızlığında iki kadın tanıyoruz. Derya, her gün  Suzan olarak Ekmel’in evine gidiyor. Onunla Suzan gibi konuşup dertleşiyor. Abisi ve Suzan arasındaki aşkı kendi yaşamışçasına anlatıyor, hissediyor. Adeta Suzan’ın benliğinde var oluyor, tecrübe ediniyor ve tüm yaşananların üzerinden geçiyor. Bazen dinleyici konumunda olan Ekmel iken bazen de Derya, Ekmel’in yaşantılarına kulak veriyor. İki anlatıcı-karakter de birbirleriyle yaptıkları bu uzun sohbetlerde yaşamlarını baştan yaratıyor. Sonrasında günlüğe aktarılan bu yaşantılar yazıyla ölümsüzleşiyor. Aşk ve ayrılıkla yanıp kavrulan Suzan’ın küllerinden iki ayrı hikâye doğuyor.


Yaşayabilmek için bir başkasına ihtiyaç duymak ya da başka biri olmak. Ekmel ile Derya’nın birbirinden bağımsız hayatlarının ortak kümesi işte bu yaşayabilmek sorunu. Ömrünü abisinin hayatını yakından izleyerek geçirmiş olan Derya’nın ancak bir başkasının şahsiyetinde birey hâline gelebilmesiyle, Ekmel’in her gün ölümü beklediği sıradan hayatını sürdürebilmek için bir arkadaşa bağımlılık duyması birbirinden ne kadar farklı? Deryanın ancak Suzan’ın karakterinde var olabilmesiyle, Ekmel’in şahsiyetini yalanlarla tekrar biçimlendirmesi tamamen bir ‘muktediriyet’ sorununu işaret ediyor. Birbirinden habersiz fakat birbiriyle aynı iki hikâye. Tıpkı Suzan Defter’in iç içe geçmiş sayfaları gibi.
Olamayıp olduramamanın ve yaşayamamanın intikamını yazarak alan anlatıcı-karakterlerin ortak yaşantıları üzerinden eserde bir de 12 Eylül panoraması çiziliyor. Hayran olunan ağabeyin 12 Eylül sebebiyle hapse girmesi ve sevgilisini ardında bırakışı, Derya’nın zihninden tüm şeffaflığıyla aktarılıyor. Suzan’ın büyük bir sabır ve fedakârlıkla sevgilisini bekleyişi, o felaket zamanlarında Derya’nın hayatında adeta bir kurtarıcı hâline gelmesi eserde yoğun olarak kullanılan kül ve ateş imgelerinin çarpıcılığını da açıklar nitelikte. Anlatıda yalnızca yaşadığı aşkın büyüklüğüyle adından söz ettiren Suzan’ın asıl rolü yaşantısıyla gerçekten ‘var olma muktediriyetine’ sahip olmasıdır. Geride külleri kalsa bile.


“ Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz.
Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?
Ama kucağında bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz.
İyi ya, boş değildi kucağım.
Ama yandınız, kül olduğunuz.
Ama vardım, kül bunun kanıtı.” (s.104)

Ayfer Tunç, günlük türünün mahremiyet sınırları içerisinde Ekmel ve Derya’nın karışık anlatıları üzerinden bize aşkı, yalnızlığı, sıradanlığı, yaşam gayesini/ uğraşını anlatıyor Suzan Defter’de.


Ekmel’in durmadan kendi hayatı üzerine düşünmesi, yazarak yaşantılarını tekrar canlandırması, gidenleriyle hesaplaşması, gönderdikleriyle söyleşmesi, anlarını yorumlayarak genişletmesi ve o boş zamanlarını yazıyla bezeyip dönüştürmesi Ayfer Tunç’un yazının kuvvetine gönderdiği bir selamdır aynı zamanda.  Derya’nın anlatıları ise ‘hatırlama’nın, yazarak geçmişi canlı ve somut kılmanın en güzel örneğidir.


Ekmel ve Derya, anlatılarının sürekliliği içinde zihinlerine takılan her ayrıntıyı yoğun bir içeriden görüşle irdeler ve sorgular. Buna kimi zaman Ekmel’in ‘varlığını’ tamamen unutabilmek için vaktinin çoğunu kahvehânelerde geçiren ağabeyi sebep olur kimi zaman da Derya’nın o büyük aşkın sorumluluğundan kaçan ağabeyi. Suzan Defter’in her karakteri adeta “ kendimden kaçmalıyım, kendim olmalıyım…” hezeyanlarıyla çarpık, sancılı fakat suskun çığlıklar atar. Ekmel, hayatını benzetmelerle anlamlı kılmaya çalışır, Derya benzeyerek. Ama her ikisi de ‘kendine olmayanlardan bir dünya yaratmayı, olmayanların dünyasında varmış gibi yapabilmeyi’ seçer.


Suzan Defter, her şeye rağmen var olabilmiş bir kadın olan Suzan’ın eteklerinde dolaşan, bir türlü var ve kendi olamayan, yaşayamayan, yanamayan ve kül olamayan insanların hikâyesi…

 

 

Gülşah Küçükşahin


glshkckshn@gmail.com

 

 

Hepimizin “Mürşit”i: Ayfer Tunç

 

weltschmerz [dünya ağrısı]: Edebiyat ve başka disiplinlerde kullanılan
Almanca bir terim. “Sebepsiz keder” anlamına gelmektedir.



Dünya Ağrısı, Ayfer Tunç’un edebî hayatının çeyrek asrını taçlandırdığı romanı… Daha önce yazdığı öykü ve romanlarıyla çok sayıda önemli edebiyat ödülünü alan yazar, Dünya Ağrısı'nda iki ana karakter üzerinden hâl-i pür melalimizi anlatır.
Küçük bir kasabada yaşayan otelci Mürşit ve zamanla dost olduğu Madenci (Uzay), yaşadıkları/yaşayamadıkları ne varsa hepsinin ağırlığını omuzlarında taşırlar. Baba-oğul çatışmasından, ülke tarihindeki utanç sayfalarına uzanan bir yük yelpazesinde, toplumsal bellek ve varoluşa dair meseleler ortaya konur.

 

Dünya dediğimiz Tanrı’nın parmağının ucundaki çıban…

 

 

Romanın başkişisi Mürşit dersek yerinde olur. Mürşit, bugün kentlerde yaşanan ve “modern insanın yalnızlığı” şeklinde ifade edilen ruh hâlini taşrada iliklerine kadar hisseder. En çok da, en yakınındaki insanlarlayken hisseder. Ne babasının istediği gibi bir evlat olabilmiştir, ne oğlunun istediği gibi bir baba… Hayatını birleştirdiği eşinde değil; bir yabancıda, kasabaya dışarıdan gelen Madenci’nin sofrasında bir nebze olsun atlatır yalnızlığını… Rakıdan mıdır, yoksa ikisi de gizli gizli aynı yalnızlığı çektiğinden mi? Bilinmez. Kurdukları çilingir sofrasında taşraya dair ne kadar dert varsa, hemen hepsi yer alır. Cinayet, parasızlık, yasak ilişkiler, linç, dedikodu, hırsızlık, yalan, tecavüz, inanç ayrımı…

 

Tüm bunların yanında bir şey daha var Dünya Ağrısı’nda. Kanıksanan olaylara dokunmaktan çekinilmez, yasak günah önemsenmez. Sokakta gördüğümüz ve büyük bir başarıyla görmezden geldiğimiz dilenen insanlara değer kalemin ucu bir anda… Her gün, özellikle kentlerde, büyük bir kayıtsızlıkla yaptığımız bu işi Mürşit’in, babasını anlattığı satırlardan okurken sanki hiç yapmamışız gibi şaşırır, ürpeririz. Hem de bugün, birçoğu savaş mağduru olarak yurtlarından göçmek zorunda kalan insanlara yokmuş gibi davranırken! Yaşadığımız hayata duyduğumuz öfkeyi, çoğunluğu kadın ve çocuk olan Suriyeli mültecilerden çıkarırken asla utanmayız da Mürşit’in babası oteline gelen insancıkları neredeyse buharlaşarak yok olmaya zorladığında yadırgarız.


Mürşit ve Madenci’nin ağzından Maraş Katliamı ile ilgili kısımları dinlerken de benzer hislere kapılırız. Onlarca yurttaşımızın hayatını kaybettiği siyasi katliamda, sessiz kalmanın sorumluluğunu hissederler ikisi de. Öyle ki, aynı masada birbirlerine sormazlar neden engel olunmadığını. O günleri hatırladıkça Mürşit, uzaktan günaha ilişmenin azabını çeker. “Seyretmek suça ortak olmaktır ama işlemekten daha kolay bağışlanır. Yaşattıklarını hiç yaşatmamışçasına unutarak kurtulabileceğini sanır bir çocuk. Ama unutmak diye bir şey yok, unuttuğunu sanmak var, çocukluk mazeret olamıyor.” der bu azap içinde ve tüm insanlığa şaşırır. Tüm bu insanlar neden acı duymaz? Dört bir yanda masumların ölümünün kanıksandığı, zalim bir çağın esiri oluvermişiz meğer: Duygusal taşlaşma çağı. Katı olan her şeyin buharlaştığı bir çağda, duygular da katılaşıyordu belki de. Ayfer Tunç, sözünü ettiğimiz bu duygusal taşlaşma çağından nasibini en çok alan ülkelerden birinde yazmanın hakkını verir. Sadece bu kitabın yayınlandığı 2014 yılından bugüne bir tarama yaptığımızda rastlayacağımız toplu ölüm ve tecavüz haberlerinin sayısına kimse şaşırmaz. Tunç’un her satırının altında ezilmemiz bundandır.


Mürşit, içinde yaşadığı dünyayı Tanrı’nın parmağının ucundaki bir çıbana benzetiyor. Yazar, bu çıbanı patlatmasa da epey sıkıştırıyor. Bir patlasa, her yer irine bulanacak, ama bunu yapan olmak istemiyor. “İnsanın karısına el kaldırmamasının iyiye işaret sayılmayacağı” hayatlardan bahsediyor… Bu hayatlarda, kız çocuklarının adı Hasret ve Gurbet konulur –Mürşit’in kardeşleri gibi, çünkü bilinir ki kız çocukları bir kafesten diğerine uçan, asla özgür olmayan kuşlardır. Bu kuşlar kimi zaman “sahipleri” tarafından öldürülebilir. Cinayet, namus davası hâline getirilir, hafifletici sebepler bulunur. O da olmazsa katilin akli dengesinin bozuk olduğuna dair bir rapor alınır. Nihayet erkek, bir kez daha özgürlüğüne kavuşur. Bunun gibi nice cinayet kasabanın kahvehanelerinde komşularımız tarafından meşrulaştırılırken kimse ses çıkarmaz. (Bu kafes kuşlarının her birinin ismini www.anitsayac.com adresinden görebilirsiniz.)



“Yeryüzünde bir insan topluluğunun çıkarabileceği en korkunç ses…”

 

Ayfer Tunç, kitabıyla ilgili bir röportajında “76 milyon depresyondayız,” diyor ve toplumsal mutsuzluktan söz ediyor. Bahsettiği mutsuzluk, tek tek kişilerin hayatlarının ters gitmesinden kaynaklanmıyor. Tıpkı Mürşit ve Madenci gibi, hayatlarına şekil veren mecburiyetler ve suçluluk hisleri, onları bu mutsuzluğa sürüklüyor. Yakın geçmişten örneklersek, bir yandan çocuklara toplu tecavüzlerin yaşandığı ve koro hâlinde paspas altı edilmeye çalışıldığı ve diğer yandan da çocuk istismarına siyasiler tarafından yasal bir çerçeve kazandırılmaya çalışılan bir ülkede insanların ne akıl sağlıklarını korumalarını, ne de mutlu olmalarını bekleyebiliriz. Bu şartlarda ancak ve ancak şu sözlere katılabiliriz: “Cumhurlardan oluşan bir güruhun uğultusu,” diyor Mürşit, “yeryüzünde bir insan topluluğunun çıkarabileceği en korkunç ses.” Kim ki bu sese ses veriyor, insanlığa taşıyamayacağı dertler yüklüyor. Bunu büyük bir ustalıkla gösterdiği için Dünya Ağrısı zor bir roman… Ancak, okurken hissettirdikleri mi daha zor, yoksa hissettiklerini okuyor olmak mı karar veremiyorum.

“Hayatımla barışmanın bir yolu kalmadı mı?”

 

Bir insan hayatıyla neden barışamaz? Cevabı kitapta bulamıyoruz elbette. Malum “gerçeğin kuyusu bir cehennem” ve bizim ömrümüz bu kuyuya inmemek için mücadele etmekle geçiyor. Gerçeği bilmek, yanmak demek… Sanırım, yaptıklarımız veya yapmadıklarımız için yanmaya hazırsak hayatımızla barışabiliriz. Arada kalmaların, yüzleşmelerin, bütün gelgitleriyle insan ruhunun romanı Dünya Ağrısı… Her gün nefes alabilmek için yırtmak istediğimiz karanlığın küçücük bir kesiti sadece, tam da bu yüzden başlangıç ve bitiş noktası olmayan bir roman…



Günnur Aksakal

gunnuraksakal@gmail.com




Ayfer Tunç ile söyleşi


AYŞE GÜLEN EYİ: Kapak Kızı'nda bir perdenin arkasından baktığımız Şebnem'i Yeşil Peri Gecesi'nde daha net tanıyoruz. Neden diğer karakterler değil de Şebnem anlatıldı? Yazmaya başladığınızda bunu planlanmış mıydınız?


Elbette planlamıştım, çünkü Kapak Kızı’nın konuşmayanı, dışardan göründüğü şekliyle bize hayatı aktarılanı ve yargılananı Şebnem’di. Diğer karakterler Ersin ve Selda kendilerini anlattılar, onların kafalarının içinde olup bitenden haberdar olduk. Dolayısıyla Yeşil Peri Gecesi, Kapak Kızı’nda susan Şebnem’in romanı. 


AYŞE GÜLEN EYİ: Şebnem, her şeyin başlangıcı, insanları kendini sorgulamaya iten kişi oluyor. Şebnem'e bu bağlamda tanrısal bir anlam yüklenmiştir diyebilir miyiz?


Şebnem’e tanrısal bir anlam yüklemek aşırı yorum olur. Tanım çok basit aslında. Deyim yerindeyse Kapak Kızı’nda “iddia makamı” yer alıyordu, Yeşil Peri Gecesi bir “söz savunmanın” romanı. Şebnem romanın içinde de söylüyor bunu zaten, evet yaptım, ama bir sor niye yaptım, der gibi söylüyor. İnsan durup dururken kendini sorgulamaya kalkmaz, gözünün önünde bir olay cereyan etmesi, zihnine ok gibi saplanan bir cümle duyması, bu cümlenin içinde bir yerleri acıtması, ayaklarının altındaki zeminin kaydığını hissetmesine neden olan bir travma yaşaması veya benzer bir şey gerekir. İnsan yaşadığı hayattan bir sıkıntı duyar, beklentileriyle arasındaki mesafenin uzunluğuna göre, bunu, çeşitli şekillerde adlandırır, mutsuzluk der, iç sıkıntısı der, daha klinik durumlarda depresyon der. Umut da bunun için vardır, o mesafenin aşılmasını beklerken kişiye dayanak olması için. İnsanın herhangi bir itici güç, bir neden olmadan kendini sorgulaması yüksek bir zihinsel düzey gerektirir. Var olmak üzerine kafa yoran insanlar bunu süreç içinde yaparlar, geçmişlerinde büyük travmalar yoksa genellikle aksamadan yola devam ederler. Burada Şebnem’in bir erkek dergisi için verdiği pozlar Kapak Kızı’nın diğer karakterlerini şaşırtıyor, sarsılıyorlar ve tanıdıkları Şebnem’i dolayısıyla kendilerini sorgulamaya başlıyorlar.


YAĞMUR YILDIRIMAY: Kitapta yer alan “Yeşil Peri Gecesi” adlı bölümde bir absent içme gününde yaşananlar anlatılıyor ve bu bölüm, kitabın ilk ve tek yüzleşme bölümü. İçki içen insanların akıllarından geçenleri daha rahat bir şekilde söyledikleri bir gerçek ya da gerçekleri olduğundan başka da gösterebilirler. Yüzleşme bölümü hangi sebepten beri ötürü bu bölüm altında yer aldı?

 

In vino veritas Latince bir deyiş, şarapta gerçek vardır anlamına geliyor. Vardır gerçekten, bu nedenle şişede durduğu gibi durmaz denir alkol için. İnsanın bilinci, kendini ayakta ve sağlam tutacak her türlü bariyerle donanmıştır; bilinç bunları sürekli yeniler, güçlendirir; sırlar, acılar, travmalar, acı veren ve bir türlü gerçekleşmeyen hayaller veya doyumsuzluklar hep bu bariyerlerin ardında koruma altındadır. Peki bu bariyerleri ne kaldırır? İçki bunlardan biri, en kolay ve en rahat bulunanıdır. Basit bariyerleri kaldırır, kişinin ruhsal durumuna göre daha ağır etki edebilir. Bariyerleri kaldıran diğer unsurlar şoklar, travmalar, medikal olarak psikoterapilerdir. Bariyerler kontrolsüz bir şekilde kalkınca bilincin dışında biriken, bilinci zorlayan, kişinin kendinden başkası olmasına yol açan her şey sel gibi akar, kimilerinde şiddetle birleşerek kişiyi yıkıma götürür, kiminde duygusallık artar. Absent diğer içkilerden farklı olarak hayaller gördüren bir içki, halüsinasyonlara neden oluyor, 19. yüzyılda sanatçılara, edebiyatçılara bu nedenle ilham vermiş, bariyerleri kaldırmakla kalmaması, parçalaması ve yerine bir süre için de olsa sahte bir gerçeklik inşa etmesi bekleniyor. Gençken insan zihninde beklenmedik değişiklikler yapacak, kendini başka açılardan görmesini sağlayacak veya kendinde olduğunu sandığı coşkuları artıracak maddelere ilgi duyar. Tehlikeli bir çekiciliği vardır bunların. Yeşil Peri Gecesi’nde absent içmeye kalkan ve o güne kadar basit uyuşturucuları denemiş üç genç bir beklenti içindeler, absentin efsanesinden haberdarlar ve dünyanın acılarını unutturmasını bekliyorlar. Ama içmeyi beceremiyorlar. Dolayısıyla yüzleşme için herhangi bir içki günü değil, absent deneyimi gecesi yaşanması, Şebnem’in kendisini mutluluğa ulaştıracak halüsinasyonlar görmeyi beklerken, acılarla yüzleşmesi gerekiyordu. Bu nedenle bu bölüm altında yer aldı.

 

YAĞMUR YILDIRIMAY: Yeşil Peri Gecesi’nin okuyucuya gösterdiği temel meselelerden biri, ailenin çocuk üzerindeki etkisi. Yaşanan her türlü olay çocuğun zihninde zamanla farklı noktalara ilerleyebiliyor. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?


Geçmişimiz geleceğimizdir, çocukluğumuz nasıl bir insan olacağımızın işaretidir, ailemiz ruhsal mirasımızdır. Genetik bir iddiada bulunmuyorum, kısmen etkisi olduğuna inanıyorum elbette, ama asıl göstermek istediğim şey insanın bilincini, kişiliğini, geleceğini çocukluğun şekillendirdiği. Bu ne yeni, ne de artık alışıp usandığımız bir bilgi. Freud’dan beri biliyoruz bunu, ama patern değişmiyor, yine ağaçtan düşen elma yere ulaşıyor, yerçekimi durmadı çünkü, yine çocukluk travmaları çocuğun geleceğini, kişiliğini şekillendiriyor. İnsan yetişkinlik döneminde de pek çok travma yaşar, ölümler görür, sevdiklerini kaybeder, ihanetlere uğrar, vesaire. Sağlam bir bilince sahip, yetişkin bir insan bütün bunlara karşı donanımlıdır, bu travmaları genellikle yıkılmadan atlatır. Ama çocukluk yaralarıyla tahrip olmuş bir bilinç her an kaymaya, kişiyi yok oluşa götürmeye hazırdır. Bu nedenle aile önemlidir, çocuklukta sevgi görmek, sevildiğini bilmek ve hissetmek önemlidir. Sevgi bütün yaralarımızı iyileştirmeye yetmez, ama ayakta durmamızı sağlar.

 

YAĞMUR YILDIRIMAY: Yeşil Peri Gecesi’nde Şebnem’i, intikam almak uğruna kendi bedenini nesneleştirmiş bir vaziyette görüyoruz. Bu, toplumsal statülere büyük bir başkaldırı?


Evet. Şebnem’in birinci derece meselesi olmamakla birlikte, benim romanı yazarken gizli amaçlarımdan biri de buydu. Toplumsal statülerin, tüm sınıflarda giderek çığırından çıkan hazcılığın, benmerkezciliğin, çürümüş bir sınıfın, siyasi beklentilerin, farklı toplumsal tabakaların yer değiştirmesinin yarattığı kaosu işlemek istedim. Güzelliğinin altını sürekli çizdiğim Şebnem bunun için doğru bir malzemeydi. Çünkü güzellik bütün toplumsal sınıf ve statüler için bir değerdir, ama sınıflar veya statüler yüklendikçe bu değerin karşılığı yükselir, maddileşir, alınır ve ödenir. Şebnem zengin olmasa da bir zamanlar saygın ve seçkin bir sınıfın üyesi olan bir babanın oğluyla evli, Osman’la. Osman’ın geldiği sınıf bu ülkenin seçkinci değerler sistemini ve estetik düzeyini üretecek ve belirleyecek eğitime birikime sahip. Ama değişen zaman, sosyoloji, siyaset toplumsal tabakalar arasında para ve statünün el değiştirmesine neden oluyor, çürümüş sınıf tek tek dökülüyor. Para el değiştirirken değerler sistemi de altüst oluyor, estetik hızlı bir değer kaybına uğruyor. Popülist kültür bütün araçlarıyla estetik seçkinciliği parçalıyor. Ama güzellik yine bir değer. Bu nedenle en alttan en üste kadar bütün toplumsal tabakalardan kadınlar ve değişen zamanla birlikte erkekler güzel veya çekici olmanın peşinde. Güzellik bir nimet ve bütün sınıflar bu nimetin ekmeğini yemek istiyorlar.

 

SELİM GÜNEŞ: Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’nde hikâye neredeyse hikâyeyi doğuruyor. Bu nereden aklınıza geldi?

 

Yazmaya başladım ve hikaye hikayeyi doğurdu. Okurlar genellikle bir romanın yazarın  kafasında daha başlamadan önce bütünüyle var olduğuna inanmak eğilimindedirler, yazarın her şeyi önceden kurguladığını, her bir ayrıntıyı bilerek koyduğunu düşünmek isterler. Bu düşünce yazarı onların gözünde daha yüksek, daha zeki bir yere yerleştirir. Oysa hep söylerim, yazmak bir alacakaranlık eylemidir, bilinç ile bilinçdışının birlikte çalıştıkları, yazarın da sonradan ayrıntısına vakıf olduğu, çok karmaşık bir faaliyettir. Ben de elbette belli bir çerçeve oluşturarak başlıyorum yazmaya, neyi nasıl yazacağıma karar vermiş oluyorum, ama yolda bazen birden radikal bir değişiklik oluyor, yazma buluşu dediğimiz şey de bence tam da bu. O zaman durup bir bakıyorum, çerçeveyi yeniliyorum. Değişmeyen tek şey bu metni niye yazdığım oluyor. Bizi o metne yazmaya iten güdü metnin çekirdeğidir, tohumu da diyebiliriz, o tohumdan yeşil bir yaprak da çıkabilir, upuzun bir gövde de. Deliler Evi’nde kısa bir metin olsun diye başladığım bir çalışma bana şaşırtıcı bir çerçeveyi işaret etti. Çerçeveyi belirleyince çalışma yöntemim de içerik de tümüyle değişti. Bir mayanın beklenmedik bir ekmeğe işaret etmesi gibi diyebilirim.


EYÜP TOSUN: Aziz Bey Hadisesi, öykücülüğünüze dair ayrıntılarla dolu. Öykü yazarken en çok keyif aldığınız kısımlar hangi aşamalar oluyor?

 

Son yazma anı, şu kelimenin yerine bu olsun, şurada etki zayıf, oysa şu hissedilsin istiyorum gibi duygular içinde kaldığım anlar. Buna yazarın yazdığı metni bizzat kendisinin yaşaması denebilir. Baudelaire’nin dediği gibi “şair istediği zaman kendi ve bir başkası olabilen kişidir” ise, şair değilim ama bir başkası olabildiğim anını seviyorum öykünün. Başlangıç zor, beni yazmaya iten meseleden bir karakter silsilesi, bir zemin, bir oluş, bir kurgu çıkarmak hem zaman alıyor, hem zorlu oluyor. En çok yazıp sildiğim zaman bu. Sayfalarca yazıyorum, sayfalarca siliyorum. Bir tonluk bir kayadan bir gram altın çıkarmak gibi. Son aşamaya geldiğimde artık karakterler benden bir şeyler talep ediyorlar. En çok zevk aldığım aşama bu.

 

EYÜP TOSUN:  Aziz Bey, kült bir karakter olarak edebiyat tarihinde yerini aldı. Ayfer Tunç'un var mıdır asla unutamayacağı bir  karakter?

 

Elbette, çok var. Zaman zaman aklıma gelir bu karakterler, uzun süre zihnimde yaşar, sonra doymuş olurum ki bir süreliğine kaybolur, sonra gene ortaya çıkar. Edebiyatta yan veya yardımcı karakterlere daha çok düşkün olduğumu hep söylemişimdir. Mesela Tanpınar’ın “Teslim” öyküsündeki Emin Bey değil, Süleyman unutulmazdır benim için, Edip Cansever’in şiirlerindeki “Çağrılmayan Yakup” kesinlikle bir roman kişisidir. Refik Halid Karay’ın Memleket Hikayeleri’nin son öyküsü "Ayşe’nin Yazgısı"ndaki Ayşe ve bilhassa babasına bakarak söylediği “Sakalın teneşirde sabunlana” cümlesi, (gerçi Ayşe ana karakterdir bu öyküde) ya da Vüsat O. Bener’in "Havva" adlı öyküsünün ana karakteri Havva ve öykünün son cümlesi, “Havva ‘baklava’ dedi ve öldü,” mıh gibi zihnime çakılmıştır. Galiba seçmekte zorlanıyorum, sevdiğim yazarların tüm karakterleri zaman zaman benimle oluyor.


ESİN HAMAMCI: Kırmızı Azap’taki  öykülerin ortak yanı azap, acı. İnsanlar hüzün, acı, keder içindeler ancak kahramanlar mevcut hâllerinden kurtulmak yerine onunla yaşamayı tercih ediyorlar. Acının sürekli hâle gelmesinin öykü kahramanları üzerindeki işlevi sizce nedir?

 

Acı bu metinleri yazmama neden olan şey, dünya acılı bir yer çünkü, hayat acılı bir süreç. Ama yaşayabilmek için acıyı inkar etmek, baş etmeye çalışmak, kararlar vererek aşmak zorundayız. Bu baş etme ve aşmaya çalışma sürecine de hayat diyoruz. Hayat acının sürekli olması halidir. İnsanın hayatını boğan acılardan kurtulup mutluluğa erişmesi bir tür başarı öyküsüdür, nadirdir, aslolan acıdır. Bu tür başarı öykülerinin yeri okuru rahatsız eden ve sorgulayıp düşündüren edebiyat değil, okurun tatmin olmasını gözeten edebiyattır. Okurların çoğu edebiyattan bunu bekler. Karakterle özdeşleşir, kazanmasını, kötüleri cezalandırmasını, arzularına ulaşmasını ve kendi yoluna bir ışık tutmasını ister, böylece kitabı kapattığında rahat eder. Ben edebiyatın mutluluk reçetesi, okura yol gösterme kılavuzu olduğunu düşünen ve metinlerini bu amaca ulaşmak üzere kurgulayan bir yazar değilim. Edebiyat yaralarımızı gösterir, rahatsız eder, tedavi önermez. Yazarın yazdıklarından bir reçete çıkarmak istiyorsa okur çıkarabilir elbette, hatta çıkarmalıdır, başını kaldırıp çevresine bakmalı, kendini düşünmeli ve sorgulamalıdır. Sorgulama dediğimiz şey de somut soruları sormak ve kısa süre içinde cevaplarını bulmak ve bu cevaplara göre yola devam etmek değildir. rahatsız olmak ve bu rahatsızlıkla yaşamaya devam etmek bir tür sorgulamadır.


ESİN HAMAMCI:  Kırmızı Azap’ta öykülerdeki manzaraya kar, kış hâkim ve hava hep soğuk. Bunu öykü karakterlerinin sessizliğini pekiştirebilecek bir şey olarak mı okumalıyız?

 

Öyle de okuyabilirsiniz, ama mevsimlerin ruh hallerimiz üzerindeki etkisi büyüktür. Kar ince bur mutlulukla birlikte, az ötesinde bir karanlık hissettirir, anlık mutluluğun temsilidir, kötüyü görünmez kılar, çirkin şehirleri güzelleştirir, mutsuz ve acı çeken çocukları sevindirir. Soğuk bir mücadeledir. Kış daha çok ev içi demektir, kendimizle daha çok kaldığımız yer, kendimizi didiklemeye fırsat bulduğumuz yer. Kalbinin üstünde bir yumrukla yaşamaya alışmış karakterlerin iç dünyasını baharın doğayı yeniden doğuruşu, yazın pırıl pırıl parlayan güneşin coşkusu anlatmakta eksiktir. Bunun çok daha basit bir nedeni de var öte yandan, kış çocuğuyum, kışı seviyorum, bulutu, kapalı havayı, fırtınayı, yağmuru, rüzgarı. Beni çeken bu iklim aynı zamanda yazdıklarıma melankolik bir karakter veriyor.


İPEK BOZKAYA: Öykülerinizde hayata yenilmiş insanlar geçmişteki acılarıyla, yalnızlıklarıyla, yenilgileriyle yüzleşiyor ve gelecek, bir umut vadetmiyor onlar için. Karamsar bir öykücü diyebilir miyiz bu açıdan Ayfer Tunç için?

 

Karamsardım, giderek ölesiye karamsar, ölesiye umutsuz oluyorum. Umuda hiçbir zaman tüm kalbimle inanmadım, kandırıcı bir tarafı olduğunu hissettim. Metinlerim nedeniyle duygusal hatta melankolik sanılsam da çok gerçekçi hatta gerçeğe aşırı bağlı bir yazarım. Gerçekle sağlam bağları olmayan bir umudun aptalca hayalperestlerin dayanağı, gerçeği gölgeleyen bir perde olduğu kanısı hep vardı bende, giderek güçlendi. Umut soyut ve boş bir kavramdır, içini doldurmak için eylem ister. Yazmakta olduğum yeni romanımın konusu da bu.


İPEK BOZKAYA: Bazı yazarlar ilk ürünlerinden mahcubiyet duyarlar. Sizin, Evvelotel'i Saklı'nın üzerine inşa etmekle, yirmili yaşlarda yazdığınız ilk kitabınızla yüzleşmeyi seçtiğinizi söyleyebilir miyiz?

 

Elbette. Ama birkaç amacım vardı Evvelotel/Saklı’yı yazarken. Birincisi Saklı’da yeterince işleyemediğim bir maden gibi olan öykü damarlarını yeniden kazmak isteğiydi. Gençlik metinleri, asıl madde dururken başka maddelerle uğraşmışım.  İkincisi karakterlerin sürecini bizzat kendim merak ediyorum. Ya da şöyle diyebiliriz, tam oluşmamış, güdük kalmış karakterlerdi, zihnimde olgunlaşmışlardı ve yazmam gerekiyordu. Ama olgunlaşmaları Saklı’nın da okunmasıyla sağlanacaktı. Her yazarın her kitabı eskir. Her üslup, her mesele, her anlatı. Bir yazar bundan niye utansın veya niye yüzleşmesin ki?  


GÜLŞAH KÜÇÜKŞAHİN: Suzan Defter’in iç içe geçmiş günlük sayfalarından oluşan formunu yaratırken aklınızda herhangi bir düşünceniz var mıydı?

 

Zamanın hepimiz için garklı olduğu, aynı anda yaşanan gerçeğin o anı aynı anda yaşayan kişiler için farklı olduğu, gerçek dediğimiz şeyin aslında gerçek değil, bir kurgu olduğu. Bu nedenle iki ayrı günlük metnini yan yana akan sayfalarda yazdım. Ekmel bey ve Derya aynı anı tümüyle farklı aktarıyorlar. Yalan söyleyen kim ve/veya ikisinden biri yalan mı söylüyor gerçekten?


GÜLŞAH KÜÇÜKŞAHİN: Derya’nın hikâyesindeki en belirgin sorunsal kendi olamamak. Sizce bunun sebebi ne olabilir?

 


Bence bunun sebebini bilebilseydik edebiyata ihtiyacımız olmazdı ve dünya çok daha güzel bir yer olurdu. Sizce de herkes bir başkası olmak için çabalamıyor mu? Daha zengin, daha güzel, daha başarılı, daha etkileyici, vesaire. Kimse kendisinin ne olduğunu aslında tam olarak bilmiyor, psikoloji biliminin de bunu desteklediğini unutmayalım, bir başkası olmak için yaşıyor. Bu açıdan baktığımızda Derya, kimsenin kendi olmadığı bir dünyada bunun farkında olacak kadar cesur bir kadın belki de. Bence hiç kimse tam anlamıyla kendisi değildir, hatta belki kendi diye bir şey yoktur, belki de kişilikten kişiliğe geçen gölgelerizdir, hamurumuza her an başka bir renk damlamaktadır ve beyazdan griye geçeriz, kızarırız, sararırız, belirginleşir gibi oluruz, sonra bir bakarız ki yine özlemlerimiz hayallerimiz bizi kendimiz olmaktan çıkarıyor, bir başkası gibi olmaya zorluyor. Evvelotel’in “Acılezzet” öyküsündeki anlatıcının Edip Cansever’den ödünç aldığı dizeyle söylersek: “Bir gün herkes kendisi olsun.”


GÜLŞAH KÜÇÜKŞAHİN: Suzan Defter’de yoğun parantez kullanımı var. Günlük türü yapısı itibariyle çoğunlukla karakterlerin içeriden görüşleriyle ilerler. Buna rağmen içeriden görüşü parantezlerle desteklemenizin sebebi nedir?

 

Suzan Defter’in günlük anlatısı bildiğimiz türden bir günlük değil, edebiyat için oluşturulmuş bir üslup içeriyor, aslında günlük metni demekten çok bilinçli bir bilinç akışı demek daha doğru. Karakter için bilinç akışı anlamına gelen her üslup aslında yazarın bir müdahalesidir, kişi için bilinç akışı vardır, yazar için yoktur. Öte yandan bilinen ve kabul edilmiş kalıplarla da zorum var. demek istediğim Suzan’ın veya Ekmel Bey’in günlüğünün günlük gibi olmaması için çaba gösterdim.

 

ABDULLAH EZİK: Ömür Diyorlar Buna’nın türünü saptamak pek de kolay değil. İçinde kurgulanan yazılarla beraber işitilen haberler ve anılar, öyküler yer alıyor. "Yaşantı" acaba tüm bunları karşılamaya yetecek bir tür mü, türlerin iç içe geçtiği bu tür metinlere nasıl bakıyor?

 

Metin türlerine isim koymak yazarın işi mi emin değilim. Yapı Kredi Yayınları’nda çalıştığım sıralarda, pek çok metin için yaşardık bu sorunu. Karşımıza anı desek anı değil, günlük desek günlük değil, roman desek roman değil dediğimiz metinler çıkardı. Yayıncılık deneyimimle  “öyküleşmiş söyleşiler veya söyleşilmiş öyküler” diye sadece o metne özel bir isim koydum. Yazar olarak metnin kapağında ne yazdığını pek umursamam. Edebi türlerin geçişliliğinden, birbirinin içinden çıkmasından yanayım, metinlere ad koymanın metni sınırlayan bir tarafı var. Leyla Erbil’in sondan bir önceki romanı Kalan’a roman demek haksızlık olur bence, ya da çok sevdiğim İsviçreli yazar Max Frisch’in Montauk adlı kitabı anı mı, roman mı, anlatı mı? Ne? Diyelim ki hiçbiri, bi önemi yok.

 

ABDULLAH EZİK: Karakter konusunda çok zengin metinleriniz var. Ömür Diyorlar Buna'da işlenen Şapkacı Arlet, Doktor Manukyan gibi kişiliklerin izleri roman ve öykülerinizdeki  başka karakter oluşumlarına tesir ediyor mu?

 

Yazdığım metinlerin gerçekle mutlaka bir ilintisi oluyor, gerçekle ve hayatın bizatihi kendisiyle çok ilgiliyim. Yazdığım karakterler gerçek hayatta karşılaştığım sayısız karakterden damıtılmış oluyor, ki fantastik edebiyat gibi başka türlü işleyen hayal gücü sayılmazsa pek çok yazar için de böyle olduğunu sanıyorum. Amacımız iyi edebiyatsa, okuru düşünerek değil, metnimizi düşünerek yazıyorsak, bir anlığına veya uzun süre gördüğümüz, yakından veya uzaktan tanıdığımız herkesin yazdıklarımızda bir oluşum payı vardır, bütün bu gerçek kişiler yazarın değirmeninden geçerler. Bu nedenle iyi edebiyat sahtelik hissi uyandırmaz, sahte değildir çünkü, nüvesinde gerçek hayat vardır, sadece hayal gücü o gerçeklik parçacıklarını karıştırıp yeni bir bütün yapmıştır.

 

ABDULLAH EZİK:  Ömür Diyorlar Buna’daki yazıların bir kısmı gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılarınızdan oluşuyor. Ve tabii sizin gazeteci kimliğinizi de biliyoruz. Bunun eserlerinizdeki konu zenginliğinde katkısı nedir?


Pek uzun sürmedi gazeteci kimliğim, kendime de hiçbir zaman gazeteci diyemedim, değildim çünkü, haber peşinde koşmadım, bir gazeteciden beklenen şeyleri yapmadım, talep de etmediler, benden gerçek insan hikayeleri yazmamı istediler. Ben de hayatın peşinde koştum, bu da gazete ve dergi sayfalarına yansıdı; yansımakla kalmadı, benim hayata dair, insan denen varlığa dair algımı akıl almaz ölçüde genişletti. Öte yandan şaşırtıcı karakterlere, yazsam kimse inanmaz diyebileceğim hikayelere doğru çekilmek gibi bir özelliğim var, aramasam da karşıma çıkıyor. Ömür Diyorlar Buna’nın dipnotları tümüyle gerçektir. Hatta bitmiyor, katlanıyor diyebilirim. Mesela Şapkacı Arlet’le ilgili yirmi altı yıl sonra bir şey oldu. Bir gün bir vesileyle yazar olduğumu bilmeyen bir beyle konuşuyordum. Beyoğlu’ndan, şurdan burdan söz ediyorduk, söz Mis Sokak’a geldi. Ben de adını vermeden, Şapkacı Arlet’le tanışmamdan söz ettim. Enok Bey babaannesinin de o sokakta oturduğunu söyledi. Sonunda Şapkacı Arlet’in yani Madam Argiro’nun Enok Bey'in babaannesi olduğu ortaya çıktı. Tabii ki bu kitaptan veya Sokak dergisinde yayımlanan yazıdan haberi yoktu. Aradan geçen bu uzun süre içinde babaannesi ölmüş. Metinde anlattığım o harika eşyalar Enok Bey’in evine taşınmış. Enok Bey’in babasına kitap imzalayıp gönderdim, o da bana o harika vitrinin, üstünde oturup Madam Argiro’yu dinlediğim koltuğun fotoğrafını gönderdi. Şimdi ben hayata nasıl inanmayayım, olmadık tesadüflerle beni buluşturan hayat edebiyatımı nasıl etkilemesin?


SELİM GÜNEŞ: Dünya Ağrısı’nda romanın atmosferiyle anlatılan arasında bir paralellik kuruyor gibisiniz. Ancak kasaba ve kar mı mutsuzluğun metaforu olabilir?

 

Elbette hayır. Benim için mutsuzluğun atmosferi yazdır mesela. Bir haftadan uzun tatile katlanamam, çevremde sevdiklerim yoksa, bir şeyler istediğim kitapları okumamı veya yazmamı engelliyorsa, yaz mevsimi beni depresyona sokar. Şehrin ortasında durup güneşe bakarak mutlu olabilen biri değilim. Ama Dünya Ağrısı’nda mutsuzluk metaforu olarak kışı bilinçle seçtim. Bir metni kurgularken, yaratmak istediğim etkiyi sağlayacak araçların neler olacağına daha baştan karar veririm. Hatta bu araçlar metni şekillendirir. Çok nadiren vazgeçerim, genellikle başta düşündüğüm araçlarla devam ederim. Dünya Ağrısı’nda taşra boğuntusu, taşranın sınırlarını aşamamak, alıp başını gidememek, bu boğuntuyu hissetmeyen, yüzeysel amaçlarla, hatta neredeyse dürtüleriyle oyalanarak yaşayan insanlar, kasabanın karanlık ve kanlı geçmişi, geliştiğini sanırken güdükleşmesi, doğa gibi, iyi niyet gibi temel güzelliklerini kaybetmesi ve buna eklenebilecek başka unsurların birleşmesinden doğan bir ağrıydı yazmak istediğim şey. Bunun için sessizlik, yani hayat belirtilerinin susması ve örtme etkisi yaratacak bir araç aradım. Kış tam da böyle araçtı. Sürekli yağan kar günahları örtüyor. Kasaba kar altında kaldıkça sessizleşiyor, sadece gerekli kelimeler çıkıyor ağızlardan ve kasabalarının ve kendi günahlarının altında kaldıklarını inkar etmeye ömürlerini adayan insanlar susuyorlar.

 

SELİM GÜNEŞ: Dünya Ağrısı’nda sessiz sakin, kendi halinde birinin bir lincin hem faili hem kurbanı olmasını anlatmak sizin için kolay oldu mu?

 

Kolay olmadı aslına bakarsanız. Romanın doğuşu bir linç sahnesiyle başladı, ilk onu yazdım. Giderek daha çok söylediğimiz bir kelime linç. Mecazi veya gerçek olarak. Diğer şehirler bir yana, benim doğduğum şehir iki kez linçe yataklık etti. linç insanın vahşi doğasını giderek daha sık ortaya çıkarıyor. Linçin panzehiri adalettir, adalet hayalleştikçe linç artıyor. Yaşadığı toprakla sorumlu bağlar içinde olan bir yazar kendi toprağıyla, kendi ülkesiyle, kendi geçmişi ve ülkesinin geçmişiyle önce kendi yüzleşmeli. Hiç kolay bir şey değil bu. Kolay olmadığı için ülke olarak günahlarımıza günah ekliyoruz. Bu bir yalanı gizlemek için yeni bir yalan söylemek, bir cinayeti örtbas etmek için yeni bir cinayet işlemeye benziyor, sürekli gerisi geliyor. Günahlarımızla yüzleşmekten kaçtıkça yeni günahlara boğuluyoruz. Dünya Ağrısı’nın ana fikri bu.

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Duygu Topçu

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Latin Amerikan edebiyatının Gabo'su Gabriel Garcia Marquez yakın çağın tartışmasız en büyük yazarlarından biriydi.

Kimi kitaplar daha yayınlanır yayınlanmaz sinema profesyonellerinin radarına giriyor ve henüz kitabın popülerlik dalgası sona ermeden bu kez film uyarlamasıyla karşılaşıyoruz. Öte yandan başlangıçta kıyıda köşede kalmış, fakat dramatik potansiyellerinin keşfedilmesiyle çok ünlü filmlere dönüşmüş kitaplar da var.

Kahramanlarını çürümüş ve itici algılanabilecek bir dünyanın içine yerleştiren kara filmler, 1950'li ve 60'lı yıllarda başta Amerika olmak üzere dünyanın hemen her yerinde epey popülerdi. Fakat o günlerde de edebiyat ve sinema arasındaki işbirliği bugünkünden farklı değildi elbette. O günlerde de sinema edebiyattan epeyce faydalanıyordu.

Ayrıntı Yayınları, otuzuncu yılını kutluyor. Kutlama etkinlikleri kapsamında bu ay başına kadar (8 Mart) ziyaret edilebilen “Kitabın Yazgısı (fata libelli)” başlıklı bir serginin yanı sıra bir dizi atölye ve seminer de gerçekleştirildi.

 

İnternet bağlantısı hemen hepimizin hayatının ayrılmaz bir parçası artık. Bir yandan sosyal medya kanalları gündelik iletişimimizin ayrılmaz bir parçası haline gelirken internete girme yaşı da gitgide düşüyor. Eskiden tuvalete girerken yanımıza alınan kitapların yerini bile hızla akıllı telefonlar alıyor! İnternette geçirdiğimiz zaman uzadıkça okumaya ayırdığımız zaman da kısalıyor.

Söyleşi

Kerem Yücel ile söyleşi:


“İyi bir fotoğraf her zaman kendini anlatabilir.”


Ece Karaağaç

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.