Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Televizyon // Bittikten sonra geriye kalanlar




Toplam oy: 30
Öykü anlatmak üzerine kurulmuş bir dizinin, bize bir öykü anlatarak bitmesinden daha güzel ne olabilir?

Arkadaşlarınızı sizin çok sevdiğiniz bir diziyi seyretmeye ikna etmeniz bazen epey güç oluyor. Bırakın ikna etmeyi, söz konusu diziyi tarif etmek bile başlı başına bir problem halini alabiliyor. Geçenlerde başıma geldi. Kalanlar'ın (The Leftovers) sonlarına yaklaşmıştım ve hayatımda seyrettiğim en güzel dizilerden birisi olduğunu düşünüyordum. Bitmek tükenmek bilmeyen ısrarlarımdan bunalan arkadaşlarımın ise itirazları vardı: “Hıristiyanlıkla ilgili olan dizi değil mi o?” Başta öyle sanabilirsin ama aslında hiç ilgisi yok... “Bilimkurgu diye duymuştum.” Bir an için öyle bir hava yaratıyor ama değil... “Ben başladım ama sıkılıp kapattım.” Evet, başta biraz sevimsiz gelebilir ama sonra âşık olacaksın, inan bana... “Öyle sıkılmak değil, içim sıkıldı, ruhum ezildi.” Haklısın, kesinlikle çok karanlık bir dizi.

 

Kalanlar, Tom Perrotta'nın aynı adlı romanından uyarlanmış, kısa sayılabilecek (üç sezon, toplam 28 bölüm) bir dizi. Üç yıl önce ben de ilk bölümünü seyredip bırakmıştım. İtiraf ediyorum, romanı da okumadım. Konusunu anlatmaya kalksam, üç-beş kişi hariç hepiniz bu yazıyı okumayı bırakırsınız diye hiç yeltenmiyorum. Kitabın Türkçesini yayımlayan Siren Yayınları, arka kapak yazısında bence harika bir iş yapmış. Ya da daha önce SabitFikir'de kitap hakkında çıkan yazıyı okumanızı öneririm.

 

Konusunu anlatmasam da şunu söyleyebilirim: İnsanı hemen cezbeden ve içine alan bir dizi değil. Dini motifler üzerine kurulu fantastik bir distopya gibi başlıyor ancak sağ gösterip sol vuruyor. Esas meselenin ne olduğunu anlamak için birkaç bölüm sabretmeniz gerekiyor. Benim ilk denemede pes etmemin sebebi, dizinin türü ya da atmosferi değildi. Sonuyla ilgili endişelerim yüzünden bıraktım.

 

"Lost Sendromu"

 


Kısa öyküler bazen usulca bitiverir ve bu güzel bir şeydir. Romanlar söz konusu olduğunda ise okurun beklentisi daha farklıdır. Bilhassa uzun bir romanla günlerinizi, haftalarınızı geçirdikten sonra tatmin edici bir vedalaşma istersiniz. Diziler için de aynısı geçerlidir, hatta belki daha da fazlası. En uzun romanı, nereden baksanız birkaç hafta içerisinde okur bitirirsiniz. Dizilerle ilişkinizi ise sezonlar ve yıllar üzerinden hesaplarsınız. Ekrandaki karakterleri, arkadaşlarınızdan daha sık gördüğünüz olur. Eh, ayrılığın da bir ağırlığı olmalı.

 

Tabii, "tatmin edici vedalaşma" yoruma açık bir tanım. 21. yüzyıldayız; hiç bitmeyen bir karmaşanın, felaketin ve dehşetin içinde yaşıyoruz. “Niye” sorusunun cevabını bildiğini iddia edenler tarafından o kadar çok aldatıldık ki, bazı soruların cevabı olmadığını kabullendik. Çağdaş edebiyatta, kurgudaki tüm düğümlerin çözülmesi, tüm taşların yerli yerine oturması, okuru enayi yerine koymak sayılıyor artık. Ancak merak unsuru üzerine kurulu bir dizi yapıyorsanız ve insanların beklentileriyle bir kuyumcu titizliğiyle çalışıyorsanız, 21. yüzyılda yaşıyoruz diye öyle oldu bittiye getirmek de olmaz. Örneğin bir Haneke filminde doğal karşılanacak ucu açık sonların popüler kültürde kabul görmesi imkansız. Pek yakında Game of Thrones'un yıllardır beklenen finalini seyredeceğiz. Olmaz ya, diyelim yapımcılar, "Bütün bunlar aslında bir rüyaymış" desinler ve Jon Snow aniden uyanıversin. Tepkiler nasıl olur?

 

 

 

Kalanlar’ın sonuyla ilgili endişeler ise, piyasadaki herhangi bir diziye kıyasla çok daha ciddiydi. Buna "Lost Sendromu" diyebiliriz.

 

Popüler dizileri ikiye ayırmak mümkün. Bir yanda Mad Men, The Sopranos ya da The Leftovers gibi "butik" diziler var. Televizyon karşısına oturan herkesin ilgisini çekmeyeceği, aksine sabrını zorlayacağı baştan kabul ediliyor. Bir de dünyanın dört bir köşesinde milyonları peşinden sürüklesin diye tasarlanmış diziler var. Bunun en son örneği, Game of Thrones. Ondan önce ise Lost vardı.

 

Lost, çizgi roman tutkunu ergenlerin ruh halini, futbol pozisyonu tartışır gibi sahneleri tartışmayı ve her kareden yüzlerce teori üretmeyi genel izleyici kitlesine taşıyan ilk diziydi. İnternet çağının televizyondaki ilk altın çocuğuydu. Sanki beni düşünerek yazmışlardı. Beşinci dakikasında delice vuruldum, ilk üç sezonun DVD'lerini satın alıp her bölümü defalarca izledim. İnternette yazılmış her yorumu, her teoriyi, her soruyu ve cevabı okudum. Sezon finallerinde şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Kendimi zeki sanırdım ama senaristler sürekli beni ters köşeye yatırıyordu. Zevkten dört köşe oldum. Sonra işler bozuldu.

 

Sorun şuydu: Lost, temelde dev bir bulmaca olarak kurgulanmıştı. Yapımcısı David Lindelof, daha ilk günden beri internet forumlarında ve röportajlarda bu bulmacanın bir çözümü olduğunu ve bunun kesinlikle ortalıkta dolaşan teorilerden biri olmadığını iddia etti. Yalan mı söyledi, kendisine çok mu fazla güvendi, yoksa dizi tuttu diye birkaç yıl uzatmaya çalışırken planlar mı bozuldu bilmiyorum. Muhtemelen üçü de bir ölçüde doğrudur ve eminim bunun tek sorumlusu Lindelof değildir. Komplike bir dizi senaryosu yazmak zaten müthiş zor bir iş, fakat internet çağında iş sadece kafanızdaki öyküyü ekrana taşımakla bitmiyor. Tek bir beyin gibi çalışan yüz milyonlarca izleyicinin tepkisini anında ölçmeniz, beklentiyi yönetmeniz, merakı körüklemeniz, şaşırtmanız, kandırmanız ve bunu birkaç sene boyunca her hafta tekrarlamanız gerekiyor.
Lost, önce kontrolden çıktı. Sonra da en bayat, en sıkıcı şekilde bitti. Bu işten sorumlu tutulan Lindelof, televizyon dünyasındaki en nefret edilen kişilerden biri oldu. Depresyona girdi ve bir süre ortadan kayboldu. Birkaç yıl sonra yeni projesi Kalanlar'la geri döndü.

 

Cevapları bulamadığımız zaman ne yaparız?

 

Lindelof bu defa romanın yazarı Perrotta ile beraber çalışıyordu ama bu bile ona güvenmem için yeterli olmadı. Diziyi izlemedim ama yorumları göz ucuyla takip ettim. İlk iki sezon çok beğenilince bir sezon daha uzatmaya karar verdiler. Sonra üç sezonluk, derli toplu bir paket halinde bitti. Başta final bölümü olmak üzere eleştirmenlerden o kadar olumlu yorumlar aldı ki, merakım galip geldi ve hadi dedim, bir kere daha deneyeyim.

 

Her şeyden önce Kalanlar, Lost gibi bir bulmaca değil. Bir çözümü yok. Gidenlerin nereye gittiğini, kalanların niye kaldığını öğrenemeyeceğimizi en başından kabullenmemiz gerekiyor. Zaten dizinin meselesi tam da bu: Cevapları bulamadığımız zaman ne yaptığımız. Hayata bir anlam yüklemek için ya da hayatta kalmak için birbirimize ve kendimize anlattığımız öyküler. Bu öykülere yaşatmak zorunda olmamız. Tanrı olsun, aşk olsun, aile olsun, inandığımız şeyleri yitirmemek için neleri göze aldığımız. Neleri gözden çıkardığımız. Yitirdiğimizde nasıl travmalarla boğuştuğumuz.

 

Sonunu anlatmayacağım, çok büyük haksızlık olur. Ana temalarından biri nihilizm olan bir dizinin olumlu mu yoksa olumsuz bir tonda bittiğini söylemek bile haksızlık olur. Şu kadarını söyleyebilirim: Müthiş etkileyici bir sondu. Belki de en etkileyici yanı, televizyonda duymaya alışkın olmadığımız kadar uzun bir monologla tamamlanmasıydı. Yazarlık atölyelerinin temel kurallarından biri olan “anlatma, göster” düsturunun tam tersini yapmışlardı ama bu diziye başka türlü bir son yakışmazdı. Öykü anlatmak üzerine kurulmuş bir dizinin, bize bir öykü anlatarak bitmesinden daha güzel ne olabilir?
Uzun zamandır edebiyata bu kadar yakın duran bir dizi izlememiştim. (Murakami göndermeleriyle dolu efsanevi “otel” bölümü, başka bir yazıya konu olsun.) Şahane oyuncu kadrosuyla, Max Richter’in meşhur müziğiyle ve bana sık sık “bunu nasıl yapmışlar” dedirten anlatımıyla gönlümü fethetmekle kalmadı, listemde ilk üçe girdi.

 

Ancak dediğim gibi, Kalanlar’ı arkadaşlarıma bile tavsiye ederken zorlanıyorum ve o yüzden artık susuyorum. Zaten hayat üstüme üstüme geliyor, kafamı boşaltacak şeyler izlemeyi tercih ederim diyorsanız ekranda sayısız seçenek var. Bana göre o boş şeyler, insanı rahatlatacağına daha beter bitkisel hayata sokuyor. Ruhumuzun en karanlık kurcalayan şeyler ise boğulacağımızı hissettiğimiz anda tuhaf bir şekilde nefes oluyor. Edebiyat da böyle bir şey zaten.

 

 


 

 

Kalanlar romanı ile ilgili yazı için tıklayınız.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Köşesiz Hüzünler


Behçet Çelik’in 2010’da yayımlanıp 2011’de Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanan kitabı Diken Ucu, içerdiği on dört hikayeyle Çelik’in yazı dünyasına ışık tutmaktadır.

İnceliğin Sesi Olan Öyküler

Diyabet son yıllarda görülme sıklığı hızla artan bir sorun. Halk arasında şeker hastalığı olarak da anılan bu zorlu hastalık, çocuklardan yaşlılara ve hatta hamilelere kadar pek çok insanı etkiliyor. Üstelik sadece ilaç kullanmak yeterli değil, sağlıklı bir hayat sürmek istiyorsanız, yaşam biçiminizde köklü değişiklikler yapmanızı da gerektiriyor.

 

Kitabevi raflarında karşımıza çıkan kitaplara bir müddet sonra sinema salonlarında da rastlamaya alıştık. Gerek Hollywood, gerekse bağımsız sinema endüstrisi edebiyattan sıklıkla besleniyor artık. Peki 2018'de hangi romanların uyarlamalarını izleme fırsatı bulacağız? İşte 2018'de beyazperdede göreceğimiz 10 roman:

 

 

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.