Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

"Bu acı bir gün işine yarayacak"



Toplam oy: 340
Jack Kerouac // Çev. Zeynep Akkuş
Siren Yayınları
Paris'te Satori, disiplinden nefret eden Jack Kerouac'ın kendiyle sınavı sayılabilir. Kuralsız Jack, atalarıyla bir bağ kurmak için çıktığı seferden müthiş serseriliğinin dökümü ile dönüyor yine.

Bir an gelir ki ezberinizi unutursunuz; tiyatro sahnesindeki “trak”tır bu. Söyleyeceğini öğrenmişlerdeki ani bellek boşluğu, beyindeki havalandırma deliğinin açılışını andırır. Aslında hiç beklenmeyen bir şimşek çakışıdır yaşanan; her şey kendi manası üzerindeki tahakkümünü kaldırır. Birdenbire gitmek istersiniz. Birdenbire başka olmak istersiniz. Birdenbire özlediğiniz, hayalini kurduğunuz meseleye dönüşmek istersiniz. Can havliyle aydınlanmak için bir fırsat doğmuştur. Tecelli edecek olan, vaziyetin kontrolünü ele geçirmektir. Çıkacağınız yol zaten uzun zamandır üzerinde olmanız gereken yoldur. Sizi çeken, manyetizmasına alan merak “ne olduğunuz”a dairdir işte. Yaftaları, payeleri, apoletleri, titrleri elinizle bir kenara itip varlığınıza doğru ilk adımı atarsınız. Bebeklikten sonra ikinci kez yürüme çabasıdır sizi heyecanlandıran. Varlığına yürüyenin yokluğu anlaşılmaz, kayboluşu fark edilmez.

 

Herkes bir şekilde gitmek ister de gerekli cesareti bulamaz. O harekete geçiş esnasında sizi ürküten, yolun zorluğu değil, orada karşılaşacaklarınızla yüzleşmenin tedirginliğidir. Çünkü “trak”ı izleyen süreçte yükselme, enginleşme olabileceği gibi çöküş ve enkaza dönüşme olasılığı da vardır. Alınan risk gerçeğe katlanıp katlanamamanızla doğru orantılıdır. Bu iş aynaya bakmaya, aynada gördüğünüz kişiyle konuşmaya hiç benzemez. Size sizi hatırlatacak şeylerin laf cambazlığı, zorunlu kibarlığı yoktur çünkü. Çıplak gerçeğin pornosuyla, hardcore’uyla şu soruyu yanıtlarlar: Bu yaratığın ömrünün ana fikri nedir?

 

Bir ağacın önünde durup da ağacı seyrettiğinizde ne görmek arzusundaysanız onunla yetinirsiniz. İnsan kendi soyağacının önünde durup da geldiği kalabalığı tanıdığında bazen ona gizlenmiş bir darağacı da görebilir. Bütün aileler güzel sayılmamalı. Her aile imrenilecek bir hatırata sahip olmayabilir. Karanlıkta bekletilenler kimi zaman huzur içindir – ya da huzur sırlar üzerine kuruludur. Köken denen o tedbirsiz mazi, genlerin raksı, DNA’ların etrafa saçılışı ve kim bilir dünyaya yayılan ataların çılgınlıkları sizi elbette bağlamaz ama upuzun bir macerada beklentilerinizin dışında da gelişmiş olabilir. İnsanın soyunu araştırması bir cinayet soruşturmasına benzer bazen. Her soy sürprizlerle, gizli kahramanlarla, büyük yenilgilerle doludur. 

 

Jack Kerouac “satori”sinin çekimine kapılıyor. Satori, Japoncada “ani aydınlanma, ani uyanış, gözün açılması” anlamına gelmekte.

 

 

 

Örneğin ben baba tarafından dedemi hiç tanımadım. Ali İskender Bey, babam dört yaşındayken ölmüş. Ancak kütüğümü araştırma hevesiyle harekete geçtiğimde Beyoğlu / Hacımimi Mahallesi’ne kayıtlı olduğumu öğrendim. Buraya kadar her şey mantıklı; ama Hacımimi Mahallesi Karaköy’de genelevlerin olduğu muhit. Bu bilgiden sonra konuyu kapattım ve meseleyi bir liman kültürüne devrettim. Denizciler, Levantenler, belki İskender isminin çağrıştırdığı bir Balkan uzantısı deyip dosyayı rafa kaldırdım. Sonuçta soyum sopum biraz alengirli geldi bana.

 

Bu Kerouaclar kimdir?

 

Herkes kestirip atamayabilir; hatta “hadiseyi yerinde inceleme” inadıyla kıta değiştirip büyük büyük büyükbabasına kadar tarihi ince eleyip sık dokuyabilir de. Nereden geldiğin nereye gideceğini doğrulamasa da farkındalık önemli tabii. Jack Kerouac, Beat Kuşağı’nın en gezgini diye bilinir. Yolda romanında Amerika kıtasını geze geze delmiştir. Paris’te Satori başlığını koyduğu kısa anlatıda ise Avrupa’ya geçiyor; derdi şu: Bir Kanada göçmeni kendisi, ailesinin kökeni de Fransa’ya dayanıyor. Öyle ki, neredeyse ortaokul yıllarına değin Jack’in İngilizcesi oldukça kötü. “Bu Kerouaclar kimdir,” deyip düşüyor yollara. Beatnik arkadaşlarına hiç değinmeden “satori”sinin çekimine kapılıyor (“satori,” Japoncada “ani aydınlanma, ani uyanış, gözün açılması” anlamına gelmekte; bizim argoda “ampullerin yanması, çakma” da denir).

 

Yolculuk notlarına bakarsak pek de aradığını bulamıyor Jack. Onu tanıyanlar zaten bu yolculuğun ciddi bir hevesle başlayıp bambaşka mecralara akacağından emindir. Aynen öyle oluyor. Yine barlar, ağır sarhoşluklar, kaybolan valizler, tanışılan şoförler, evinde misafir kalınan tuhaf/güzel adamlar, sevişilen kadınlar, araya sıkıştırılan kütüphane ve arşiv çalışmaları.

 

Satori esnasında dil üzerine de düşünüyor Jack, ki bence kitabı ilginç kılan yanlardan biri bu alan. Diğer Beatnik arkadaşları gibi dili kırmayan, zorlamayan biri olarak dosdoğru yazmayı seçmişliği hakkında ipuçları veriyor. “Yaptığınız, önemli ya da önemsiz her şey, bilimin, ‘araştırmaların derinleşen esrarı’ adını verdiği güç sayesinde yüz katı kuvvetli olarak size geri dönecektir,” deyip kestirip atıyor bunaldığında.

 

Paris’te Satori, disiplinden nefret eden Jack Kerouac’ın kendiyle sınavı sayılabilir. Hızla sonuca ulaşmaktan hoşlanan, tez canlı, kafasına göre yaşayan, kuralsız Jack atalarıyla bir bağ kurmak için çıktığı seferden müthiş serseriliğinin dökümü ile dönüyor yine. 

 

Ölülerinizi mezarlıklarda değil, yeryüzünde arayın diye söylenmenin tam sırası.

 

 


 

* Görsel: Servet Kesmen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Zeynep Rade’in geçen ay yayımlanan öykü kitabı En Güzel Boşanma Hikayeleri, okuru temelde evlilik ve boşanma kavramları üzerinden sorgulamaya iten bir eser. Kitaptaki 16 öykü boyunca evlilik hayatının halı altına süpürülen evreleri, boşanmayı hazırlayan zeminler ve süreçlere yer verilmiş. Elbette sonrası da…

Hasan Ali Toptaş, yaşayan Türkçe edebiyattaki ifade gücü en yüksek, duyuşu en ince kalemlerinden biri. Fakat onu edebiyat geleneğimizde müstakil bir yere konumlandıran yalnız bu duyuş ve ifade gücü değil, şahsi dehasını postmodern estetiğin başat unsurlarıyla bir potada eritme ve buradan özgün bir ses türetme becerisidir. Postmodern estetiği uzun uzadıya anlatmaya vaktimiz müsait değil.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.