Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Adab-ı muaşeretin sınıfsal manzarası




Toplam oy: 386
Osmanlı öleliberi köprünün üzerinde yaşayanlar çoğaldı ama hiç çoğullanmadı. Köprü sakinleri kendilerine daha derin nefesler alacakları yeni memleketler aramıyor değiller. Ve işin tuhaf yanı, başka memleketlerde alınan bütün o nefesler burada öyle bir gürültü ve hevesle havaya salınıyor ki, sanırsınız daracık bir köprüde değil, hiç bitmeyecek bir cengin meydanında yaşıyoruz.

Kimse bir köprüde yaşamaz. Köprüler yolları bağlar; ülkeleri, şehirleri, mahalleleri, köyleri birleştirir. İnsanlar köprülerden geçerek evlerine gider ya da evlerini terk ederler. Ama yaşanmaz köprü üstlerinde. Köprü altlarında yaşayanlara da pek iyi gözle bakılmaz doğrusu. İçimde bir ses, adına Osmanlı denen imparatorluğun bir köprüye sıkışıp kalmaktansa dünyaya açılmayı tercih eden büyücek bir ailenin çocuklarının ferahlık talebinden doğmuş olabileceğini söylüyor. Şu halde imparatorluğun geriye yalnızca başlangıçtaki köprü kalana değin küçülmesi de tesadüf olamaz. Osmanlı öleliberi köprünün üzerinde yaşayanlar çoğaldı ama hiç çoğullanmadı. Köprü sakinleri kendilerine daha derin nefesler alacakları yeni memleketler aramıyor değiller. Ve işin tuhaf yanı, başka memleketlerde alınan bütün o nefesler burada öyle bir gürültü ve hevesle havaya salınıyor ki, sanırsınız daracık bir köprüde değil, hiç bitmeyecek bir cengin meydanında yaşıyoruz.

 

İstanbul’un görgüsü ya da etiket

 

Atik Valide Sultan Camii’nin avlusundaki odasında Prof. Sadettin Ökten ile mevcut uygarlık düzeyimizde düçâr olduğumuz medeniyet tahayyülsüzlüğünün acı sonuçlarını konuşurken söz döndü dolaştı İstanbul’un gayrimüslimlerine karşı gösterilen popüler tahammülsüzlüğe geldi. Sordum: “Peki İstanbul gayrimüslimlerini kaybedince nesini kaybetmiş oldu?” İşin doğrusu, bende bir cevabı vardı bu sorunun. Derdim ki mesela, “Geride kalanların yaşadığı özsaygı yitimi tamir olunmuş değil hâlâ.” Yıllarca birlikte yaşadığınız insanların katline tanık olduktan sonar, akrabalarını da şehirden kovup mallarına el korsanız ne kendinize saygınız kalır, ne yaşantınızla temsil ettiğiniz değerlere... Ama Prof. Ökten başka bir cevap verdi: “İstanbul onlarla birlikte görgüsünü kaybetti.” Galiba bu cevapla görgü ya da adab-ı muaşeret ile özsaygı ve hukuk arasında bir bağlantı olduğunu fark etmiş oldum.

 

Zira muaşeret, birlikte yaşamak demek. Adab-ı muaşeret ise birlikte yaşamın kuralları. Her birimiz gündelik hayatımızda birbirimizin yaşam, özgürlük ve mülkiyet alanlarından geçip duruyoruz. Beşeri ilişki denen hadise, Prof. Nilüfer Göle’nin pek güzel ifade ettiği gibi bu “iç içe geçişme” halinden ibaret (İç İçe Girişme, Metis Yayınları). Şu halde bu geçişmenin bir çarpışmaya dönüşmemesi için lazım gelen edep demek aslında adab-ı muaşeret. Ama keşke bu kadarla kalsa her şey...

 

Adab-ı muaşeret genellikle şehre ithaf edilen bir haslettir. Şehirde ise hukuk ve özsaygı yalnızca kuşaktan kuşağa değil, şehirden insana aktarılan da bir şeydir. Çünkü şehir binalar değil, o binaların, sokakların, hanların, hamamların içinde vuku bulan beşeri ilişkiler demektir. Bu şartlar altında adab-ı muaşeret de birlikte yaşayan insanlar arasındaki hukukun adı olsa gerektir. Prof. Ökten’in İstanbul’un gayrimüslimleriyle birlikte görgüsünü de kaybettiği yolundaki tespiti, bir bakıma sözünü ettiğim hukukun ortadan kalktığına da işaret ediyor olabilir. En nihayetinde yağmayla ve zorla mülkiyet transferi kaba saba bir şeydir... Leylâ Erbil, Kalan’da böylesi bir yağma sahnesi sonrasında olanları anlatır: “defolun,,, buralar bizim diye çığırarak kovalıyorlardı bizi,,, ‘yallah, yallah min ruh, havariun’a, havariun’a!..’ acayip bir dil çalınıyor kulağımıza,,, ne demek anlamıyorduk,,, kocaman sakallı bir dede, bastonuyla havayı döve döve, ‘nereden senin malın olmuş, mülk sahibi allah’tır, sizden aldı bize verdi,’ diyordu durmadan.” İşte bu zaviyeden bakınca sanki mülkün eski sahiplerini kovalayan bu kabalık, o mülke el koymayı mümkün kılan hukuksuzluğun örtüsü gibidir.

 

 

 

Avrupa memleketlerinde adab-ı muaşerete karşılık olarak bulduğumuz kelimenin etiquette olması da tesadüf değil. Ve etiquette, hemen anlaşılacağı gibi, fiyat bildiren küçük kağıt parçası ya da bilet anlamındaki estiquette’ten türemiş. Victoria Dönemi’nde, İngiltere ve Fransa’daki saraylarda düzenlenen hangi törende, kimin, ne yapacağına ilişkin kaidelerin ortak adı olarak kullanılmış etiquette. Lafı uzatmanın manası yok: Saraylardan, aristokrasilerden vazgeçse de etiquette’ten geçmedi Batılı toplumlar... Hatta sadece Avrupa’da değil, dünyanın her yerinde etiquette sokağa indi, kafelerde zaman tüketti, edebiyata girdi, sinemadan göz kırptı, müzik eşliğinde raks etti... Yani bir ayrıcalık olmaktan çıkıp tabiri caizse demokratikleşti. Artık yalnızca saraylılar, aristokratlar, yüksek sosyete değil, her sınıftan insan birbirine nerede, nasıl davranacağı hakkındaki bilgisi ölçüsünde kıymet veriyor. Böyle olunca etiquette ya da adab-ı muaşeret sınıfsal çelişkilerin de ifadesine dönüşüyor.

 

Mevzuyu dünyadan ve Türkiye’den etiket manzaraları şeklinde genişletme şansımız yok. Öte yandan dünyanın en kalabalık köprü ülkesi Türkiye, o kadar uzun zamandır tarz-ı hayat ve adab-ı muaşeret kavgası veriyor ki, geriye kalan kavgaların tamamı rafa kaldırılmış gibi. Dolayısıyla masada çatalın bıçağın nereye konacağından ibaret sayılmaması lazım gelen adab-ı muaşeret konusunu, tarihin bu toplumda açtığı çok derin ve ölümcül yaralara temas etmeden kavramak mümkün değil.

 

Batı mı, Doğu mu? Hiçbiri...


Adab-ı muaşeret ve tarz-ı hayat meseleleri edebiyata Tanzimat’tan sonra girmeye başlar. Çünkü adab-ı muaşeretin konu edilebileceği modern edebi türlerle de ancak bu dönemde tanışır köprü ülkemiz. Malum-u aliniz, edebiyatımız misyonerdir ve bu konudaki misyonu da ahaliyi Batılı, modern ve medeni tarz-ı hayatın kuralları konusunda aydınlatmaktır. Böylece Batı’ya doğru başlatılan yolculukta yüz kızartmayacak türden makbul Osmanlılar yetiştirilecektir. Lakin Batı’nın adab-ı muaşeretini benimsemekte aşırıya kaçmamakla birlikte şekli adaptasyonlarla da yetinmemelidir. İlk romancılarımızdan Ahmet Mithat Efendi’nin hem Felatun Bey ile Rakım Efendi gibi bir romanın hem de Avrupa Adab-ı Muaşereti ya da Alafranga gibi bir “gündelik hayat kullanım kılavuzu”nun yazarı olması boşuna değildir. Felatun Bey ve Rakım Efendi, medeniyet göçünde iki ucu temsil ederler. Felatun Bey, gaza abandığı bu yolculukta önüne çıkan tüm çamları devirirken, Rakım Efendi sözünü, davranışını iyice tartan, edebi, hayayı elden bırakmayan, kendisine saygı duyduğu gibi rasyonel dünyanın yönlendirmelerine rahatlıkla uyum sağlayan bir Osmanlı beyfendisidir. Tahmin edin hangisi kazanır? Ahmet Mithat Efendi, 1875 yılında kaleme aldığı bu romanda seçkinlerin sıradan ahaliye ilişkin gelecek temennilerini ve elbette onlara yükledikleri ödevleri sıralamış olur.

 

Zengin ile fakir arasındaki denge de gündelik hayatın yazılı olmayan hukuku tarafından sürekli yeniden ve yeniden belirlenir... Türkiyeli edebiyat, adab-ı muaşeretin yansıttığı sınıfsal çelişkilere de daima duyarlıdır. Fatma Aliye Hanım, 1890‘larda kaleme aldığı Refet’inde öğretmen olmaya çalışan fakir bir kız ile zengin okul arkadaşı arasındaki hediyeleşme adabını anlatırken hukuksal bir önermede bulunmaktadır aslında: “Şahap, Refet’e bir şey hediye etmek için evvelce onun elinde yapmakta olduğu, bir dantela veya fistonu beğendiğinden bahisle; hediye olarak kabul ediyor da, sonra kendisi değerce ona kıyas kabul etmez surette bir şey veriyordu. Böyle böyle Şahap, gayet kibarâne bir tavır ve muamele ile Refet’i ihsanlarına alıştırmış idi. Lakin, Refet’in vakarına dokunmak korkusuyla; o inâyetlerin de pek ilerisine varamıyordu.”

 

Medenileşin, bu bir emirdir!

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında edebiyatın başlıca iki konusu vardı: Silahlı düşmanlara karşı verilen Kurtuluş Savaşı ve Doğulu geçmişe karşı verilen bir başka kurtuluş savaşı. (Hangisinin büyük harfle yazılması gerektiğinden ve daha dehşetli olduğundan o kadar da emin değilim.) Reşat Nuri’den Halit Ziya ve Peyami Safa’ya, Mithat Cemal Kuntay’dan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Halide Edip’e kadar aklınıza gelebilecek herkes o uzun ve hararetli yılların romanlarında bu iki konuyu genellikle bir arada ele aldılar. Yukarıdaki kavramsallaştırmadan bakınca, bunun da bir tesadüf olmadığını, adab-ı muaşeret takıntısının gündelik hayatın bir türlü herkes için anlamlı ve bağlayıcı bir hukuksal zemine yerleşememiş olmasından kaynaklandığını söylemek mümkün. Nitekim, edebiyatla ilgisi olmamakla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin olduğu gibi Cumhuriyet’in gündelik hayat reformlarının da fikir babalarından Abdullah Cevdet’in, 1925’te, Mükemmel ve Resimli Adab-ı Muaşeret Rehberi adlı bir kitap yazdığını hatırlamakta faide var. Kitabın devlet tarafından vatandaşlara bedava dağıtılması da mevzunun hayat-memat meselesi olarak telakki edildiğini anlamaya yeter. Lakin, devletin vatandaşların tarz-ı hayatlarına ve adab-ı muaşerete her müdahalesinde işlerin biraz daha karıştığı da anlaşılıyor edebiyatın seyrinden.

 

Yakup Kadri, Yaban’ında, kendisinde vatandaşlarını modernleştirme misyonu gören devlet ve onun misyoneri konumundaki aydın ve bürokratların hal-i pürmelalini anlatır mesela. İş, misyoner için de ahali için de hiç kolay değildir. Yaban kafası karışık ve alabildiğine karamsar bir romandır. Yakup Kadri, aydın-köylü uçurumunun müsebbibinin aydınlar olduğunu söyler, ama köy hayatını ve insanları tasvir ederken öyle cümleler kurar ki, “aydına söylüyorum, köylü sen anal,” der sanki. Yaban’ın aydını Ahmet Celal anlatıyor: “Düğün esnasında bana en çok ıstırap veren şey ziyaretler oldu. İçleri isim veremeyeceğim birtakım karışık yemeklerle dolu lengerler getirilip ortaya kondu mu ne yapacağımı bilmiyordum. Bir kadın, eteğinin içinde ekmekleri, daha doğrusu yaş yufkaları getiriyor. Her birimizin önüne bir topak atıyor ve eller hep birden lengerlerin içine dalıyor. Bunlar arasında bazen Mehmet Ali’nin güveylik kınalı elleri de vardır.” Ahmet Celal’in bu sofraya nasıl katılacağını bilememekten mi, yoksa onca elin daldığı yemeği bünyesine almaktan mı ıstırap duyduğunu kestirmek zor. Lakin sonunda belki de adabı bulamadığı için köylüyle muaşeretten vazgeçerek bu sorunun kendisini aştığını ifade ediyor sanki: “Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak. Haydi bunların hepsini yapayım, fakat onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim.”

 

O yıllarda roman öyle bir toplumsal mühendislik aracı olarak işlev görmeye başlar ki, harcına katmadığı hiçbir şey kalmaz. Bilkent Üniversitesi’nde bir yüksek lisans tezi yazarak konuyu inceleyen Aslı Güney, aşkın ve iyi evlilik ihtimalinin adab-ı muaşeretin motivasyon kaynağı olarak nasıl işlev gördüğünü anlatıyor. “Kemalist Modernleşmenin Adab-ı Muaşeret Romanları: Popüler Aşk Anlatıları” başlıklı tezinin merkezine Muazzez Tahsin Berkant’ın romanlarını alan Güney şunları söylüyor: “Kemalist modernleşmenin, Batılı yaşamı yerleştirmek için başvurduğu, kılık-kıyafet düzenlemelerinden resmi Cumhuriyet balolarına kadar tüm düzenlemeler Adab-ı Muaşeret Romanlarında bir görgü kitabındaki gibi ayrıntıyla işlenir. Bu metinlerde, olay örgüsünden çok ‘soylu’ salonlarda nasıl davranılacağı kaygısı öne çıkar. Bu kaygının arkasında yatan neden ise, ekonomik gücünü yitirmiş soylu sınıfın, ‘iyi bir kısmet’ bulmak üzere eğitilen kadınlar aracılığıyla, mülkiyetin ve neslin devamını sağlama çabasıdır.” Kestirmeden söylersek, bu janrın birçoğu Yeşilçam’da sinemaya da uyarlanan romanlarında adab-ı muaşeret kurallarını bilen bir genç kadın zaten yoksul olan ya da yoksullaşmaya yazgılı ailenin gelecek sermayesi, genç Cumhuriyet’in yeni yükselen sınıflarına dahil olmak için kapıda göstereceği bir nevi bilettir.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, böyle bir kadını Huzur’un kahramanı Mümtaz’ın gözünden ne de güzel anlatır: “Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran’a benzemek, Türkçe’yi onun gibi tegânni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrarıyla bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sakin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar içinde öğrendi.” İşte Muazzez Tahsin Berkant’ın, Kerime Nadir’in ve hatta Oğuz Özdeş’in romanları genç Cumhuriyet’in kadınlarına, seçkin bir erkeği kendine böyle âşık etmenin yollarını öğretiyordu.

 

1960’lar ve 1970’lerde göç nedeniyle Anadolu tarafından adeta hızla istila edilen bir İstanbul ve tabii Ankara çıkar karşımıza. Adab-ı muaşeret çatışması bu defa yoksul tarihi mahalleleri istila eden modern apartmanlar arasında yaşanır. Bu janrın ilk örneklerinden biri kuşkusuz Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sidir. Fatihli kız, Harbiyeli oğlanda yeni rejimin nimetlerini bulur aslında. Babası gibi Fatihli olan kısmeti, ona eskinin durağan sularından ötesini vaat edemeyeceği için arzulamayacaktır başlangıçta. Harbiyeli ise her açıdan sağlığa zararlı biri olarak tasvir edilir. Bu hikayenin bir erkek iki kızlı versiyonunu ise Şule Yüksel Şenler yazar. Şimdilerde dizi de olan Huzur Sokağı’na bir apartmanın inşa edilmesiyle düzen, yani hukuk bozulur. Bilal başı açık sosyete kızı mı seçecektir, başı örtülü, aynı dili konuştuğu kızı mı? Belki de Şule Yüksel Şenler’in mahallenin delikanlısına yüklediği akl-ı selimin izinde, kalbi başı açık kızdan yana olsa da mahallenin uygun bulduğu şekilde davranıp başörtülü kızla hayatını birleştirir. Allah bir şekilde bu doğru seçimi ödüllendirecektir nasılsa.

 

Görüldüğü üzere, adab-ı muaşeretin içeriği daha çok kadınlar üzerinden tanımlanır... Edebiyat yelpazesinin tamamı için geçerlidir bu durum. Mesela Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde ideal Batılı kızla, kendi payına düşen Mualla’yı karşılaştıran Ahmet’in hayıflanmasını aktarır: “Plakçının vitrinindeki plağın üstünü okudu: Love Story. Güzel, ilik gibi bir kız, tıfıl bir oğlanla sarmaş dolaş. Bu kız bakire midir? (...) Kız hem güzel, hem masum yüzlü, böylesi az olur, diye düşündü Ahmet. Şükran’ın ablak yüzü geldi aklına. Ala ala iyice ayrılmış olan kaşları arasındaki kaba, enli burun kemiği, kocaman dizleri. Ama gene de anasının kendilerine ısrarla teyze dedirten ahbaplarının kızlarından, suratları her gün aybaşı tutmuşçasına kırmızı, gözleri yere eğik, ne yürümesini, ne de konuşmasını bilen o uyuz kızlardan iyiydi elbet. Bir defa Şükran dans bilirdi. Artist adlarını, yeni şarkıları su gibi ezberlerdi. Ahmet’e gereğinde dikleni dikleniverirdi. Kendini elletir, kahkahayı basardı. (...) Yeni modaları kaçırmazdı.”

 

Adab-ı muaşeret problemi asla düşmez edebiyatın gündeminden, ama zamanla ona bakış ciddi bir kırılmaya uğrar. Sanki yazarlar eskisi kadar emin değillerdir kendilerinden. Mesela Yakup Kadri’nin Yaban’ındaki Ahmet Celal’in ciddiyetle üzerinde durduğu suçluluk duygusu sarkazma bırakır yerini Oğuz Atay’ın Oyunlarla Yaşayanları’nda: Coşkun seslenir epik bir tavırla: “Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz.”

 

Coşkun’un sorduğu soruyu Tutunamayanlar’ın Turgut Özben’i cevaplar; havada, halkın sahillere üşüşmesi yüzünden denize giremeyen vatandaşın duyduğu memnuniyetsizlik hissedilir: “Hele öğretmenler: İlkokul öğretmenleri, kadın öğretmenler. Bir lokantaya gidersiniz, yiyecek yemek bulamazsınız bunların yüzünden. Her tarafı istila ederler. Bir görmemişlik, bir bayağılık. Bir şortlar giyerler, bir bluzlar giyerler: gülmekten katılırsınız. Güneşte yanarlar: her tarafları yara olur. Sokakta, plajda bakamazsınız omuzlarına: çirkin bir manzara. Sahilleri çadırlarla doldurmuşlar... Yazın Türkiye sahillerine çadırdan bir harita çiziyorlar. En iyi yerleri de kapmışlar. Bazen arabayla kilometrelerce gidiyorsunuz: piknik yapacak bir karış deniz kıyısı bulamıyorsunuz.”

 

Aman dikkat! Bugüne yaklaşıyoruz

 

Vivet Kanetti, Bana Modern Türk’ün Tarifini Yapabilir misin Kaan? kitabında, Doğu’dayken Batı’yı, Batı’dayken Doğu’yu özleyen bir halet-i ruhiyeyi konuşturur: “An gelir, hormonsuz sebzeler, sarısı tam yumurtalar, çinkosu magnezyumu kalsiyumu selenyumu dengelenmiş besinlerle besleneceğim, kahvaltı sofrasında keçi peyniri ve soya sütünün eksik olmayacağı, çöpümü indirmeyi mahalle jürisi kapıcılara havale etmeyeceğim günlerin hayaliyle coşarım... köşe başındaki tesisatçının gözetiminden kurtulacağım uygar günlerin. Gri inciler renginde: Klas ve soğuk. O hayallerde kimse yere tükürmez, kimse de sokağın kedilerine tencereyle pilav indirmez.” İyisiyle kötüsüyle bizim bu memleket değil mi ama? Klas ve soğuk bir şehirde kedilere gösterilen sevginin sıcaklığı da olmaz ki. Sıcak ülkenin yerlere tüküren insanları mı daha çekilmez, sokakları tertemiz ülkede yaşayacağımız “değerli yalnızlık” mı?

 

Ayakların baş olması yüzünden olacak, Cumhuriyet’in ilk yıllarında adab-ı muaşeret eğitiminin genellikle zenginlere, her ne kadar “iyilik ve saflık”la atbaşı gitse de görgüsüzlüğün yoksullara maledildiği öyküler de silinmiş görünüyor edebiyattan. Öte yandan Cumhuriyet’in ilk yıllarında da handiyse “tehlikenin farkında mısınız?” nidalarıyla dikkat çekilen sınıf atlamış yeni zengin görgüsüzlüğü sardı her yeri 1980’lerden bu yana. Tabii bu türden görgüsüzlüğün olanca yaygınlığına karşın, hiçbir ideolojik çerçeve tarafından sahip çıkılmayanlara ait bir davranış modeli olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Mesela Hakan Albayrak Ebuzer’inde diyor ki, “Geçenlerde İslamcı bir radyoda İslamcılara ait bir firmanın şöyle bir reklamı vardı: Villalarınız ve yüzme havuzlarınız itina ile yapılır... İtina ile! Bu ne demektir, biliyor musun? Bu, gemi batıyor demektir. Sokaktaki adam Bosna’ya, Kosova’ya, Çeçenistan’a yardım edeceğim diye karısının biricik yüzüğünü satarken, lordlarımız havuzlu villalarda debdebenin dibini buluyorlar. Hayırlı bir iş için bağış toplayanları üç-beş kuruşla başından savan burjuva sınıfımız, bir kravat veya bir eşarp için onlarca aç insanın karnını doyurmaya yetecek kadar para harcamaktan kaçınmıyor. Kendilerine yoksul Müslümanların liderliğini yakıştıranlar bile Karunluk taslıyor. Millet kuru ekmeğe talim ededursun, lüks otellerde zenginden zengine iftar ziyafetleri veriliyor. Bunların hesabı sorulmaz mı?”

 

Şehrin ölümü: Adapsız muaşeret ya da toplu konutta yaşamak

 

 

 

Kanımca TOKİ’nin inşa ettiği toplu konutlardan bir dolu seri katil çıkacak ilerki on yıllarda ve o seri katilleri, “Yaşasın, biz de gelişmiş ülkeler gibi karmaşık psikolojileri olan katiller yetiştirmeye başladık,” edasıyla anlatacağız birbirimize. O psikoloji aslında karmaşık bir gündelik hayat hukukunun da habercisi olacak ama biz çok da takılmayacağız. Toplu konutlar aslında içinden çıkılmaz haldeki gündelik hayat ve adab-ı muaşeret bilgimizi adeta ıskartaya çıkartarak sorunumuzu çözüyor gibiler. İşin bu tarafını henüz tek bir romanda okudum; Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi’nde pek güzel anlatmış toplu konut hayatını: “Yazar kıyafeti. Fena değildir. En azından eskrimci kıyafetiyle dolaşmaktan daha iyidir. Çünkü toplu konutlardaki hemen herkes bana, ani bir hamleyle kalplerinin üzerindeki bir düğmeye dokunup iç dünyalarının çirkin ışığını yakacakmışım gibi çekinerek bakıyor.” Bıçakçı’ya kötü bir haberim var, bu ürkek bakışın sebebi bakan öznenin yazar olması değil. Toplu konutlarda herkes birbirine saklayacak bir şeyleri olanların korkusuyla bakıyor. Herkes suçlu sanki, herkes utanılası bir geçmişten kaçıyor. Toplu konutun varsa bir iyiliği herkesi işte bu ürkekliğin belirlediği bir iletişimsizlik ortak paydasında eşitlemesi... Bir kez eşitlenince de konutların dışındaki duvarların ötesinde kalan dünyadan başka düşmanınız kalmıyor: “Başlangıçta birinci etap vardı, ikinci etap vardı ve kurbağalar vardı... Sonra çok fazla kurbağa ölüsü oldu. Otomobillerin altında kalıyorlardı ve anlıyorlardı kağıttan kurbağa nasıl olur. (...) Toplu konut halkı işçilerden rahatsız olmaya başladı, çünkü işçiler muhite yakışmıyorlardı. Her yerdeydiler, minibüste, otobüste, markette... Kötü kokuyorlardı, kendi dillerinde konuşuyorlardı, suratları tıraşsızdı; karanlık bakışlarıyla kadınları, çocukları korkutuyorlardı. Üçüncü, dördüncü ve beşinci etap inşaatları bu korkunun üzerinde yükseldi. Çok sağlam yükseldiler. Korku çok iyi bir harçtır. (...) Sonra ne oldu? Sonra yeni yapılan etaplarda travestiler yaşamaya başladı, geceleri yollarda müşteri arıyorlardı. Toplu konut halkı travestilere döner bıçaklarıyla, beysbol sopalarıyla saldırdı, onları öldüresiye dövdüler ve kovdular. Polisler her şeyi sadece seyretti. Kurbağalar, kirpiler, güvercinler, kötü kokan işçiler ve travestiler gidince toplu konut bölgesinde daha lüks konutların, iş ve alışveriş merkezlerinin inşaatı hızlandı.”

 

Neyse ki son zamanlarda insanların adabını kaybetmiş megapollerde yaşamaktansa, doğaya, insanlara daha çok temas edebilecekleri yeni bir hayat kurmak üzere küçük şehirlere, hatta köylere, çiftliklere gittikleri haberlerini alıyoruz. Kimbilir belki de ancak aynı anda hem bu kadar sıkışıp hem de bu kadar dağıldıktan sonra özgün bir adab-ı muaşeret üretebilecektir memleket. Ondan sonra görün siz edebiyatı, o da tadından yenmez artık...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

En prestijli edebiyat ödüllerinden Man Booker’a aday olmak için nasıl kitap yazmak gerekli? Aday kitapların izlediği yol ne? Edebiyat ödüllerini kazanan yazarların sırrının ne olduğu hep merak edilegelmiştir. İster Nobel gibi uluslararası bir ödül olsun, isterse yerel bir ödül; ödülü kazanan yazarların başarılı olmasını sağlayan unsurlar üzerine en çok konuşulan konulardan biri olur.

Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü kazananı Kazuo Ishiguro çağımızın üretken isimlerinden de biri aynı zamanda. Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasıyla bir anda gündeme oturan Kazuo Ishiguro yazarlık serüveni boyunca verdiği birçok röportajda yazma süreçlerinden de sık sık bahsediyor. Ishiguro'nun yazma süreçleri hakkında söyledikleri genç yazarlar için de oldukça kıymetli.

Yazarların daima geceleri el ayak çekildikten sonra yazmaya başladığı düşünülür. Sanatçıların ve yaratıcı bir uğraşıyla meşgul kişilerin en verimli olduğu saatin de gecenin çıt çıkmayan, sadece düşüncelerin akışının tıkırtısının duyulduğu gece saatleri olduğu türlü çalışmalarla da savunulmuştur.

Bir Adam İki Hayat

 

Rüyalar hayatımızda, hafızamızı en çok zorlayan ve bizi en çok düşündüren durumlardan biridir. Kimi zaman gün içerisinde benliğimize kaydettiğimiz bir olay kimi zaman da dışa vuramayıp bastırdıklarımız rüyalarımızda gün yüzüne çıkar.

 

Söyleşi

Serhat Tolga Yıkıcı ve Ayşegül Kirpiksiz ile söyleşi:


 “Wattpad genç okuru daha iyi anlamamıza imkan veriyor.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.