Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dosya // "Frankenstein" 200 yaşında




Toplam oy: 34
Mary Shelley, yaratıcısı ile yaratığın sık sık karıştırıldığı trajik bir öyküye imza attı. Frankenstein, bir canavar yarattığını düşünüp delirmenin eşiğine gelen bir bilim insanının adıydı ama onun can verdiği canavar isimsizdi. Ruh-beden, ölüm-yaşam ikiliklerinin tartışıldığı, etik ve felsefi tartışmaların da önemli rol oynadığı bu roman, tarihe ölümsüz ve evrensel bir figür bıraktı. Popüler kültürdeki yerini korumaya devam eden bu canavarın başrolünde olduğu roman, yayımlanışının 200. yılında, neden hâlâ bu kadar önem taşıyor?

Kimilerine göre “modern zamanların ilk miti”, kimilerine göre de “ilk modern bilimkurgu” olan Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818’de yayımlandı ve on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru zirveye çıkıp on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında hız kesen Britanya gotik romanının geç dönem eserlerinden biri olarak edebiyat tarihine geçti. Sadece bir fikir olarak ortaya çıktığı günlerin atmosferiyle, henüz on sekiz yaşındaki yazarının otobiyografik özelliklerinin kurguya yansıma şekliyle, çeşitli eserler ve mitolojik unsurlarla kurduğu bağlarla ve en önemlisi de gündeme, aradan iki yüzyıl geçse de yerlerini kaybetmeyecek biçimde getirdiği sorularla, modern kültürün yadsınamaz bir parçası oldu. İnsan olmanın ne demek olduğunu ve modern insanlar olarak bizim ölüm ve ölümsüzlükle nasıl sorunlu bir ilişki kurduğumuzu bize aktarmaktaki başarısının yanına çok az eser yaklaştı.


Mary Shelley’nin 1816 yazında notlarını almaya başladığı, takip eden bir buçuk sene içinde de önce taslağını, ardından da son halini noktalayıp yayımlanma aşamasını beklediği Frankenstein ya da Modern Prometheus, 1818’de yazarının isminden yoksun bir şekilde okurla buluştu. Shelley’nin ismi sonraki eserlerinde de bir süre “Frankenstein’ın Yazarı” olarak sunulacaktı. 2018, uygar insana “canavar” kavramını hatırlatmakta, “bir canavar yaratma”nın neden trajik bir durum olduğunu aktarmakta emsalsiz bir yeri olan bu romanın yayımlanışının iki yüzüncü yılı ve biz hâlâ bu romanın asıl kahramanı diyebileceğimiz ve tıpkı kitabın ilk baskısındaki yazar gibi anonim olan canavarın ismini bilmiyoruz. Fakat canavarı o kadar yakından tanıyoruz ki…


Geride bıraktığımız yıl olan 2017, başka bir edebiyat klasiğinin, John Milton’ın Kayıp Cennet’inin yayımlanışının 350. yıl dönümüydü. Milton, günümüzde gerçekliği hâlâ bir tartışma konusu olsa da, rivayete göre 1630’lu yıllarda dostu Diodati’yi Cenevre Gölü kıyısındaki evinde ziyaret etti. Aradan çok uzun zaman geçtikten sonra, 1816’da, ünü edebiyat çevrelerinin sınırlarını aşmış olan şair Lord Byron tarafından kiralanıp mülkün sahibi olan ailenin namına “Villa Diodati” olarak anılmaya başlanan bu ev, edebiyat tarihinin dönüm noktalarından birine sahne olacaktı. Şairin en önemli misafirleri arasında, Percy Bysshe Shelley ile henüz evlenmediği ama arkadaş ortamlarında kendisine Bayan Shelley diye hitap edilen sevgilisi Mary Wollstonecraft Godwin, yani artık bildiğimiz haliyle Mary Shelley de vardı. Bu çiftin o günlerdeki en keyifli paylaşımlarından biri, Percy B. Shelley’nin Mary Shelley’ye sesli bir şekilde Kayıp Cennet’i okumasıydı. İşte o günlerde ölümcül ama ölümsüz kahramanı Frankenstein canavarını yaratan yazarın eseri de Kayıp Cennet’ten bir alıntıyla başlayacaktı: “Ben mi istedim Yaradan, çamurumdan beni insan yapmanı? Israr mı ettim karanlıktan çıkarıp yükseltmen için beni?”

 

 

Frankenstein’ın fikir ya da ilham aracılığıyla ortaya çıkış yılı olarak kabul edilen 1816’dan bir yıl önce, dünya tarihinin en büyük volkanik patlamalarından biri gerçekleşti ve Endonezya’daki Tambora Yanardağı’nın sebep olduğu felaket sonucunda neredeyse küresel düzeyde bir kıyamet koptu. Bu patlama başka ülkeleri sadece iklimsel ya da coğrafi olarak değil, sosyolojik ve ekonomik bağlamda da etkiledi. 1816 yazında Percy ve Mary Shelley çifti, yanlarına ileride Lord Byron’la ilişki yaşayıp birlikte bir çocuk sahibi olacak Claire Clairemont’u alarak Cenevre Gölü’ne gittiklerinde günlük güneşlik bir hava bekliyorlardı ama karşılarında dinmek bilmeyen bir yağmur buldular. Diğer yandan Byron’ı ziyaret etmelerinin öncelikli vesilelerinden biri, aslında Mary Shelley’nin üvey kızkardeşi olan Claire Clairmont’un Lord Byron’a olan hayranlığıydı. Misafirler Villa Diodati’nin yakınındaki Chapuis evinde kalıyor ve yağmurlu havada zamanlarını Byron ve doktoru John William Polidori’yle geçirip odun ateşinin başında birbirlerine hortlak öyküleri okuyorlardı.


Byron’ın 1816’daki başka bir misafiri ise 1796’da yayımlanan ve edebiyata getirdiği yeni, sarsıcı bir boyutla gotik edebiyat içinde çoğu okuru rahatsız edecek bir kulvar açan Keşiş romanının yazarı –ve tabii ki “Keşiş” lakaplı– Matthew Gregory Lewis’ti. Gotik edebiyatın en önemli kalemlerinden biri olan Lewis, dönemin genç romantikleri Byron, Polidori ve Percy B. Shelley’nin sohbetlerine katıldı ve 1818’de, Frankenstein’ın yayımlanmasından birkaç ay sonra öldü.


Görüldüğü gibi Lord Byron’ın çok misafiri olurdu, ama davetsiz misafirleri de vardı.  Döneminin ünlü simalarından biri olduğu için hayranları ve meraklıları çoktu. 1816 yazında komşularının ve Cenevre’yi gezmeye gelen turistlerin gözü, şairin ve entelektüel misafirlerinin toplandığı Villa Diodati’deydi. Skandal yaratacak bir vakaya tanık olma peşindeydiler ama çılgın partilerden ziyade alacakaranlıkta kitap okuyan genç edebiyatçıların odun ateşinin dumanına karışan hayalet öykülerine şahit oldular. Daha yakından bakabilselerdi, edebiyat tarihine geçecek iki önemli eserin, hatta iki önemli türün yaratılışına tanıklık edeceklerdi belki de. Bunlardan biri John William Polidori’nin modern vampir edebiyatının mihenk taşına dönüşecek olan kısa romanı ya da uzun öyküsü Vampir, diğeri ise ilk modern bilimkurgu olan Frankenstein ya da Modern Prometheus’tu.


Lord Byron’ın önerisiyle hayalet öyküsü yaratma yarışına giren yazarlar bir yandan da hayatın gizemleri üzerine sohbet ederek geçiriyorlardı vakitlerini. Karanlık gecelerden birinde Mary Shelley kafasını yastığa koyduğunda uyumakta zorlandı. Yarı uyur yarı uyanık halde bir düş gördü. Gözleri kapalı ama zihni açıktı. Yarattığı eserin karşısında dehşete düşen birinin hayalini görmüştü ve artık dünyaya getirdiği, hayat verdiği yaratığın gözleri o kişinin karanlığını aydınlatacaktı. Bu hayalin dehşetiyle irkilen Mary Shelley’nin ilk yaptığı şey kendisini sorgulamak oldu: Acaba okuyanları kendisinin düştüğü ölçüde dehşete itecek bir esere imza atabilir miydi?

 

 

Ham metne ulaşmak...


Frankenstein’ın arka planındaki, kimi zaman rivayetlerden kimi zaman da gerçeklerden oluşan ve meraklılarının ana hatlarıyla yakından bildiği, gotik ve bilimkurgunun popüler kültür tarihinin ortak alanına girmiş bu renkli ve entrikalı tabloyu çizenler önemli akademisyenler, güvenilir araştırmacılar da olsa, az önce bahsettiklerimizin birçoğunu bize itiraf eden kişiler Percy ve Mary Shelley’nin ta kendileri aslında. 1818’deki ilk baskının önsözünde Percy Shelley’nin verdiği bilgileri daha çok detayla ve kitabın ortaya çıkış öyküsüyle zenginleştiren Mary Shelley’nin 1831 baskısına yazdığı önsöz, kaçınılmaz olarak elimizdeki en güvenilir kaynak. Diğer yandan, okurların ve eleştirmenlerin bir dönem romanın Percy B. Shelley tarafından yazıldığı inancına kapılmasının sebebi de şairin romanın yazılma ve daha da önemlisi yayımlanma sürecine olan müdahalelerinde yatıyor.


Az önce bahsettiğimiz gibi ilk olarak yazarın isminden yoksun bir şekilde 1818’de yayımlanan roman, Percy B. Shelley’nin ölümünden bir yıl sonra, 1823’te yeniden yayımlandığında artık Mary Shelley adını taşıyacaktır üzerinde. Sık sık orijinaliyle karşılaştırılan 1831 baskısında ise yazarın düzeltileri mevcuttur. Romanın bu düzeltilmiş halini göremez Percy B. Shelley. Trajik bir deniz kazasında ölür, cesedi dalgaların arasında savrulur; tıpkı Frankenstein romanının, kahramanın kendisini dalgalara bıraktığı o son cümlesini hatırlatacak bir şekilde: “Çok geçmeden dalgalarla sürüklenip karanlık içinde uzaklarda gözden kayboldu.” İlginç bir biçimde bu cümlenin romanın ilk taslağındaki hali bir iki kelimeyle de olsa farklıdır. Taslakta, kendini dalgalara süren, kendi kaderini belirleyebilen, mekanı ve öyküyü daha sertçe terk eden bir kahraman vardır; ölümcül akıbeti son halindeki kadar pasif değildir. Böyle değişiklikler bugün araştırmacılar tarafından özenle inceleniyor, hangilerini Percy B. Shelley’nin yaptığı, hangilerinin onun ölümünden sonra Mary Shelley tarafından yapıldığı ayırt edilmeye çalışılıyor. Hatta eserin taslak haliyle, yani Percy B. Shelley tarafından düzeltilmemiş haliyle son halini karşılaştırıp Mary Shelley’nin elinden çıkan ham metne ulaşmaya çalışan araştırmacılar da mevcut. Eserin iki yüzüncü yıl dönümü olan 2018, bu anlamda da yayıncılar için özel bir yıl olacak, çünkü en azından yurt dışında henüz yayımlanan ya da yayımlanması planlanan yeni ve özel baskıların içeriklerine baktığımızda, Mary Shelley’nin kalemini Percy B. Shelley’den bağımsız kılmak ve metni yeniden değerlendirmek için yeni fırsatlar, yeni tartışmalar yaratacak karşılaştırmalı metinler görüyoruz.

 

 

Frankenstein canavarı ne kadar insandır?


Mary Shelley, yaratıcısı ile yaratığın sık sık karıştırıldığı trajik bir öyküye imza attı. Frankenstein, bir canavar yarattığını düşünüp delirmenin eşiğine gelen bir bilim insanının adıydı ama onun can verdiği canavar isimsizdi. Ruh-beden, ölüm-yaşam ikiliklerinin tartışıldığı, etik ve felsefi tartışmaların da önemli rol oynadığı bu roman, tarihe ölümsüz ve evrensel bir figür bıraktı. Popüler kültürdeki yerini korumaya devam eden bu canavarın başrolünde olduğu romanın yayımlanışının iki yüzüncü yılında, hem romanın hem de canavarın/yaratığın neden bu kadar önem taşıdığını gündeme getirmek için yazıldığı dönemin sosyal ve bilimsel gelişmelerine, içerdiği felsefi tartışmalara, hem bilimkurgu hem de korku eseri olarak edebiyattaki yerine, yaratıcı ve yaratık arasındaki gerilimli baba-oğul/tanrı-kul ilişkisine, romanın mitolojik göndermesine yakından bakmak gerekir.


Mitolojik gönderme kısmı önemli, çünkü Shelley, nasıl kendinden önceki bir anlatıdan etkilenip romanın alt başlığını “Modern Prometheus” yaptıysa, bugün bizim için de Frankenstein ismi, hem Doktor Frankenstein hem de Frankenstein canavarı olarak, yeni yazılan eserlerin alt başlığı/açıklayıcısı olacak mertebeye gelmiştir. Prometheus kilden insan yaratan, ateşi tanrılardan çalıp insana veren mitolojik kahramandır. Peki, Doktor Frankenstein hangi bilgiyi alır ve vermeye çalışır? Bunu ne ölçüde başarır?


Efsaneye göre Prometheus, Zeus tarafından cezalandırılır; bir kayaya bağlanır, her gün bir kartal gelip ciğerinden beslenecek ve Prometheus acı çekmeye devam edecektir. İşte Doktor Frankenstein da böyle çeker cezasını; canavar musallat olur ona, sevdiklerini öldürür ve onu tıpkı kendisi gibi yalnız bırakmaya çalışır. Prometheus’un öyküsü uzun zaman sonra bir trajedinin konusu olacak ve aradan yüzyıllar geçtikten sonra Percy B. Shelley de Zincirleri Çözülmüş Prometheus adlı eseriyle yeni bir yorum getirecektir Prometheus efsanesine. Anlaşılan o ki Prometheus, hem Percy hem de Mary Shelley’nin edebiyatında hayati bir semboldür.


Peki canavarın kendisine de bir nevi Prometheus olarak bakılabilir mi? Frankenstein canavarının tanrısından, yani babasından / yaratıcısından çalıp bize verdiği bilgi nedir? Bu sorunun cevabı acı olabilir ancak. Acı, Doktor Frankenstein’ın da çıkış noktasıdır. Annesinin (yani bir anlamda kendi yaratıcısının) ölümü onu yollara düşürür ki bu yol onu kıyamete sürükleyecektir. Kendi acı çekecek, bilimi de bu uğurda bir araç olarak kullanacaktır. “Bile bile” acı çekecektir. Bu bilimsel girişimin sonucu olan canavar ise, acı çektikçe sıradan insana benzer. Benzedikçe, insanları gözlemledikçe yabancılaşır. Kendi kimliğini sorgular ki işin o kısmı zaten yeterince müphemdir: Canlı mıdır yoksa ölü müdür? Ruhu var mıdır yok mudur? İyi biri midir cani midir? Onu düştüğü hale getiren yaratılış mıdır yoksa içinde yaşamaya çalıştığı toplumun ona yaklaşımı mı onu bir “canavar” yapmıştır? Bu sorular ışığında canavar kendisiyle yüzleşir ve insan olmanın anlamına dair bilgiye daha çok yaklaşır. İnsanın kendini tanımlaması, anlamlandırması o kadar da kolay değildir, bunu öğrenir canavar. Burada daha da önemli olan, insanlığa dair hakikati veren kişinin bir canavar olmasıdır. Frankenstein canavarı ne kadar insandır? Mary Shelley bize bunu sorar. Bu soruyu sorduğu için de, yayımlandığı dönemi ve arka planını düşündüğümüzde, romanın neden modern zamanların miti olduğu daha iyi anlaşılır. Frankenstein bize, zaman ilerledikçe kendimize dair daha çok cevap bulduğumuzu değil, tam aksine daha çok soru sorduğumuzu, 2018’de de olsak anımsatır.

 

 

Fransız Devrimi’nin metaforu


Yaratığın ya da canavarın sorgulamaları bir yana, Doktor Frankenstein’ın da bilimle, daha doğrusu bilinmeyenle, ölümle kurduğu ya da kuramadığı ilişki de onu edebiyat tarihinde kalıcı bir figüre dönüştürmüştür. Çılgın bilim insanı olarak sonraki önemli bilimkurgu/korku kahramanlarına ışık tutar Doktor Frankenstein. Bunların başında Robert Louis Stevenson’ın kahramanı Doktor Jekyll ile Herbert George Wells’in Doktor Moreau’su gelir elbette. Tıpkı Mary Shelley’nin romanında olduğu gibi bilimkurgu ve gotiğin iç içe geçtiği bu iki eser, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yayımlanır. Üç eserde de doktorlar, Aydınlanma felsefesinin, bilime duyulan bağnaz saplantının varacağı dehşetli zirveyi resmederler. Üç doktor da çılgın bilim insanı figürünün doğrudan karşılığıdır; üç doktor da, deyim yerindeyse “hasta”dır. Mary Shelley’yle başlayan modern mit, görünen o ki 1880 ve 1890’larda anlatılmaya devam etmektedir: Yaratığın en büyük düşmanı yaratıcısıdır. İnsan kendi benliği içinde, ev sahibi olduğu kadar misafirdir de. Yaşadığı dünyanın yanında, başka dünyalar da mevcuttur; hangisi daha hakikidir, belki de bizim tartışmamız gereken odur.


Aydınlanma idealinin zirvesi olarak nitelendirebileceğimiz Fransız Devrimi ve onu takip eden –aynı zamanda gotik edebiyatın da zirvesi olan– 1790’lı Terör Dönemi yılları, modern insanın ölümsüzlük merakıyla pekişen bilinmeyeni bilme çabasının, kategorize edilemeyecek kabusları adlandırma gayretinin, kısacası karanlığı aydınlatma mücadelesinin korkuyla sonuçlanacağını toplumsal düzeyde göstermiş, bilinçdışındaki dehşetler de kurgu aracılığıyla dillendirilmiştir. Terör Dönemi’nde sokaklarda dökülen kan, birçok gotik romanda da sayfalara dökülür.


Frankenstein ya da Modern Prometheus’un iki yüzüncü yılına özel olarak açıklamalı notlu bir baskı hazırlayan editör Leslie S. Klinger’ın, Leonard Wolf ve Anne K. Mellor’un araştırmalarına dayanarak belirttiği kronolojiye göre, romanın kilit noktasındaki vaka, yani doktorun annesinin ölümü 1789’da gerçekleşir. Hevesli bilim insanının Aydınlanmacı hayalin peşine düşeceği, bilinmeyenin bilinir olması için çalışacağı süreç, Fransız Devrimi’yle aynı yıl başlar. Yine bu kronolojiye göre doktorun canavarı yaratacağı, onunla yüzleşip çıldıracağı çöküş dönemi de 1793’e, yani Terör Dönemi’nin başlangıcı olarak kabul edilen seneye denk gelir. Bu bağlamda, canavarın Fransız Devrimi’nin metaforu olarak kabul edilmesinin de boşuna olmadığı bellidir.

 

 

Ölü mü canlı mı, hayvan mı insan mı, barbar mı uygar mı?


Kimi eserlerde bir yanılsama mı, yoksa gerçekten bir hayalet mi olduğu düşünülen korku unsurları Mary Shelley’nin kalemine yansırken arkasına dönemin bilimsel gelişmelerini, yaşamın gizemlerini çözümlemeye dair ilk kez o yıllarda gerçekleştirilen deneyleri de alır. Yıllar sonra Dr. Jekyll ve Doktor Moreau da aynı yolun yolcusu olacak, kapalı kapılar ardında yahut uzak diyarlarda canavarlar yaratmaya devam edeceklerdir. Halbuki bu romanların gösterdiği üzere o canavarlar, kapının diğer tarafında ve yakın diyarlarda da mevcuttur.


“Keşiş” Lewis’in ya da Ann Radcliffe’in gotik dehşetleri doğaüstünün yadsınıp yadsınmamasının tartışılmasına vesile olurken, Mary Shelley’nin “hortlak” öyküsü bilimsel bir hortlağa dönüşür. Frankenstein canavarı, inkar edilen karanlık unsurların vücut bulduğu bir yaratıktır. Bilimsel yöntemlerle ölüm ve doğumun ilkelerini ters yüz etmeye çalışıp kendi hayatındaki ölüm gerçeğiyle, o koskoca bilinmeyen boş kümeyle hesaplaşmaya çalışan Doktor Frankenstein’ın hesabı fazlasıyla kabarık olacaktır. Tıpkı Frankenstein gibi diğer doktorların da öyküsü uygarlığın içindeki canavarları bir bünyede toplar. Bu, modern insanın huzursuzluklarla dolu, ölü mü canlı mı, hayvan mı insan mı, barbar mı uygar mı olduğuna karar verilemeyen ruh, zihin ve bedeninin anlatısıdır. Üç doktorun yarattığı canavarların her biri ruhsal, zihinsel ve bedensel anlamda dönüşüm, değişim geçirirler. Frankenstein canavarının farkı, bedensel dönüşümün, yani ölü insan bedenlerinden canlı bir biçime bürünme sürecinin, ruhsal ve zihinsel dönüşümden önce gerçekleşmesinde yatar. Diğer doktorların canavarlarında ise bedensel dönüşüm, ruhsal/zihinsel kırılmanın sonucunda ortaya çıkar.


Wells’in Doktor Moreau’nun Adası gibi yine bir köşe taşı olan romanı Görünmez Adam’ın girişindeki John Davies –ki o da John Milton’ın çağdaşıdır– alıntısı da Frankenstein’ın girişinde bizi karşılayan Kayıp Cennet alıntısı kadar önemlidir, çünkü bize bu çılgın bilim insanı kahramanların ölüm ve ölümsüzlük, yok olma ve yaratma gibi birbirini besleyen, onları ikircikli ya da müphem kılan tanım kümelerinin kökenindeki fikirlerle yüzleştirir: “Yarı saydam olsa da, özü kara topraktır.” Söz konusu romanlardaki yaratıcı ve yaratıkların özü kara topraktır; yaşamın kaynağı olan ve ölünce geri döndüğümüz kara toprak…


İşte ölüm, Mary Shelley’nin eserinin temelindeki unsurdur ve ne yazık ki yazarın hayatında da, hatta tam da romanını kaleme aldığı dönemlerde fazlasıyla merkezi bir yerdedir. Anarşizm tarihinde öncü bir konumda olan William Godwin ile feminizm tarihinde adını en önlerde anabileceğimiz Mary Wollstonecraft’ın kızı olan Mary, doğduktan on gün sonra annesiz kalır. İleride yaratacağı kahramanı Doktor Frankenstein’ın, az önce bahsettiğimiz gibi, dehşetle sonuçlanacak macerasına annesinin ölümünden sonra adım atması manidardır. Genç yaşta anne olan Mary, 1815’te doğan ilk çocuğunu henüz bir yaşını doldurmadan, 1816’da doğan ikinci çocuğunu üç, 1817’de doğan üçüncü çocuğunu da bir yaşında kaybeder. Üvey kız kardeşi Fanny Imlay 1816’da intihar eder. Aynı yıl Percy B. Shelley’nin ilk eşi de kendini öldürecektir. Görüldüğü gibi bu ölümlerin birçoğu Mary Shelley’nin Frankenstein’ı yazdığı süreçte gerçekleşir. Shelley, ölümle başa çıkarken yarattığı doktor da ceset parçalarından yeni bir insana can verir. O insan bir oğul, bir kuldur ama aynı zamanda bir yaratık, bir canavardır.


Wollstonecraft, Godwin, Shelley… Yazarın 1818’e kadar taşıdığı bu soyadlarına baktığımızda üç farklı tanım kümesi çıkıyor karşımıza. Kesişme noktaları olan Mary’nin ismiyse namevcut o yıl yayımlanan eserinin kapağında. Frankenstein canavarı da, ismi mevcut olmayıp kendi mevcut olan tüm o bilinmeyenlerin yekûnu; evcilleştirilemeyen tuhaf, yabancı, tekinsiz parçaların vücut bulduğu bir yapboz. Daha da önemlisi, sadece 1818’e değil, 2018’e de ait ve kapağında Mary Shelley yazan bir yapboz…

 

 

 

YARARLANILAN VE ÖNERİLEN KAYNAKLAR:


  • Giovanni Scognamillo, Korkunun Sanatları, İnkılâp Kitabevi, 1996.
  • Giovanni Scognamillo, Dehşetin Kapıları, Mitos Yayınları, 1994.
  • Bülent Somay, Tarihin Bilinçdışı, Metis Yayınları, 2004.
  • Fatih Danacı, Korkunun Canavarları, Kalkedon Yayınları, 2011.
  • Erinç Özdemir, “Frankenstein’ın Yazarı” Mary Shelley’nin Romancılığı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004.
  • Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, çev: Zeynep Altok, Metis Yayınları, 2005.
  • Susan Tyler Hitchcock, Frankenstein: A Cultural History, W.W. Norton & Company, 2007.
  • Martin Garrett, Mary Shelley, The British Library, 2002.
  • Mary Shelley, The New Annotated Frankenstein, ed. Leslie S. Klinger, Liveright Publishing Corporation, 2017.
  • H. G. Wells, Doktor Moreau’nun Adası, çev. Ali Kaftan, İthaki Yayınları, 2016.
  • H. G. Wells, Görünmez Adam, çev. Ali Kaftan, İthaki Yayınları, 2017.
  • Mary Shelley, Frankenstein, çev. Orhan Yılmaz, İthaki Yayınları, 2017.

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

Görseller (sırasıyla): Murat Miroğlu, Tayfun Yağcı, Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yeni yıl diye adlandırdığımız takvim dönemine yaklaşırken, yayınevleri, bizi heyecanlı tutmak adına yazarlarının beklenen yapıtlarını müjdelemeye başlar; biz okurlar da, sıkıntılı zamanlarımızda sığınabilmek ve günü geçirebilmek için okunacak yeni kitapların beklentilerine kapılırız.

Anna Karenina'yı elime ilk aldığımda lisedeydim. Birkaç sayfa okuduktan sonra uzun ve sıkıcı bir roman olduğuna karar verip rafa geri koymuştum. İkinci denememde üniversiteden yeni mezun olmuştum, bu defa elimden bırakamadım. O yaşta beni en çok heyecanlandıran, romanın unutulmaz karakterleri ve elbette aşktı.

Korkularımızdan can bulup yine korkularımızla beslenerek yaşayan canavarlar; genelde hayvansal formlara insani özellikler eklenerek şekillendirilmişler – bazen insanlar gibi dik dururlar, bazen insana özel yüz ifadeleri taşırlar, bazen konuşurlar vesaire… İnsani özellikler; inandırıcılıklarını ve dolayısıyla etkilerini artırırken, kendileriyle ilintili korkuları da cisimleştirir.

Sinema severlerin heyecanla beklediği dönemlerden biri yaklaştı! Bu yıl 17.'si düzenlenen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali 15-25 Şubat'ta İstanbul'da, 1-4 Mart tarihlerinde de Ankara ve İzmir'de... Filmlerin yanı sıra !f Music de, Müjde Ar ve Tuğrul Eryılmaz’ın !f İstanbul’a özel sohbeti ve hayat verecek etkinlikleriyle çok konuşulacak gibi görünüyor. Bu yılın teması ise "Hayat Var!”

Söyleşi

Zeynep Şen

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.