Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Odak Yazar // Şebnem İşigüzel (II)




Toplam oy: 105
Odak Yazar", IAN Edebiyat dergisinin alametifarikalarından biriydi. Ağırlıklı olarak üniversiteli gençlerin yazı ve söyleşileriyle, Türkçe edebiyatın günümüz temsilcilerine ve eserlerine bakışlarını yansıtması sebebiyle değerliydi. IAN Edebiyat'ın yayın hayatına son vermesiyle birlikte, bir anlamda bu proje de yarım kalmış oldu. Hazırda bekleyen ve yeni odak yazarlar belirlenerek yapılacak çalışmaların SabitFikir'de yayımlanması teklifini bu sebeplerle seve seve kabul ettik. (IAN Edebiyat sayfalarında okumaya devam etmeyi daha çok arzu ederdik elbette.)

Tarihle Yüzleşen Bir Roman: Resmigeçit

 

"Hocaefendilerin üfleyip de ayağa kaldıramadığı; ancak tüküre tüküre de boğamadığı boylu boyunca uzanmaya mahkum edilen bir sakat demokrasi…" Resmigeçit insanların yoklandığı, ihtiraslara ve rütbelerin acınası sevdalarına tutulmuş bir bozuk düzenin yankısının köşk-kışla duvarlarında avaz avaz yankılandığı, kaybedilmenin istikrar olduğu; ancak kazandık sanıldığı, geçmişin örnek alınmaz ışık tutmaz yanılgısına karışmış postal sesleri arasında tarihe masum bir kalem dokunuşu niteliğinde. “Ben tarihin kollarında ölmek diye buna derim,” diyen bizim kim olduğunu bildiğimiz hizmetlinin daha iyi bildiğimiz yazarı, tarihin kollarında yazmak denen şeyin peşinde. Geçmişin gerçek yüzü, bir alay insanın, resmigeçit denilen değişmeyen zafer müjdesi görülüp, yenilik fermanı çığırtan tellal sesinde duyuluyor.

 


Kitap, günlüğünü tuttuğu çevrenin iyi ya da kötü, ancak saf olmayan devrimini izlenimlerle birlikte sunmakta ve böylece kurmaca temelini gerçeklikten almaktadır. Baskı ve koltuk kovalama yarışında devlet mekanizması durdurulması imkansız bir düzensizliğin aykırı yasalarını yürütmeye çalışır. Tarih gerçeği, kendini insanların imkanlarını zorladığı bir hayatın karşısında açar. Makamlar ve hırsların zedelediği insan ilişkileri, kopmak üzere sallanan demokrasi salıncakları, adımların hırsla atıldığı resmigeçit törenleri yazarın sunduğu birer tablo niteliğinde. Hocaefendilerin üfleyip de ayağa kaldıramadığı; ancak tüküre tüküre de boğamadığı boylu boyunca uzanmaya mahkum edilen bir sakat demokrasi, devlet başkanının siyah şapkasının rüzgarıyla da kendine gelecek gibi değil. Geçmişinden ders almasını bilemeyen, kendi sanrılarının mahkumu bir üst-aklın yüzüne baygın baygın bakan bir tören alayı resmigeçit. Netleşen bir davayı anlatmıyor yazar, öğretemiyor ve onlar bu yolda daha da akıllanmıyorlar.

 

Şebnem İşigüzel'in Resmigeçit adlı romanı Türkiye'nin yakın tarihinin oldukça gerçekçi ve detaylı bir anlatısını sunuyor. Bir dönemi etkileyen ve etkileri hâlâ süren olayları tüm çıplaklığıyla kurgusu içinde yediriyor. Bölümlerden oluşan romanda neredeyse her bölümde 80 darbesinin karakterler üzerindeki yıkıcı etkilerini okuyoruz.

 

Çoğu zaman üstü örtülen, bir türlü yüzleşmeye cesaret edilemeyen fakat tüm yıkıcılığıyla yaşanmış bir dönem Resmigeçit'te birbirinden farklı karakterlerle işleniyor. Bu karakterler gerçek kişilerden kurgulanarak oluşturulmuş ve oldukça farklı çevrelerdendir. Kenan Evren, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit gibi 1980 darbesinin önemli kişilerinin yalnızca isimlerini değiştirerek romanında bu gerçek kişileri konu ediyor. Resmigeçit'in bir tarih kitabından farkı ise kurgusu sayesinde birçok kişinin merak ettiği küçük detaylara cevap buluyor olması. Kapısına gelen cuntası askerler tarafından tutuklanan bir başbakan ne hisseder? Darbe sonrası birbirine rastlayan muhalefet ve iktidar parti liderleri suçluluk duyar mı? Resmigeçit'te Türkiye tarihini ve Türkiyeli herkesi etkilemiş 80 darbesi dönemi yalnızca genel anlamda değil, bireysel düzlemde de ele alınmıştır.


Romanı “düşle hakikat, fanteziyle tarihsel olgu arasında örülmüş bir anlatı" olarak tanımlar Şebnem İşigüzel. Yaşanmış olaylardan bahsetmesine rağmen romanı böyle tanımlaması yaşanılanların olağanüstülüğü ve roman karakterlerinin tipleştirilmesiyle açıklanabilir. Romanda özellikle bürokrat ve darbeci karakterler kara mizah yoluyla aktarılmıştır. Koalisyon liderleri Cevdet Kara, Ali Çoban ve Süleyman Tel'in gerek dış görünüşlerinin gerekse özel hayatlarının anlatımı alaya kaçan ifadeler içerir. Bu ifadeler romandaki karakteri güçlendirir ve onu kurgu içinde bir yere oturtmamızı sağlarken gerçeklikle bağımızı koparır. İnsanların ölmesine, kayıplara, nice acılara sebep olmuş insanlar ile romanda anlatılan kişileri bağdaştıramayız. Bir ülkeye büyük yıkımlar yaşatmış bir dönemin romanını yazmak bu nedenle oldukça zordur. Romancı kurguyu güçlendirmek zorundayken, tarihsel olgulara bağlı kalması zorlaşır.

 

Tarih bir milletin ya gururu ya da utancıdır. Tarihi bir dönemin anlatıldığı bu romanda yazar için tarihin bu parçasının utanç ifade ettiği su götürmez bir gerçektir.  Darbeden etkilenen yalnızca dönemin bürokratları değildir elbette. Yazar azınlıklara, yabancılara, yoksula, varlıklıya her kesimden insanın darbeyle ilişiğini ve üzerindeki etkisini aktarmaya çalışıyor. Bunu yaparken kimi bölümler oldukça çarpıcı olabiliyor. Örneğin, dönemin çoğu kez üstü örtülen fakat zihinlerde korkuyla yer etmiş gerçeği Diyarbakır Cezaevi'nden Kürt taksi şoförü Şehmuz sayesinde bahsediyor. Hiçbir suçu yokken yalnızca yaralı birini taksisinde taşıdığı için akıl almaz işkencelere maruz kalan Şehmuz'un hikayesini okuyan okuyucu aynı anda hem tiksintiyi hem de merakı duyuyor. Üzeri örtülmeyen gerçeklerle ilerleyen roman okuyucuyu bu noktada kazanıyor.
Bir felaketin ayak sesleriyle başlayıp, yıkıntılarını izletip sonuna hazırlıyor bizi roman. Romanın ilk sayfalarında hiçbir karakterin ağzından düşmeyen ve kasvet ortamını yaratan "Darbe olursa..." Sözleri okuyucuyu darbe sonrası bölümlerin tüyler ürperticiliğine hazırlıyor. Roman karakterleri bu darbe öncesi dönemde tüm detaylarıyla anlatıldıktan, özel yaşamlarına kadar betimlendikten sonra bu karakterlerin beklenen darbe karşısında ne yapacakları ayrı bir merak konusu oluyor.

 

Halkı için siyaset yaptığını sanıp yalnızca kendi kişisel çıkarlarına çalışan siyasetçiler, nesiller sürecek acılara neden olan bir orgeneralin anlatıları romanı oldukça ilgi çekici kılıyor. Tarihe yön veren kişilerin kişisel çatışmaları ve hislerini üstü örtülmeden olduğu gibi okumak romanı çekici kılıyor. Taksicisinden başbakanına, 80 darbesinin etkilediği her kesimden insanı ele alan roman bu kişilerin iç dünyalarını okuyucuya aktarma imkanı sunuyor.

 

Abdullah Altınay- Ezgi Bilgi Gümüş


ezgibilgigumus@gmail.com, abdullahaltinay@gmail.com

 

 

 

Şiddetin Gölgesinde

 

2010’da yayımlanan Kirpiklerimin Gölgesi, şiddetin bütün yönleriyle çocuk bedeninde işlendiği sarsıcı bir romandır.  Çocuk istismarının ele alındığı romanda tüm kişiler istismarın birer parçasıdır. Şebnem İşigüzel, toplumda görülen, duyulan fakat çözüme kavuşmayan karanlık bir meseleyi tüm açıklığıyla, sert bir dille aktarır.

 


Roman, bir cinayetle başlar. On bir yaşındaki küçük kız, karşılıksız sevgiyi, güven duygusunu aradığı annesini öldürür.  Onun dünyasına sevgisizlik ve şiddet hakimdir, annesi de sevgisini esirgeyerek bu korkunç dünyayı yaratan kişilerdendir. “Eğer annem beni sevseydi ne kadar yoksul ve çaresiz olursak olalım mutlu olabilirdik. Ağabeyim o fenalıkları yapmazdı. Evimizde yemek pişerdi. Evimizi temizlerdik. Gülerdik, şakalaşırdık. Ormanın kucağında masallardaki gibi bir kulübe olurdu kulübemiz. Eğer annem beni sevseydi mutlu olurduk.” (s.103) Ancak annesi sevmemekle kalmaz, kızının başına korkunç şeyler getirir. Küçük kız için anneyi öldürmek bütün sorunların kaynağını yok etmek, yeni bir hayata açılmaktır. Sığınacak bir yerin kalmadığı dünyasında, varlığıyla ızdırap veren bu kötü anneyi ortadan kaldırarak kendine sığınacak bir yer açmak ister.

 

İstismarı görmezden gelen, susan ya da bizzat gerçekleştiren insanların oluşturduğu çemberde küçük kız sanki yalnız bedeniyle mevcuttur. Zira onun bir çocuk olduğu, yalnız şiddet yoluyla varlığı gösterilen bedeniyle anlaşılır. Romanda anlatıcı çocuk, yetişkin diliyle konuşur, ne yaşadıkları ne de anlattıkları bir çocuğun dünyasını yansıtır. Romanın anlatıcısı, çocukluktan sesleniyor gibidir. Kojin Karatani Derinliğin Keşfi’nde “çocuk olmayan çocuklardan” söz eder. Karatani’ye göre, edebiyatta çocuğun yeni bir değer kazanması, “gerçek çocuk” fikrinin oluşması ve yetişkin - çocuk ayrımı modernleşmeyle ortaya çıkan romantik bir harekettir. Onun öncesindeki edebiyata bakıldığında masallar, halk hikayeleri çocuklar için yazılmamıştır. Entelektüel çevrelerde yetişen çocuk-dâhi, daha küçük yaşta yetişkinlere has bir eğitimden geçer, çocuk özgürlüğünden yoksundur. Köy çocukları da çok küçük yaşta çalışmaya başlar, çeşitli sorumluluklar altında ezilirler. Modernleşmeyle birlikte edebiyatta “gerçek çocuk” algısı doğar, çocuğun iç dünyası irdelenir. Yetişkin yazarlar çocuğun düşüncesini, davranışlarını kendi hayal dünyasına göre şekillendirip yeni bir “çocuk” inşa ederler. Dünyaya çocuğun gözüyle değil, çocuğun dünyasına kendi iç âlemlerinden bakarlar. Çocuğun kendi duygu dünyasıyla var olması, yazarın içselliğiyle “keşfedilmesi” Karatani’ye göre Rousseau’yla başlar.  Kirpiklerimin Gölgesi’nde, çocuk – yetişkin ayrımı yeniden ortadan kalkmış, çocuk kim olduğu önemsenmeksizin zulmedilen bir nesne haline gelmiştir. Küçük kız bir çocuk gibi gönlünce gezip oynayamaz, o şiddetin, sapkın arzuların bir oyuncağıdır artık. Romanda, anlatıcı çocuk olsa da onun iç dünyasından ziyade, başına gelenler ön plandadır. Aslolan toplumsal bir “meseledir”, çocuk bu meselenin içine yerleştirilmiş bir fon gibidir. Romanda, bir şiddet nesnesi olan çocuğun değil, yazarın sesi duyulur.

 

Küçük kız, şiddetin karanlık atmosferiyle örtülmüş dünyada yapayalnızdır. Sığınacağı tek liman olan annesini de “öldürdükten” sonra doğa dışında kaçacağı bir yer kalmamıştır. Büyük bir ormanın içinde kara bir leke gibi yer alan ev ve otel dışında gidecek yeri yoktur çocuğun. Doğa güzelliğin, saflığın yeridir: “Böyle zamanlarda ben hep insanların neden kötü şeyler yaptığını düşünürdüm. Orman, ağaçlar, sular bu kadar güzelken, insanların ellerinden çıkan pek çok şey bu kadar incelikli ve güzelken, kötülük nasıl var olmuştu?” (s. 77) Yine de doğa bir manzara olarak resmedilmez romanda. Onun varlığı anlatıldığı kadardır. Orman kötülüklerin üzerine örten unsurlardan yalnızca biridir. Şiddetin egemen olduğu dünyada orman kanunları geçerlidir: “Kötü insanlar ormandaki yabani hayvanlar gibidir. Tuzağa düşürülmüş zavallı masum hayvanın kokusunu alıp gelirler.” (s. 82) Küçük kızın da bu masum hayvandan bir farkı yoktur. İstismarın kokusunu alanlar, istifade etmekten başka bir şey yapmazlar. Şiddet tek bir kaynaktan çıkıp, genişledikçe genişleyen bir çemberi oluşturur. Roman boyunca, küçük kızın yaşadığı korkunç olaylar katlanarak ilerler.

 

Ensest ilişkinin, istismarın, işkencenin küçücük bir bedende açtığı yaraları tüm detaylarıyla anlatan romanda, bir kurtulma ümidi, çıkış kapısı yoktur. Küçük kıza yardım edebilecek herkes ya ölür ya da şehri terk eder. İyilerin dünyası değildir burası. “Yaşadığım şu hayatta, kirpiklerimin gölgesi kadar bir yerde bile hayat kalmadı bana. Bunları düşündüm ve sonra geri dönüp o fena şeyi yaptım. Annemi öldürdüm.” (s.153) Şiddetin en kötüsüne maruz kalıp hayatta kalabilen çocuk için anneyi öldürmek ancak bir sanrıdır. Kurtuluş aslında yoktur. Yazar kapalı kapılar ardında yaşanan dehşet verici olayların ortasına bırakır okuru. Nereden bakılsa kan ve gözyaşının sardığı bu şiddet hikayesinde okur toplumsal bir yarayla yüzleşir, küçük kızın sessiz çığlığını duyar. Kirpiklerimin Gölgesi salt şiddetin romanıdır, çocuk da doğa da şiddetin gölgesinde kaybolur.

 

 

Damla Şengül


damlasengul2@gmail.com

 

 

Trajediler ve Gülümseyişler

 

Şebnem İşigüzel’in Venüs’ü 2013 yılında yayımlandı. Romanın alt başlığı ise “ Bir Aile Tarihçesi, Bir Yaşamöyküsü”.
Boğaz’ın ortasında dünyaya gelen bir kız çocuğunun öyküsü Venüs. Akıl hastanesinde bizlere veda ederken hâlâ doğmamış olan, hikayesi yarım kalan bir kız çocuğu. Diğer karakterleri ise roman boyunca anlatıcı-karakterin anlattıklarıyla tanıyoruz: Venüs’ün babası, halası Şekina, hizmetkar Nergis, Kulak Burun Boğazcı Fleischl, Dilfirîb, Adnan, Hera ve diğerleri…

 

Anlatıcı-karakterin akıl hastanesinde doğduğu günden itibaren başından geçenleri hikaye etmesi, Venüs’ü sabit bir olay örgüsüne sahip olmaktan alıkoyuyor. Geçmiş-şimdi-gelecek arasında yapılan sıçramalar, çok sonra anlatılacak bir hikâyeye dair verilen ipuçları ve anlatıcı-karakterin ‘samimi’ üslubu Venüs ile okur arasındaki mesafeyi oldukça azaltıyor. Böylelikle Venüs, her ne kadar trajik bir hikaye olsa da okurunu bol bol gülümsetiyor.

 


Venüs trajik bir hikaye. Çünkü doğan bebeğin kız olduğunu öğrenen baba, onu kabullenmekte zorlanıyor. Boğazın ortasında, bir sandalda doğum yapan anne doğumun ardından ölüyor. Hayatını halası Şekina ve hizmetkar Nergis ile geçiren kız çocuğu, yıllar sonra çocuklarını öldürdüğü gerekçesiyle kocası Adnan tarafından bir akıl hastanesine kapatılıyor.

 


Trajik temeller üzerine oturtulan Venüs nasıl oluyor da okurunun içini ısıtıyor, onu sık sık gülümsetiyor? Bu bağlamda anlatıcı-karaktere yardımcı olan Şekina ve Nergis devreye giriyor. Şekina ağabeyi tarafından ‘yanlışlıkla’ İngiltere’ye gönderilen ve oradaki hayatı roman boyunca esrarengiz kalan bir karakter. Yaşamına dair gizler taşıması, hafifmeşrep tavırları, her daim anlatacak erotik hikayelerinin bulunması onu alışılmışın dışında bir kadın haline getirirken sözünü sakınmayışı ve cesareti de anlatının hep hareketli kalmasını sağlıyor. Şekina gibi hikaye anlatmayı seven hizmetkar Nergis ise anlatıyı canlı tutan bir diğer karakter. Sarayda harem ağaları tarafından hadım edilen Nergis’in hayatı da trajedilerle dolu oysa. Küçük yaşta ailesinden koparılması, hadım edilmesi, saraya köle alınması onun hayatının acılarını yansıtsa da Nergis, ‘Fesuphanallah’la başladığı her masalsı hikayeyle okurun içini ısıtmayı başarıyor.

 

Venüs’ün bir diğer trajik yaşamöyküsü de Şekinaya ait. Ağabeyinin annesi ve kardeşlerini yanlışlıkla İngiltere’ye göndermesinin ardından zor durumda kalan Şekina ve kız kardeşi geçimlerini erkekleri eğlendirerek sağlıyor. Hikayesini anlatana dek bir kız kardeşi olduğunu bilmediğimiz Şekina’nın aslında ölen kız kardeşinin yerine geçerek ülkesine döndüğünü öğreniyoruz.

 

Bu geri dönüş Şekina ile birlikte bir ‘kızlar manifestosu’ getiriyor:


“Kızlar kambur durmamalı. Kızlar kambur durup göğüslerini gizlememeli.


Kızlar erkekler gibi etraflarına fıldır fıldır bakmalı. Kızlar başını yerden kaldırmalı.


Kızlar tıpkı erkekler gibi sesli konuşup herkesin içinde gülebilmeli.


Kızlar erkekler gibi yemeklerini dışarıda yiyebilmeli.


Kızlar sevdikleri ve kendi seçtikleri kocalarla evlenmeli.


Kızlar ana babalarının sözlerini çiğneyebilmeli.


Kızlar kanat takmış kuşlar gibi özgür olabilmeli. Kızlar istedikleri yere gidebilmeli.”


(…)


Şekina ve Nergis’in anlattığı hikayeleri kendi yaşamıyla harmanlayarak anlatıyor göbek adının Venüs olduğunu bildiğimiz anlatıcı-karakter. Nergis’in anlattıklarıyla Venüs, gerçekliğin ötesinde bir yanılsamaya dönüşüyor. Yaşamın tüm olumsuzluklarına rağmen ayakta kalan Şekina, ‘destansı bir kahraman’ havasına bürünmeden kadının gücünü temsil ediyor. Nitekim romanın başında kız çocuk sahibi olduğu için huysuzlanan babanın kadını küçümseyen ifadeleri ve hareketleri karşısında Şekina’nın eylemleri duruyor. Anlatı boyunca takındığı tavır ve söylediklerinden öğreniyoruz bunu:

 

“Kuğular çok zarif hayvanlardır ama bir kanat çırpışıyla kolunuzu kırabilecek güçtedirler.”

 

Şebnem İşigüzel, bir yanda başına buyruk Şekina’yı yaratırken diğer yana istediği gibi yaşayamayan Venüs’ü koyar. Bir yanda kızlar manifestosu dururken diğer yanda ataerkil düzen sürüp gider. Nergis, masalsı hikâyelerini anlatıp okuru tebessüm ettirirken Adnan ve Hera’yla kötülük doludizgin devam eder. Anlatıcı-karakter bir akıl hastanesinde başından geçenleri anlatırken sözü bir türlü doğduğu ana getirme fırsatı bulamaz. Venüs masalın ve gerçeğin, iyinin ve kötünün, trajedinin ve tebessümün birlikte yolculuk ettiği bir roman.

 

 

Gülşah Küçükşahin


glshkckshn@gmail.com

 

Calypso

 

Şebnem İşigüzel’in Gözyaşı Konağı romanı, tecavüz sonucu hamile kalan Vuslat Emine’nin çektiği acıyı ve ailesi tarafından Ada’ya sürgün edilişini anlatıyor. Vuslat Emine’nin kardeşi Hicran, zengin Paşa ile evlendirilecektir. Paşa’ nın kayık gezintisi yaptığı bir gün Vuslat Emine, Paşa’nın kayığına bindirilir. Paşa, Hicran yerine Vuslat Emine ile evleneceğini söyleyerek genç kadına yanaşır. Sonrası Vuslat Emine’nin kendisini baştan çıkardığını söyleyerek kadını suçlar ve kayığından indirir. Vuslat Emine, böyle bir günden gebe kalmıştır. Bayezıd’da bir konakta yaşayan ailesi, hamileliğin gizli kalması için onu Ada’ya gönderir. Böylece gözlerden uzak olacaktır. İnsanların dediklerini fazlaca umursayan ailesinin içi rahatlayacaktır. Konaktaki Bedriye Kalfa ise Vuslat Emine’ye çocuk bakımında ve Ada’daki yaşamında yardımcı olacaktır. Apar topar Ada’ya gönderilen Vuslat Emine, hayatından ve çocuğundan nefret eder. Ada günlerinde sıkça eski mutlu günleri özler. Bu nefretle çocuğunu ve kendini öldürmek ister. Yardım etmesi için yanında gönderilen Bedriye Kalfa ise geleceğinin karartıldığını, Ada yaşamına mahkum edildiğini düşünerek Vuslat Emine’den nefret eder. Onu odasına kitler. Ada’daki çalılıklarda elinde taş ile Vuslat Emine’nin kafasını ezip onu öldürmek ister. Tam da bu esnada Vuslat Emine, aşık olacağı Mehmet ile karşılaşır. Ona göre Mehmet, kendisini karanlık dünyasından çıkaracaktır.

 

Bu romanda tecavüz, erkek şiddeti Vuslat Emine’nin kaderini değiştiren, yaşadığı en büyük şiddet iken, kadının kadına uyguladığı şiddetin fenalığı da alttan alta örülür. Okur, Vuslat Emine’nin sevgisiz yaşamını, Mehmet’ in ona karşı olan saf sevgisinin kurtaracağını düşünürken yazar bundan mahrum bırakarak bir yandan “sevgisizlik” temasına da değinir.   Mehmet’ in hürriyet fikirleri ile beraber Abdülhamit dönemi eleştirileri de dönemin siyasi tablosunu çizmektedir.

 

Romanda dikkat çeken bir diğer nokta ise Vuslat Emine’nin anne-kız ilişkisidir. Vuslat Emine, Ada günlerinde her ne kadar ailesiyle çok mutlu, rüya gibi günler geçirdiği düşünüp, özlese de bu mutlu anların arasında annesinin Vuslat Emine’ye karşı gösterdiği en ufak bir sevgi kırıntısına rastlamayız. Annesi, köle satıcıları tarafından Abdülmecit’in kuşbazına satılmıştır. Komşularının, tanıdıklarının kendisi hakkında düşündüklerini umursayan, “etraf ne der” endişesi taşıyan anne, Batılı özentisidir. Vuslat Emine annesinden “hürriyeti arama bulma arzusuyla bir Batılı gibi yaşama gayretindeki Müslüman kokona” diye bahseder. Bir Vuslat Emine’nin annesi bir de Abdülhamit devamlı fotoğraf çektirir. Bu o dönem için pahalı bir sevgidir. Eşi bir süre sonra durumu anlayıp yasaklasa da annesi bu sevgiden vazgeçmez ve İtalyan bir resssama resmini yaptırmaya başlar. Yaşadığı konağa köşk der, konak denmesinden rahatsız olur. Evindeki tablolar, halılar son modayı takip eder. Bahçede flamingo besler. Abdülaziz’e ait olduğu söylenen halıya bir an önce sahip olmak ister. Romanda objelerin anlatımındaki ayrıntı, yazarın döneme dair bilgisine de dikkat çekmekle beraber okur için de mekan algısı oluşturur. Vuslat Emine, annesinin ev halinden bahsederken şunları söyler: “Salondaki alafranga koltuk takımında oturmuş, kendi deyimiyle ağrıdan kopasıca başını Mösyö Yakop’tan aldığı kesme elmaslarla, yakutlu yüzükle süslediği eline dayamıştı. Elinde kalan biricik yalan ganimetler: Ortaparmağındaki yakutlu yüzüğü Hicran evlendiğinde ona takacaktı. İstanbul’un bütün kalburüstü hanımları bu yüzüğü almak için yarış içine girmişler, ipi annem göğüslemişti. Bunda şaşıracak ne vardı? Parayı veren düdüğü çalmaz mıydı? Ama herkes pek şaşırmıştı. Annem de şimdi bana şaşırıyordu. Havada burnuna çektiği enfiyenin kokusu vardı.”(s.26). Annesi, bu bitmeyen sevgileri peşinde koşarken Ada’daki kızını hatırlamaz, bir piç doğurduğu için ondan nefret eder. Annesi ve kız kardeşleri, hayatta en sevdiği insanlar tarafından unutulan Vuslat Emine, ayakta durmak için mücadele verir.

 

Ancak kadın karakterler konusundaki hassasiyetiyle bilinen yazarın, tam da “bir kadının tek başına ayakta kalabilmesi” ve özgürlüğü noktasında, hürriyet fikirleri nedeniyle Ada’ ya sürülen Mehmet’i Vuslat Emine’nin hayatına dahil etmesiyle denge değişir. Kadın, adamın sevgisiyle özgürleşir. Bu durum ise verilmek istenen mesajı tersine çevirir. Gözyaşı Konağı’nı, yine aynı zamanlarda çıkan ve dönem romanı olan Aslı E. Perker’in Vakit Hazan romanı ile kıyaslarsak, oradaki annesi olmayan Handan karakterinin fikirleriyle, hürriyet mücadelesiyle daha çok ön plana çıkması onu gerçekten “kendi ayakları üzerinde” kılıyor. Vuslat Emine’nin böyle bir mücadeleden yoksun kalması, ailesi, sevgilisi ve çocuğu arasındaki sıkışmışlığı onu adeta bir adaya hapsediyor.

 

 

    Esin Hamamcı


                                                                                                esinhamamci@windowslive.com

 

 

 

Mutsuz Kadınların, Mutsuz Gençlerin, Mutsuz Ağaçların Ağıdı

 

 

Batmak üzere olan bir gemiden yükselen canhıraş çığlıklardan biri “önce kadınlar ve çocuklar” diyor. Ağaçtaki Kız da, gemiden bir parça bulup suyun üstünde kalmaya çalışan o kadın gibi, bir dal parçası bulup boğulmamaya çalışıyor, o dala tutunuyor, dalın üstüne çıkıyor, nefes almaya çalışıyor.

 

Şebnem İşigüzel’in Ağaçtaki Kız romanı, “Kimse için artık iyilik vadeden bir dünya yok,” diyerek Gülhane Parkı’nda bir ağacın üstünde yaşamaya karar veren bir genç kızın hikayesi. Ağaçtaki Kız yaşadığı yıkımlardan, travmalardan, kayıplardan, haksızlıklardan, cinayetlerden kaçmak için –yazarca bir metafor olarak seçilen- ağaçta yaşamayı tercih ediyor. Çünkü aşağıdaki dünya tekinsiz, saçma, kahredici, adaletsiz ve hüzünlü. Adının sonradan Deniz olduğunu öğrendiğimiz ağaçtaki kız, babaannesinin mübadele yıllarında yaşadığı korkunç olayı, babasının annesine olan ilgisizliği ve sevgisizliği, arkadaşlarının bomba yüklü bir aracın içinde hayatlarını kaybetmeleri, edebiyat cesaretini elinden alan öğretmeni, çok sevdiği halasının ölümü gibi sebepler yüzünden erken ve ergen yaşta acımasız bir savaşın içinde bulur kendini. Ülkede kadınlar ve çocuklar öldürülmektedir, sıra doğaya ve ağaca gelmiştir. Gezi’de koruduğu ağaçlar şimdi ona korunak olmuştur, o, en kabul görene, yeşile sığınmıştır.

 

Romanda anlatıcı birinci tekil şahıs, ağaçtaki kızdır. Kahraman anlatıcı kendi dil ve üslubunu kullanır, dolayısıyla on sekizli yaşların diliyle, dijital çağın ve dijital dünyanın yarattığı dille yazar. 140 karakterle mesaj iletme kaygısının güçlüğüyle, kısa ve öz, hızlı hızlı, telaşla anlatır. Anlatma coşkusunun ön planda olduğu bu günlük dilde bu telaş, bazen biriktirdiği bütün kurgu malzemesini dağınık bir şekilde serpme handikapına düşürür onu. Kendi yazdığı bu romanın eleştirisini şöyle yapar anlatıcı; “Evet, yazdıklarım olmadı kabul ediyorum. Kahramanımın yaptığı şey saçma. Muzipliğinden bunu yapmış gibi görünüyor. Ama çok acı çektiğini filan söylüyor. Hep tekrar var. Karışık yani. Ama bunu böyle anlatmanın da yani onun iç dünyasını böyle capcanlı vermenin de bir ustalık olabileceğini düşündüm.” (syf 204) Anlatıcı ve yazarın okura oynadığı bir oyundur bu. Şebnem İşigüzel  tarafından yazılan bir roman mı yoksa anlatıcı tarafından yazılan bir roman mı olduğu konusunda  okura oyun oynayan bu metin üst kurmaca yapının avantajlarıyla eleştiri oklarını kendine saplayan bir eser halini alır. Ağaçtaki Kız, anlatıcının okuldaki roman yarışması için yazdığı bir kitaptır aslında ve öğretmen Özlem Hanım’ın başarısız diye eleştirdiği bir üst kurmacadır. Bu üstkurmacanın avantajıyla yazar ile anlatıcı romanın eksik yanlarını, romana gelebilecek eleştirileri açık açık işaret eder.

 

Yerli edebiyatın son dönemlerinde artan, anlatıda çocuk-ergen bakış açısı kullanımı Ağaçtaki Kız’da da mevcuttur. Ağaçtaki Kız’ın anlatıcısı, Afilli Filintalar’ın edebî jargonuyla 2000’lerden sonra yükselen bıçkın ergen erkek edebiyatının kız versiyonuna benzer. Yazar, ele aldığı olayları farklı bir açıdan anlatma imkanı verdiği için, sorunları yeni ve farklı bir bakış açısıyla sorgulayabilmek için çocuk anlatıcıyı kullanır. Anlatacak çocuğun hislerini devralır, yetişkin okura dile taze bir perspektiften bakma fırsatı sunar. Figen Şakacı, Emrah Serbes, Alper Canıgüz, Mahir Ünsal Eriş, Türker Ayyıldız, Mehmet Erte, Ece Temelkuran gibi, çocuk anlatıcı ile yazan yazarlara Şebnem İşigüzel de dahil olmuştur, bunu yaparken çocuk anlatıcısına bu akımı takip ettiğini itiraf ettirir: “Kendi bildik yazarlarının yazdıklarına yakın bir şey yazmaya çabalamışsın. Günlük dil kullanımını küfretmek olarak mı düşünüyorsun?" (syf 174) Günlük dilin bu tür romanlarda bir varlık olarak kütleleşmesi, internet dilinin kurguya dahil olması beraberinde bilgece sözleri ve tespitler yapan çocuk anlatıcı tarafından aforizmaları getirir. Ağaçtaki Kız’da aforizmalar metnin akışının hızlandığı yerlerde bir durak işlevi görür. Küfür, aforizmalar, dönemin markaları- şirketleri ve bu markalarla kurulan ilişkiler bu dili kuran başat unsurlardır. Snapchat, Twitter, Superman, Ikea, Iphone, Ipad, Facebook, Defacto, Zara, Rolex, North Face, Converse, Ugg, Camper, Arçelik, İnstagram, Watsapp gibi edebi dile ve kurguya dahil olan markalar, kültür tarihi açısından edebiyat eserlerinin tanıklığına başvurmada Servet-i Fünûn markalarının ve yazarlarının yaptığına benzer bir işlev görür, kurguya çağrılan bu unsurlar edebiyatın tarih tanıklığının internet çağına uyarlanmış şeklidir.

 

Roman bir çocuk tarafından değil, çocuk zihnini taklit etmeye çalışan bir yetişkin tarafından yazıldığı için bazen çocuk anlatıcı kullanımı değişken bir anlatı mesafesine sebep olur, bu da bir dezavantaj olarak belirir. Çocuğun düşünme biçimlerini çok iyi gözlemlemiş olması gereken yazar, derinlikli ve inanılabilir bir çocuk anlatıcı yaratırken, çocuğu yetişkin zihniyle konuşturma tuzağına düşer. Yunus’un, yerine uygun ve doğal bir şekilde “Üzümünü ye bağı sorma”(syf 237) atasözünü kullanmasını sınav sorusu gibi bulan çocuk anlatıcı, “Bu mutat konuşmanın akabinde(…)” (syf 260) cümlesinde “mutat” kelimesini kullanarak kendi dil seviyesiyle çelişir. “Artık geceydi. İlelebed gece,“ (syf 149) gibi cümlelerle anlatıcı, kendinin farkında olan dil dışında, üzerine uymayan kelimeleri giyer. 

 

Ağaçtaki Kız’ın meselelerinden biri ve en önemlisi kadın ve kadınlıktır. Farklı kadınlık halleri ve kadın figürleri bu romanın başköşesinde durur. Roman birkaç kuşak kadınlık tarihini anlatır. Bu kadınların ortak özelliği erkekler ve erkek devlet yüzünden acı çekmeleri, hayatta kaybetmeleri, mutsuz ve zor hayatlara sahip olmalarıdır. Babaanneden toruna gelene kadar kadınlık, savaşının şiddetinden ve varolma mücadelesinden bir şey kaybetmemiştir, kadının toplumda mutluluğuna dair olumlu bir gelişme yaşanmamıştır. Geçmişi travmalı babaanne, intihar eden hala, bunalımlı anne, yardıma giderken ölen Pembe ve Derin, örtülü ama dövmeli teyze, evli erkekle kuytuda sevişen örtülü kadın, otobandaki sel faciasında ölen işçi anne, gergin ve uyumsuz kadın edebiyat öğretmeni ve tüm bu kadınlık hallerinin farkında olan kadın yazarın anlatıcısı.

 

Kadınlık hikayeleriyle dönemin hikayeleri romanda kesişir, mutsuz kadınların, mutsuz gençlerin, mutsuz ağaçların ağıdı gibidir roman.  Suruç, Gezi, Barış Yürüyüşü.. Hayatın altüst oluşunun ve enkazın romanıdır bu.

 

İpek Bozkaya


ipekbozkaya@hotmail.com


 

Şebnem İşigüzel ile Söyleşi

 

Gülşah Küçükşahin: Venüs’teki  ‘Şekina’ karakteri  ile Türk edebiyatına alışılmışın dışında bir kadın karakter kattığınızı düşünüyor musunuz?  (Şuhluğu, bilgeliği, başkasının yerine korkmadan geçebilme cesareti vb. sebeplerle)

Venüs
’ün Şekina’sını en canlı karakterlerimden. Siz, Türk edebiyatına alışılmışın dışında bir karakter katmak derken durup düşünüyorum nedense. Edebiyat önümde geniş geniş fersah fersah açılınca ben onun karşısında ona müptela bir okurdan başka bir şey değilim. Eserlerime dışarıdan bakmayı pek beceremem.  Şekina coşkulu bir karakter. Bildiğim tek şey karakterlerimin okurun kalbine girebilme gücü. Okur için unutulmaz olması. Sevdiği bir insanmış gibi hatırlıyor.
Kendini seven bir karakter Şekina. Çok tutkulu ayrıca. Tutkuları onu cesur yapıyor.

Gülşah Küçükşahin
: Venüs’te bir ben anlatısı var. Bu anlatıma bağlı anlatı zamanı geçmiş, gelecek ve şimdi arasında zikzaklarla kurulmuş. Bu durum da Venüs’ü eşsiz kılan bir özellik haline gelmiş. Eserlerinizi oluştururken bir ahenk veya ritim duygusuna sahip olmasına özellikle dikkat ediyor musunuz?

Sanırım başka başka şeyler devreye giriyor ben yazarken. Ve bunlar ben farketmeden oluyor. Farklı disiplinlerde bilgi edinmek gibi bir merakım ve çalışkanlığım oldu hep. Felsefe, tıp, eğitimini aldığım antropoloji, arkeoloji, tarih, psikanaliz ve dönem dönem ilgimi çeken türlü çeşit okumalar. İşte bunlar ne yapıyorlar biliyor musunuz yazarken küçük bir piyano parçası besteliyormuş gibi yazmanızı sağlıyorlar. Ya da hayalinizdeki bir resmi seyrediyormuş gibi anlatmanıza neden oluyor sanat hakkındaki fikirleriniz. Okumakla sahip olduğunuz entellektüel hayat sırtınıza bir çift kanat iliştiriyor aslında. Böyle olunca bazı metinlerde sizin dediğiniz ahenk ve ritm oluşuyor. Bu teknik kısmı. İşin en önemli kısmı yazdıklarınızı bütün kalbinizle hissetmeniz.  Dikkat etmekten  çok yazdıklarıma kalbimi vermeyi tercih ederim.


Esin Hamamcı: Gözyaşı Konağı, “elalem ne der” kaygısıyla adada yaşamaya mahkum edilmiş bir genç kızın hayatını anlatıyor. Toplumun ve erkek baskısının, şiddetinin dışında, kadının kadına uyguladığı şiddet, kadın dayanışmasının yokluğu da romanda ön plana çıkıyor. Kadın dayanışmasının yokluğu sizce romanda nereye oturuyor?

Bence dayanışmanın önünü tıkayan nedenler beliriyor burada. Erkekler toplumda bir korku iklimi yaratıyorlar. Bunun bedelini kadınlar ödüyor. Zavallı bir kadında kendi çaresizliğini görüyor. Öyle olmaktan korkuyor. Dolayısıyla dayanışmadan kaçıyor. Böyle yaparak erkekler yani güçlüler safhına geçtiğini düşünüyor. Ancak kadınlar çok güçlü varlıklardır. İçgörü sahibi olanlar öyle ya da böyle mutlaka dayanışmayı yaratırlar. Romanda kadın kadına şiddette şu var. Anne ve kızlarının arasında olan anlık bir öfke. Ancak komşu kadınların yaptığı toplumsal bir linç. İkisi arasında fark var. Başkaları ne der kaygısına gelince… Kadınlar bu yüzden kendi iç sesini duyamıyor. Ne isediğini bilmediği gibi ne halde olduğu konusunda da bir fikri olamıyor.

 

Esin Hamamcı: Gözyaşı Konağı’ ndaki Mehmet, düşünceleri ile insanları isyana teşvik ettiği düşünülerek saray tarafından kellesi istenen, adaya saklanan bir kaçak, balıkçı. Mehmet üzerinden de bir dönem eleştirisi okumuş oluyoruz. Onun romandaki varlığı nereye oturuyor?



Mehmet’in hikayesini derinleştirmek istemedim açıkçası. Çok az ama yerli yerinde cümlelerle yarattım onu. Romandaki varlığı toplumdaki erkek imajının tersi olsun istedim. Masallardaki, hayallerdeki erkek bir anlamıyla. Mağdur bir kadına hiçbir karşılık beklemeden yardım eden, aşık olan, anlayışlı ve koşulsuz seven bir erkek. Gücünü muhalifliğinden ve kıza karşı anlayışlı halinden alıyor. Bu bir psikanaliz olsa hastasının başucunda oturan anlayışlı psikanalist olurdu. Venüs’ün Turan’ı da, Balıkçı Hasan’ı da böyleydi. Zaten Mehmet biraz da yazamadığım Venüs’ün balıkçı Hasan’ıdır, doktor Turan’ıdır.
 

 

 

 

Ayşe Gülen Eyi: Sarmaşık romanı, tecavüze uğrayan bir annenin ressam çocuğu Ali Ferah ile, Nobel ödüllü Türk yazar Salim Abidin arasındaki ilişkiyi konu alıyor en temelinde. Annenin tecavüze uğraması, anne tarafından sık sık dile getiriliyor. Günümüzde tecavüz, taciz vakaları artık önü alınamaz bir hale geldi. Bu konuyu sanatta nasıl daha görünür hale getirebiliriz?



Sanat bunu kendiliğinden, içinden geldiği gibi yapabilirse olur. Bu hassas konular sanat eseri için planlanmış bir yükselme noktası olursa çok yapıştırma, eklenti duruyor. Anadolu Sarmaşık’daki annelerle dolu. Hatta bunların çoğu bu travmayı evliliklerinin ilk gecelerinde yaşıyorlar, evlilik içinde yaşıyorlar. Burada bu incinmişlikle nasıl baş edilir, hayata nasıl devam edilebilir, bu önemli. Sarmaşık’daki annenin buna takılıp kalmışlığı rah sağlığına bağlı olarak akıl sağlığının da bozulması buna bir örnek.  Sanat doğal olanı, içinden geldiği gibi yaparsa güçlü hisler doğurabilir.



Ayşe Gülen Eyi:
Sarmaşık romanında metnin tesadüflerden meydana geldiği zaten belirtiliyor. Fakat yine de bu kadar tesadüfün okuru yormasından, kurmacanın kendi içindeki tutarlığa zarar vermesi ihtimalinden rahatsızlık duydunuz mu?



Hayır. Edebiyatın her şeyi deneme cesareti ve özgürlüğü var. Olmalı. Farklı bakış açıları, anlatım teknikleri, alışılmadık kurgular…Eğer edebiyatın böyle çekinceleri olsaydı Kafka kahramanını bir sabah böcek olarak uyandırmazdı, uyandıramazdı. Nabokov, Lolita’yı yazamazdı. Calvino o alışılmadık romanların ve anlatıların başına oturamazdı. Ya da Lars Von Trier Dogville’i çekemezdi. Murakami olmazdı. Alice o deliğe düşmezdi. Sarmaşık, tesadüflerin hayatın atomu olduğunu söyleyip bunun da tesadüflerin romanı olduğunu belirterek yoluna başka türlü bir anlatım biçimi olduğu vaadiyle devam eder. Edebiyat ve sanat en önemlisi hayal gücümüz “Amma saçmalamış,” diyenlerin ayakları altında ezilecek olsaydı pek çok eser yazılmadan ölürdü. 


Yağmur Yıldırımay:
Çöplük’te sert bir şekilde bir iktidar eleştirisi olduğu aşikar. Peki, bu eleştirinin ortaya koyduğu temel mesele nedir?


Düzen, sistem ve insan. Leyla da Yıldız da bir türlü bağımsız, özgür olamazlar. Asiliklerine ve onları herkesten farklı kılan huylarına, hislerine, bakış açılarına rağmen hep bir şeylerin üyesi, düzenin parçası, birilerinin kölesidirler. Bu yüzden güçlü savruluşlar yaşarlar. Leyla’nın tercih ettiği hayat gibi. Yıldız’ın kapandığı sonra koptuğu hayat gibi. İktidar insanı tüketen, süründüren, bitiren bu düzenin sağlayıcısı, koruyucusu. Herkes gibi olamamakla bu yüzden oyunun dışına itilmekle ilgili bir dert vardır orada. Tuhaf olan toplum dışına itildiğinizde de bir düzenin parçası olarak yaşamak mecburiyetiniz.

 

Yağmur Yıldırımay: Leyla da Yıldız da hayata tutunmakta zorluk geçen kadınlar olarak çıkıyor karşımıza. Ama siz onların bu yaşadıklarını, eril iktidara karşı bir güç unsuru olarak kullanıyor gibisiniz, doğru mudur?


Boyun eğmek zorunda kalmalarına rağmen çok asiler. Daha doğrusu içlerindeki isyan duygusuyla bir yere kadar boyun eğiyorlar. Direnmek gibi bir güçleri var. İktidara karşı düşmanlıklarını bastırmak gibi bir dertleri var. Çoğu insan nevrotik olma pahasına bunu ustalıkla yapar. Düşmanlığını bastırır. Ama onlar bunu yapamayıp sizin dediğiniz güç unsurunu oluşturuyorlar. Sineye çekememek, üzerine basıp geçememek gibi insani dertleri var. 


Yağmur Yıldırımay: “Gelecek geçmişe bakmaktan başka işe yaramıyordu. Yaşanır olan gelecek değil, geçmişti.” Geçmişe ve geleceğe dair söyledikleriniz, kitabın başından sonuna kadar okurun zihninde dönüp duruyor ve okur, geçmişle gelecek arasında sıkışıyor. Bahsettiğiniz çöplük de bu olsa gerek?


Evet. Zaten romanın bir yerinde zihnimizde bir tür çöplüktür, çöplüğümüzdür derim. Çöplük’ü olağanüstü bir güçle yazdım. Üzerine konuşmak beni hep zorlar. Tarifsiz bir his, çok acayip duygular içindeydim bu romanımı yazarken. Baştan sona bu kadar derinden hissederek bir şey yazmadım. Roman yazarken düştüğünüz yerler vardır. Hava boşluğu gibi. Bunları çoğu zaman ne kadar üzerinden geçseniz yok edemezsiniz. Bu bir kaç cümlelik, paragraflık düştüğünüz yerler diğerlerinin gücüyle yükselir. Çöplük’te hiç boşluğa düşmeden uçtuğumu hissettim. Özellikle birinci bölümü bence çok yüksektir. İçimden öyle büyük bir güçle söküldü ki zaten ben bile şaşırmıştım. Bir tek köpeklerin vurulduğu yerde ağladığımı hatırlıyorum. Görmüştüm çünkü. Bu kadar derinden işleyen bir şeydi Çöplük. Geçmiş ve gelecek çok ince ayrıntılar olarak kalıyor. Sorunuzun tam karşılığı olmadı ama bendeki hissi önemli diye düşünüyorum. Geçmiş öyle güçlü ki demek ben de romanı yazdığım ana dönüverdim. Romanın geçmiş duygusu kuvvetliydi. Psikanalitik bir etki oldu şimdi bu.


Uğur Erden: Öykümü Kim Anlatacak adlı kitabınızın, aynı adlı hikayesi ve Klişe Hayatlar adlı hikayesinde bir aile geleneğini devam ettirme meselesini görüyoruz. Zannediyorum bu konu sizin için önemli. Peki, nereden geliyor bu önem?


O dönem ilgimi çeken bu olmalı. 21 yaşındaydım kitap yayınlandığında. Kritik kararlar alan insanların ruh hali, intihar, hayatı sonlandırmak gibi bunlar ilgimi çekiyordu. Çünkü ben de bütün sevdiklerim, yakın çevrem, arkadaşlarım gibi hayata çok bağlı bir insanım. Öyle olmayanı, başkasını, ötekini merakla yazdım bunları. O dönem tanımadığım insanları uzaktan izlemeyi, bakmayı, hayatlarına dahil olmadan onlarla ilgili çıkarımlar yapmayı seviyordum. Yalnızlığımı koruyarak başkalarının hayatına duman gibi süzülme arzusu taşıyordum diyeyim.

 

Uğur Erden: Yine Öykümü Kim Anlatacak adlı kitabınızın Düş Gören adlı hikayesinde bir anlatının gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Devinimler de öyle bir hikaye mesela, olmayacak dediğimiz bir şey gerçekleşiyor. Bu bağlamda, diğer hikayelerinizde de bu durumu parça parça görebildiğimiz göz önünde bulundurulursa, gerçeküstü ile bağınız nedir, nasıldır? Veya buna gerçeküstü mü demeliyiz?


O dönem gerçeküstü şeyler yazmanın heyecanına kapılmıştım, hatırlıyorum. Akıldışı olaylar herkesi büyüler. Çünkü herkes masallara müpteladır. Ama masamın başından kalktığım gerçek duygum hiç kuşkusuz bilimsel gerçekler ve hakikat olur. Öyle de oluyordu. Hayal gücü evet ama gerçeküstü bulutların üzerinde durup düşmeyeceğini düşünmek gibi. Jung ve Freud okumalarım heyecanlandırmıştı beni. Bilirsiniz Jung metafizikle ilgilidir. Hatta Freud ile birlikte başlarından geçen ilginç bir olay vardır. Kütüphane devrilir filan. Henri Bergson’un o küçücük kitabı Metafiziğe Giriş’ini, Aristo’nun Metafizik’ini okumam o döneme rastlar. Okuduğumdan öte bir de film olarak Solaris’i izleyip büyülenmem beni etkilemişti. Kollektif bilinç üzerine okumalar yaptığımı hatırlıyorum. O öyküler bu izleğin eseri.

 

Uğur Erden: Hanene Ay Doğacak’ta bir sonraki kitabınız olan Öykümü Kim Anlatacak’ın bir cümlede geçtiğini görüyoruz: “Ben seni ilk gördüğümde öykünü merak ettim.” (s. 11) Bu bağlamda, Işık Hızında Spermler adlı tablonun da hikayeler arası geçiş yaptığını göz önünde bulundurursak, bu konudaki tutumunuz nedir?


Sarmaşık ve Çöplük’te de kitapların kardeşliği adına göndermelerim sürdü. Kirpiklerimin Gölgesi’nde de vardır. Yönetmenlerin kendi filmlerinde görünmesi gibi okura karşı oynanan küçük tatlı oyunlar. Hangi anda çıktığını itiraf edebilirim: Kendinizi yazdığınız şeye çok kaptırdığınızda, oyuna kendinizi kaptırdığında oluyor bunlar. Bir yazar arkadaşım ben sıkıldığımda yapıyorum böyle şeyleri demişti çok gülmüştük. Çok şükür ben yazarken hiç sıkılmam. Yazdığımdan sıkılırsam ve yorulursam okur da sıkılır ve yorulur çünkü. Masa başında böyle görünmez bir bağ oluşur bana kalırsa. Okuruma oyun oynamayı seven bir yazar oldum hep. Bunlar hep bundan.



Damla Şengül: Kirpiklerimin Gölgesi'nde adlı eserinizde doğanın fonksiyonu nedir? Doğa bir kaçış yeri midir yoksa romanda yalnızca bir fon mu oluşturuyor?



Kaçıştan çok sığınma belki. Daha doğrusu kendiliğinden orada olsun istedim kahramanım. Orada doğmuş büyümüş yaşıyor. Bu seçimde sanırım çocukluğumdan beri sevdiğim bir Bizans söylencesi etkili oldu. Vücudundaki yaralar nedeniyle ormana terk edilen kız. Kız Kulesi hikayesini de  benzer nedenlerle severdim. Korunmak, saklanmak için sığınılan yer. Ayrıca ormanları, su kenarlarını, ağaçları hep sevmişimdir. Bu hisle o karanlık hikayeyi yazarken birazcık soluklanabileceğimi düşündüm. Kendime alan açtım aslında. Yazdığım sert hikayeyi dini mesellerle, kutsal kitaplarla besleyecektim. Böyle olunca ancak insanın var olduğu doğada hayat bulabilir diye düşündüm.

 

Neşe Pelin Kaya: On dokuz yaşınızın ilk kitabı Hanene Ay Doğacak, bugün ona baktığınızda ne görüyorsunuz?



Bir insanın bütün kalbiyle yazdığı şeylerin güzelliğini görüyorum. Konu ettiği şeyler itibariyle herkes cesaretten söz etti ama Hanene Ay Doğacak gönülden gelmeseydi öyle güzel yazılamazdı. Seneye 25 yaşında olacak. Yani benim onu yazdığım yaşı bile geçti çoktan. Çoğunlukla yazarlık hayatının en başında yazılan eserlere mesafeli yaklaşılır. Yazar için hepsi çok geride kalmıştır çünkü üzerine ustalık eserleri çıkmıştır. Hanene Ay Doğacak için hiç böyle düşünmedim. O benim hep gözbebeğimdi. Okur için de öyle oldu. Şimdi ilk okurlarımın çocukları tarafından okunuyor ve aynı şaşkınlıkla heyecanla karşılanıyor. Hiç eskimemesi gönülden gelerek, edebiyatın yaratının gücüne inanılarak yazılmasından bence.



Neşe Pelin Kaya: Hanene Ay Doğacak'taki çoğu karakter için neredeyse cinsiyetsiz diyebiliriz. Öykünün ortasına gelmeden kendilerini ele vermiyorlar. Bunu niçin yaptınız?

 

Özel bir nedeni yok. O dönem önyargılar kafamı çok meşgul ediyordu. Cinsiyetlerin de böyle bir etkisi vardı. Mesela kadınlara karşı önyargılı toplumlar gibi. Belirsizlikle bir şeyi çözebilir miydim ? Sanırım böyle sordum kendime.  


Neşe Pelin Kaya:
Hanene Ay Doğacak, aşk, ölüm, delilik  etrafında dönüyor. Şimdi olsa bu konuları böyle mi işlersiniz?


Halen bunları konu ediyorum aslında. Venüs’ün dünyasında da bunlara yer vardı. Pişman mısınız der gibi soruyorsunuz. Bütün yazarların ilk kitabı vardır. Yazar yolun sonunda ustalaşır elbette. İlk kitaplar bu ustalığın yanında acemice kalabilir. Ama bu onların eksik ya da güzel olmadığı anlamına gelmez. Her yazarın geçmişinde kalan ilk kitaplar bugün yazılamaz. Her kitap bir ruh halidir.



Neşe Pelin Kaya: Hanene Ay Doğacak'ta yer alan öyküler ensesti sade bir dile yargılamadan anlatıyor. Kitap yayınladıktan sonra çevrenizden gelen tepkiler nasıl oldu?



Beni tanıyanlar için dert değildi çünkü anlatılanlar hikayeydi. Onlar hayalgücüne şaştılar, kitap yazmamla ödül almamla onurlandılar. Yazar olmuştum.  Edebiyat nedir bilenler için de sorun yoktu. Çünkü onlar da  edebiyatın sadece sizin sevdiğiniz ve onayladığınız hayatları anlatmayacağını biliyorlardı. Edebiyat nedir biliyorlardı. Hayatın içinde olan her şeyin edebiyat tarafından konu edilebildiğini biliyorlardı. Önemli olan nasıl anlattığınız ve üslubunuzdur ki edebiyat zaten bunlarla oluşur. Hayatın ayıbı vardır. Edebiyatın değil. Tepkiler de oldu elbette. Kitap yasaklandı, sansürlendi. Ama şimdiki koşullara doğsaydı bu kitap ne olurdu bunu bilemem. Sosyal medya, bu yeni zaman belki çok daha incitici, tabuları konu alan genç bir yazar için hırpalayıcı olabilirdi.



Abdullah Ezik: Eski Dostum Kertenkele'de yan hikayelerle merkezin sürekli desteklendiği gözüküyor. Bunun özel bir sebebi var mı?

 

Yok. Belki ilk roman olmasıyla ilgilidir. İki öykü kitabından sonra 23 yaşında gelen bir roman olmasıyla bağlantılıdır. Geçenlerde bir okur son romanı okuyup ilk romanımı almış. Tersine sonuncuyu beğenmeyip aklı ilkinde kalmış. Kimbilir onu nereden yakalamış ve kendisini unutulmaz kılmıştı Eski Dostum Kertenkele. Hiç kuşkusuz yazarak edinilen bir tecrübe söz konusu. Yan hikayelerin baston görevi görmesi  zaman zaman bir zayıflık.



Abdullah Ezik: Ana karakter Kertenkele'nin özellikle Matrakçı Nasuh’a ve minyatürlere ilgisi var. Bunun temelinde yatan nedir?


Her şeyi kuş bakışı görme, görebilme arzusu. Genç kahramanım bunu yapamadığı için o hüzünlü sona sürüklenir. Sanat olarak o dönem çok ilgimi çekiyordu. Matrakçı Nasuh’un o dönem için yaptığı büyük sanat. Bundan da etkilenmiştim. 



Abdullah Ezik:
Eski Dostum Kertenkele’ye zaman zaman çeşitli şarkılardan, kitaplardan parçalar karışmakta. Anlatım, romanında bu şekilde zenginleştirilmiş. Bu sizin bir nevi anlatıyı genişletme yönteminiz mi?

 

Genişletme değil de kahramanın ta kendisi olup romanı inandırıcı kılma, sahici kılma yolunu açmış olabilir. Kahramanım çok genç ve kenar bir semtten geliyordu.  Onun iç dünyasını zenginleştiren şeylere eğildim. Gazeteci teyze kızından dolayı bazen onun ilgi alanlarına merakla yöneliyordu. Onun dışında sinemayla, müzikle zenginleştirebileceği bir hayatı vardı ve sizin de fark ettiğiniz gibi bunlarla içsel hayatını da derinleştiriyordu. Bence içsel hayatımız görünürde akıp giden hayatımızdan çok daha önemli. Bizimkisini edebiyat, sanat zenginleştiriyor. Roman kahramanı olunca iş değişiyor tabii.

 

 

 

 


 

 

 


Görsel: Fırat Bilal

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

The Handmaid's Tale artık sadece Margaret Atwood'un kaleminden dökülen distopik bir evren değil, aynı zamanda son dönemin en çok konuşulan televizyon dizilerinden biri. Öyle ki bu yılki Emmy Ödülleri'ni silip süpüren The Handmaid's Tale 10 bölümlük ilk sezonuyla kendi sadık kitlesini yaratmayı başardı bile. Dizinin hayranları dizinin ikinci sezonunu merakla bekliyor şimdilerde.

Birçoğumuzun Narnia Günlükleri ile tanıdığı bir yazar C.S. Lewis. Yakın dostu J.R.R. Tolkien ile birlikte fantastik edebiyatın en önde gelen isimlerinden biri aynı zamanda. Otuzdan fazla esere imza atan Lewis aynı zamanda bir eğitimciydi, dünyanın en prestijli üniversitelerinden biri olan Oxford Üniversitesi'nde de İngiliz edebiyatı üzerine dersler veriyordu. Yani C.S.

Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’ün anısını yaşatmak için ailesi tarafından her yıl düzenlenen Erdal Öz Edebiyat Ödülü, yeni sahibini buldu. Ödül dün akşam, 18 Eylül pazartesi günü İstanbul'da, Pera Palace Hotel Jumeriah'ta düzenlenen törenle şair, çevirmen, akademisyen Cevat Çapan’a verildi.

 

Dünyaca ünlü çocuk kitabı yazarı E. B. White’ın Maine’deki evinin satışa sunulacağı haberi tartışmalara yol açtı. Özellikle Örümcek Ağı ve Stuart Little'ın Maceraları kitaplarıyla çocuk edebiyatında çığır açan bir yazarın, bu eserleri yarattığı evi özel bir mülk mü olmalı, yoksa edebiyat tarihinin bir parçası olarak halka mı kazandırılmalı? E. B.

Bayreuth Festivali, 19. yüzyılda Almanya'nın Bayreuth kentinde besteci Wagner'in opera performanslarının sunulduğu ve her yıl düzenlenen müzik festivali. Bu Festivali Richard Wagner'in kendisi tasarlamıştı. Sanırım 8 yıl önceydi Bayreuth’u ilk duyuşum.

Söyleşi

Tarkan Kaynar ile söyleşi:


"Hayvanlar her zaman ilacım olmuştur."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.