Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Balık diye bir şey yok sadece boğulmak var”



Toplam oy: 54
Bora Abdo, kendine özgü deneysel diliyle karanlık, kasvetli, absürd bir atmosfer kurmuş Balık Boğulması’nda.

Bora Abdo’nun 2014 yılında yayımlanan ve Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülen Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü, “Beni Unutma Dörtlemesi”nin ilk kitabıydı; dörtlemenin yakın bir zaman önce yayımlanan ikinci kitabı Balık Boğulması’nda da, “tenhada ölenler”i anlatıyor Bora Abdo. 


Bilecik Vapur İskelesi’ne tam cepheden bakan ama onu görmeyen üç katlı hastanenin son katında, Müşfik’in odasındayız. Müşfik intihara teşebbüs etmiş. Aynı odada cebinde üç ölü balıkla bir kadın cesedi bulunuyor. Hemşire son zamanlarda suda boğularak ölenlerin sayısının arttığını söylese de bunun bir cinayet olduğu hemen anlaşılıyor ve ellerini bir kazada kaybeden polis memurunun yürüttüğü soruşturma başlıyor. Behice’yi kim öldürdü?

 

Kendisi doğmadan önce ölen ağabeyinin adını alan ve mahzene kapatılmış kaçık dedesiyle de aynı adı taşıyan Müşfik, şehir hatları iskelesinde çımacılık yaparken çarkçıbaşı tarafından işten atılmış. Bir yandan polis sorgularıyla bir yandan da yüksek ateş sebebiyle sürekli sayıklayan Müşfik’in anlattıklarıyla aktarılan hikayede birer birer tanıdığımız karakterlerin ortak özelliği hatırlamaktan yorulmuş ve yaşamaktan bıkmış olmaları. “Bir başkasının hayatı giydirilmişti üzerime, kendi hayatımı yaşayamadım o yüzden,” diyen ve intiharı bile beceremeyen Müşfik, oğlunun ölümünü bir kurtuluş gibi gören ve ölmek için oğlunun ölümünü bekleyen Müşfik’in babası, cinayeti çözmek için en ufak bir istek duymayan ve aslında ellerini arayan polis memuru, oğlunu kendine verilen bir ceza gibi gören ve eski kocasından intikam almak için yanıp tutuşan Müşfik’in annesi, aklını oynatmış kocasını bir mahzene kapatan histerik anneanne, Behice’nin babası, hemşire, hastabakıcı, garson… Hemen hepsi karanlık, kendilerine biçilen hayatı sevmeyen ve istemeyen, sevilmeyen, varlığı yokluğu bir karakterler.

 

 

 

“Müşfik, oğlum, iki gözüm, onlar bizi bu dünyanın bu şehrinde bir deniz olduğuna ve içinde balıkların yüzdüğüne inandırmaya çalıştılar, bense sana aslında bu dünyanın bomboş bir leğen, bomboş bir kova olduğunu ve ne kadar da iyi baksan, hatta başını bu leğenin içine soksan dahi yine de hiçbir balığı göremeyeceğini anlatmaya çalıştım… Balık diye bize yutturmaya çalıştıkları her şey bir boğulmaydı, balık diye bir şey yok sadece boğulmak var…”

 

Bora Abdo, kendine özgü deneysel diliyle karanlık, kasvetli, absürd bir atmosfer kurmuş Balık Boğulması’nda. Sanırım roman türünde yazılmış olması sebebiyle dörtlemenin ilk kitabı kadar dağınık, iç içe ve karmaşık değil; daha ritmik bir metin. Ama gelgitli, metaforik ve kolay kolay sindirilemeyecek üslubu bu kitapta da sürdürüyor Abdo. Bilecik’e denizi getirerek ikame hayatlar için ikame bir şehir kurmuş yazar; balık toplayıcılar, evin arka bahçesinde duran hurdaya çıkmış Beşiktaş adlı vapur, odunlukta biriktirilen ve pis kokusu sayfalardan buram buram sızan ölü balıklar… Aslında bir “yokyer” diyebileceğimiz şehirde, yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi, Ada’nın izlerini sezebiliyoruz. Bir yandan da roman mekanının belli bir şehir olarak adlandırılması, romandaki imkansızlık duygusunu güçlendiriyor. Bilecik’te deniz olması ne kadar mümkünse, iyi ve mutlu bir hayat da o kadar mümkün.

 

Behice cebinde neden üç tane ölü balık taşıyordu, biliyoruz, Behice’yi kim öldürdü, biliyoruz. Peki Çağanoz kim? Günün birinde karşılaşacak mıyız Çağanoz’la, yoksa bir metafor mu yalnızca, şimdilik sadece yazar biliyor, bize dörtlemenin diğer kitaplarını beklemek düşüyor.

 

 


 

 

Görsel: Ömer Faruk Yaman

 


 

 

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü kitabı ile ilgili yazı için tıklayınız.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Eleştirmenlerce Borges, Bioy Casares ve Cortazar’ın öncülük ettiği edebi geleneği sürdürdüğü kabul edilen Arjantinli yazar Mariana Enriquez’in on iki öyküden oluşan kitabı Yangında Kaybettiklerimiz, geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor.

Yazar ve Cenneti kitabında bahsedilen 30 kütüphaneci yazarın hikayesi, bir cennet tasviri gibi gerçekten. Zaman zaman bir hapishane duygusu verse de, yazarların çoğu için bir özgürlük sığınağına dönüşüyor kütüphaneler.

Mustafa Çevikdoğan'ın ismini, yayına hazırladığı ve editörlüğünü yaptığı onlarca kitabın künyesinde görmeye alışık olsak da, müelliflerin adının yazıldığı ön kapakta görme saadetine de eriştik. Temiz Kâğıdı ismini verdiği kitabındaki on üç öykü, güncel Türkçe edebiyat rafımızdaki yerini aldı.

Yazarak delirenler, yazmadan delirenler, yazmasa delirecekler, yazdıkça delirmeyenler… Edebiyat ile delilik arasındaki ilişki, her çağda ve koşulda dikkati çeken konuların başında geliyor. Edebiyat deliliğin, delilik de edebiyatın katmanlarında usul usul dolaşıyor. Kafka, yazdığı bir mektupta, “Edebiyat, içimizdeki donmuş denizin buzlarını kıracak bir baltadır,” demiş mesela.

Söyleşi

Jean-Paul Didierlaurent ile söyleşi:


“Okunmayan kitap, ölü kitaptır. Bu yüzden ortadan kalkması mı gerekir?”

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.