Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

BaşkaDünyalar // Dünyanın grameri uğruna



Toplam oy: 46
Murat Başekim
Olasılık Yayınları
Karanlık Çağ, tıpkı yazarın bir önceki romanı İskit gibi, yerel değerlerin evrensel değerlerle, bildiğimiz dünyanın ve yaşamın bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz bir varoluşla bütünleştiği bir öykü anlatıyor.

Karanlık Çağ, tarihsel kurgunun ve fantastik edebiyatın sentezlendiği bir öykü anlatıyor. Kitabın önemli bir bölümü geride kaldıktan sonra doğaüstü unsurları anlatısına dahil eden Murat Başekim, bize halihazırda bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız tarihsel bir öyküyü anlatacakmış gibi başladığı romanında, yüzleşmekten kaçındığımız gerçekleri göstermeye başladıktan sonra ortaya çıkarıyor bu sentezi. Karanlık Çağ, tıpkı yazarın bir önceki romanı İskit gibi, yerel değerlerin evrensel değerlerle, bildiğimiz dünyanın ve yaşamın bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz bir varoluşla bütünleştiği bir öykü anlatıyor. Bu dünyadan bir öyküye davet edip gizlice başka dünyaların öyküsüne sokuyor okurlarını, ne var ki öykünün bittiği yer yine bu dünya oluyor. Tarihini, coğrafyasını çok iyi bildiğimiz, üzerinde yaşadığımız bu dünyanın gramerini biliyor muyuz? Bu soruyu aydınlatmak için başka dünyaların ışığından faydalanıyor Başekim.


Elli yaşına gelmiş, yiğit bir Avar savaşçısı olmasına rağmen artık gücünün zayıfladığını hisseden bir kumandanın, Alp Çungar’ın öyküsü bu. Hem kendisinin hem de halkı Avarlar’ın güçten düştüğünü gören Alp Çungar, öykülerden, destanlardan hoşlanan bir kahraman değil. Gerçek dünyaya ayak basmayı tercih eden, sihirli kılıçlara inanmayan biri. Artık, yaşının da yarattığı bunalımla, ölüme doğru yaklaştığını gören Çungar, Doğu’yu doğumla, Batı’yı ise ölümle özdeşleştiriyor. Günün birinde Asaf’ın önderliğindeki bir Arap kafilesi gelip Batı’daki Franklar’a karşı akın düzenlemek için Avarlar’dan yardım istediğinde, Alp Çungar’ın ölüme ve Batı’ya doğru uzun yolculuğu da başlamış oluyor. Bu uzun sefere çıkarken Çungar’ın içinde karanlık bir his belirmeye başlıyor; dünyanın sonuna ya da kendi sonuna dair bir his…


Bunun bir yandan yeniden doğum veya ikinci bahar niteliğinde, gençleştirici bir yolculuk olacağına dair umut beslemeye çalışıyor Çungar, ama diğer yandan da Batı’yı keşfettiğinde kendi içinde de bir karanlık keşfedeceğini biliyor. Düşmanının gözüne yakından baktığında kendini göreceğinin farkına varıyor. Batı, roman boyunca karanlık, tekinsizlik, uğursuzluk ve ölüm timsali olmayı sürdürüyor Çungar’ın öyküsünde. Bilinmeyene doğru çıkılan bu seferin gecikmiş bir doğum öyküsü mü yoksa erken bir ölüm öyküsü mü olacağını, henüz yolculuğun başında düşündürüyor yazar. Batı’nın özdeşleştirildiği karanlık anlamlar kümesine karşı Doğu’nun sürekli beraber anıldığı yeniden doğuş, geçmişe özlem gibi temalar, romanın finaline kadar sık sık tekrarlanıyor Başekim tarafından. Öykünün merkezinde kılıçlı ve büyülü fantastik bir macera anlatısından ziyade, geçmiş ile gelecek arasında sıkışan, sıradan olmak ile kahraman olmak arasında gidip gelen bir yolcunun öyküsü yer alıyor.

 

 

Harfleri silinmiş bir kitap


Kitabın ilk üçte birlik bölümünde Doğu’nun Batı’ya karşı giriştiği savaş seferinin yanında gözden düşmüş kahraman Çungar’ın tarihsel öyküsünü okumaya başlıyoruz. Yolculuk öyküsünün başlamasının ardından yavaş yavaş Batı’ya yaklaşıldıkça, anlatıda gotik bir atmosfer oluşmaya başlıyor. Romanın başından beri sözü edilen “karanlık,” dışarıdan ve uzaktan baktığımız bir şey olmaktan çıkıp içinde adım attığımız bir şeye dönüşüyor. Tarihsel kurgu unsuru olarak öykünün başında kastedilen karanlık, roman gotik bir atmosfere büründükçe artık katedilen bir şey haline geliyor. Daha önceki gotik eserlerinden, korku edebiyatına ne kadar hâkim olduğunu bildiğimiz Murat Başekim, burada birikimini yaratıcı bir şekilde kullanıp gotiğin klişelerini epik bir macera öyküsüne yerleştiriyor. Doğu’nun, Batı’nın, birbirinden farklı halkların toplumsal hesabını tutarken, Çungar gibi “anti-kahraman” diyebileceğimiz bir bireyin öyküsünü anlatmak için gereken dengeyi kurmayı başarıyor. Olay öyküsü ile durum öyküsü arasında, sürükleyici bir serüven anlatmak ile atmosfer yaratmak arasındaki kırılımları aynı rotada, bir meseleyi dert edinerek, dünyanın grameri uğruna anlatıyor Murat Başekim. İşte o mesele, yani “dünyanın grameri”, bizim hayatın anlamı dediğimiz şey aslında, yani ölüm.


Batı’yla özdeşleştirilen ölümden şöyle bahsediyor kahramanlarımızdan biri: “Şarlman, dünyanın alfabesini yeniden yazıyor! Kavimlerin makamlarını, öznelerini, sıfatlarını, isimlerini ve fiillerini değiştiriyor. Batı’nın kipini, Doğu’nun kipinden daha farklı kılıyor; Batı’yı, şimdiki zaman ve gelecek zaman kipine taşıyor… Öropa’yı yeni bir dil bilgisi ile yeniden yazıyor. Anlamıyor musun? Bütün mesele Gramer!”


Adım adım gerçek ve fantastik arasındaki hesaplaşmanın öyküsünü okumaya başlıyoruz. Başekim, finale kadar işin serüven kısmına daha fazla ağırlık veriyor ama yine önceki romanı İskit’te yaptığı gibi, edebiyatın kendisine bakan, hikaye anlatıcılığına dair çözümleme yapan bir anlatı sunuyor bize.  Fantastik serüvenleri neden anlatmaktan bıkmadığımıza dair bir metne, belki de edebiyat kuramıyla ilgilenenleri daha çok cezbedecek bir öyküye evriliyor metin. Dünyanın grameri, öyküde karşımıza çıkan gizemli bir kitapla birlikte somutlaşıyor. Bu andan itibaren romanın yeni kahramanı oluyor bu ölüm kitabı. Klişe tabiri kullanarak “kitap içinde kitap” diyeceğimiz türden bir şey değil bu, ama her şeyin zaten içinde olduğu, dışarıda kalamadığı bir kitap; romandaki adıyla “Kara Gramer.”


Kara Gramer’in öyküsü Çungar’ın serüveniyle bütünleşiyor son bölümlerde. Oraya kadar tam anlamıyla bir erkek dünyasında geçen romanda, dişi bir kahramanın ortaya çıkması ve dünyanın grameri uğruna mücadeleye girişmesi, tüm öykünün kırılma noktasını oluşturuyor. Batı mitolojisiyle ilgilenenlerin tanıyacağı bir kahraman bu. Karanlığın yüreğinden çıkıp gelen gizemli kahramanın, Doğu’nun ve Batı’nın kaderinin en belirleyici unsuru olduğunu öğreniyoruz nihayetinde.


Harfleri silinmiş bir kitapla birlikte, düşmanının gözüne yakından baktığında kendisini gerçek bir kahraman haline getirecek kararı veriyor Çungar; cümlesini bitiriyor. Herkesin içinde kendisinden bir parça bulacağı o uğursuz kitapla birlikte, Karanlık Çağ’ı başlatıyor. Dünyanın gramerini öğretiyor bize ve imla hatalarımızı gösteriyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Murat Miroğlu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ayşe Erbulak’ın yakın bir zaman önce çıkan son romanı Cinayet Sınıfı Başkanı, çocukluklarında büyük travmalar yaşamış ve bunu aşamamış ve hayatlarını da bu unut(a)mayışın üzerine kurmuş üç kişinin hikayesi; tabii, her şeyin üstünü örten bir cinayetin söz konunu olduğunu da ekleyelim...

Altı çizilen anlar, üstü karalanan anılar hep o durumun içindeki detaylarla özdeşir; kokular, renkler, hareketler, sesler… Hafızamızda yer eden tüm hikayeler kendi ayrıntılarını taşır. Yemek de o ayrıntıların belki de en önemlilerinden biri. Üstelik yalnızca hikayeye değil, hikayede geçen önemli/önemsiz karakterlere de bir anlam, hafızaya kazınacak bir özellik ekler.

Dünya dönmeye devam ettikçe bazı kelimelerin insanın yüreğine koyduğu o sızı asla bitmeyecek; bugün bile dilimizde acısıyla duran o kelimelerden biri “sürgün.” Gidilen yer, insanın hayatını devam ettirdiği koşullar, kurduğu düzen, başına gelen iyi şeyler, peşi sıra yürüyen şans, her şeyin yolunda gittiğini ve artık hayatın iyi ve stabil olduğunu düşünsek dahi sürgün, sürgündür.

Thomas Mann, alfabenin doğuşuna ilişkin “Kanun” adlı kısa hikayesinde anlatıyor: Tanrı, Musa’dan 10 emrini dünyadaki her insanın anlayabileceği biçimde iki tablete oymasını ister. Fakat Musa işin içinden bir türlü çıkamaz; Mısır’da ve Akdeniz bölgesinde kullanılan semboller, emirleri aktarma konusunda yetersiz kalmaktadır çünkü.

Sanırım bu yılın ilk aylarıydı; Selçuk Demirel bir röportajında son aylarını satırların altını çize çize, notlar ala ala Kara Kitap’ı okuyarak geçirdiğini, desenler çizip alıntılar seçtiğini belirtiyor, Orhan Pamuk’la işbirliğinin müjdesini veriyordu.

Söyleşi

Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.