Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bir başkalaşım hikayesi



Toplam oy: 27
Han Kang // Çev. Göksel Türközü
April Yayıncılık
Et yemeyi reddettikçe kocasının cinsel zorlamalarının kurbanı ve sanat eserlerinin fetiş objesine dönüşüyor.

Yeong-hye bir geceyarısı bunaltıcı rüyalardan uyandığında, kendini bir vejetaryene dönüşmüş olarak bulur. Üstelik tıpkı Kafka'nın Gregor Samsa'sı gibi, Yeong-hye'ın başucunda da en başta kocası olmak üzere annesi, babası, kız ve erkek kardeşleri bekleşmekte, o reddettikçe inatla ve şiddetle onu yeniden etobur düzene dahil etmeye, Yeong-hye'ın sıkı sıkı kenetlediği dudaklarından içeri et parçalarını sokmaya çalışmaktadırlar. Yeong-hye'ın bedenine dair reddettiği ne varsa -ki buna kocasının cinsel arzularını tatmin etmek ya da sütyen giymek de dahil- hepsi bir bir zorla dayatılır. Yeong-hye'ın artık et yemediğini karısının anne ve babasına, kız kardeşine haber veren Mr Cheong defalarca aynı soruyla karşılaşır, “Sizin emirlerinize nasıl karşı gelebilir? Çok özür dileriz Mr Cheong.”

Güney Koreli yazar Han Kang'ın ilk romanı Vejetaryen et yemenin (ve elbette yememenin) politikasını, neredeyse tüy gibi hafif, yalnız ve yalnızca doğayla bir bütün olarak var olmak isteyen bir kadının bedenine uygulanan şiddet üzerinden dillendiriyor. Yeong-hye, et yemeyi reddetikçe toplumun tabuları bir bir çatırdamaya başlıyor.

Orhan Pamuk'un Kafamda Bir Tuhaflık ve Elena Ferrante'nin Kayıp Kızın Hikayesi ile aday gösterildiği 2016 Uluslararası Man Booker Ödülü'nün sahibi Vejetaryen, Yeong-hye'ın hayatındaki üç ayrı kişinin anlatıcı rolünü üstlendiği üç ayrı hikayeden oluşuyor. Fakat bu hikayeler Yeong-hye'ın tıpkı “bir yılanın derisini terk etmesi gibi” kendi etobur bedenini terk edişinin, diğer bir deyişle başkalaşımının da üç ayrı ayağını aktarıyor. İlk hikaye karısını yalnız ve yalnızca sıradan ve itaatkar olduğu için, fazla kitap okumak dışında hiçbir aşırılığı olmadığı için seçen Mr Cheong'ın gözünden aktarılırken her gün defalarca kez tekrar edilen yemek rutinleri, mutfak alışkanlıkları bir şiddet anlatısına dönüşüyor. Üstelik Yeong-hye yalnızca et yemeyi değil, kocası için et pişirmeyi de reddettikçe hem kocası hem de ailesi için bir “utanç” kaynağı oluyor. Carol J. Adams'ın Etin Cinsel Politikası'nda “kayıp gönderge” terimiyle belirttiği gibi, erkek egemen sistemin hayvanları ete, yani sanki canlı halleriyle hiçbir ilişkisi yokmuş gibi bütünden parçalara bölen anlayışı kadını da aynı biçimde nesneleştirerek “gövdelerinden ayrılmış kimliksiz beden parçaların[a]” dönüştürüyor. Vejetaryen romanının Yeong-hye'ı ise işte tam da bu noktada, et yemeyi reddettikçe kocasının cinsel zorlamalarının kurbanı ve sanat eserlerinin fetiş objesine dönüşüyor. İkinci hikayede bir yandan Yeong-hye'ın kendi iç dünyasına çekilişinin, bitkilerle birlikte fotosentez yapmak ister gibi göğüslerini güneşe verişinin sanatsal bir objeye dönüştürülüşünde odaklanılırken, öte yandan Yeong-hye'ın başkalaşımında bir adım daha tamamlanıyor. Video sanatçısı eniştesi Yeong-hye'ın bedenine çiçekler, yapraklar çizdikçe Yeong-hye vücudundaki imgelere biraz daha dönüşerek kanlı canlı halinden de, etoburluğundan da aynı oradan uzaklaşıyor. Sanatsal hazzın erotizmini ve erotizmin sanatsallağını ustalıkla aktaran ikinci bölüm çiçek ve yaprak desenleriyle bezeli iki bedenin birleşmesini iki sarmaşığın birbirine karışmasını anlatır gibi, doğallıkla aktarıyor. Üçüncü hikaye ise bu defa akıl hastanelerinde hastalara uygulanan şiddeti, kendi bedeni hakkında karar alma özgürlüğünden bile mahrum bırakılan insan bedenini merceğe alıyor. Üçüncü hikayenin anlatıcısı In-hye ise, bir yandan kız kardeşi Yeong-hye'ınki de dahil olmak üzere, tüm ailenin sorumluluğunu sırtında taşırken öte yandan kendisine has bir başka dönüşümün eşiğinde duruyor. İki kız kardeş hayat boyu önce asker babalarının şiddeti, ardından kocalarının talepleriyle geçen hayatlarına rüyaların diliyle karşı çıkıyor.


“Abla artık hayvan değilim”


Vejetaryen üzerine belki de hiç düşünmeden yapılan et yeme eylemini ve hayvanın ete, nihayetinde de tabaklara geçiş sürecini son derece çarpıcı bir şiddet anlatısına dönüştürüyor. Üstelik bunu tıpkı Yeong-hye'ın vejetaryenliğin ardından aldığı pek çok karar gibi son derece doğal ve sakin bir dille, hiçbir zorlamaya ya da abartılı bir dile gerek duymadan yapıyor. Nitekim Yeong-hye'ın seçimi de, kadınları da hayvanları da kendi arzularını tatmin etmekten öte bir yerde konumlandırmayan ataerkil düzene karşı politik bir başkaldırışa dönüşüyor. Üstelik bu başkaldırı da zorlamasız, kendiliğinden, düzenin şiddetinin aksine, son derece “şiddetsiz” oluveriyor.  Romanın melodramatik bir dilden uzak duruyor oluşu Yeong-hye'ın sakin ve pasif başkaldırışını da yansıtır nitelikte.

Vejetaryen kanlı canlı bir etoburdan doğayla bir bütün olmaya doğru dönüşümün, tensel bir başkaldırının hikayesi. “Abla artık hayvan değilim,” diyor Yeong-hye heyecanla, “Artık yemek yemem gerekmiyor. Yemeden yaşayabilirim. Tek ihtiyacım olan günışığı.”

 

 


 

 

 

Görsel: Enes Diriğ

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gördüğüm şeylerin beni hipnoz etmesinden korkmuyorum; gördüğüm her ne ise karşımda, ötemde, yakınımda veya uzağımda “başka bir var olma” şeklini koruması, devinerek dönüşmesi, dönüşümünü benimle tamamlaması böyle bir etkileşime daima açık zaten.

Turgut Uyar’ın Veys adlı oyunu yayımlandı. Türkçenin en büyük şairlerinden birinin çekmecesinden çıkan bu eser, her açıdan ilgi çekici. Öncelikle onu yazan Turgut Uyar; diğer taraftan Veys, geçmişten günümüze gerek dili gerekse anlattıklarıyla hiç eskimeyecek bir eser gibi duruyor.

Narsisizm kavramının, özellikle psikanaliz kuramında oldukça işlevsel ama aynı zamanda tartışmalı bir yanı var. Tartışmalı kısmı narsisistik olanın, narsisistik olmayandan ayrılmasındaki güçlük; başka bir deyişle belirsizlik.

Anlatıcının da romanın karakterlerinden biri olduğu metinlerde, bu karakterin psikolojik bir üstünlüğü olur. Okur farkında olmadan olaylara onun gözünden ve bir parça da tarafından (taraf olmak manasında) bakar. Peki romanın hem anlatıcısı hem de anti-kahramanı karakterler yok mudur?

Alejo Carpentier, başka pek çok Latin Amerikalı yazardan daha az bilinen bir isim. Kaleme aldığı ve dünya çapında adından söz ettiren Bu Dünyanın Krallığı romanıyla aslında “büyülü gerçekçiliğe” dair tartışmanın fitilini ateşleyen edebiyatçı.

Söyleşi

Kerem Yücel ile söyleşi:


“İyi bir fotoğraf her zaman kendini anlatabilir.”


Ece Karaağaç

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.