Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

BirKlasik // Aylaklığa övgü



Toplam oy: 15
John Steinbeck // Çev. Püren Özgören
Sel Yayıncılık
Steinbeck, Sardalye Sokağı’nda, kısa romanın büyük ustası olduğunu bir kez daha kanıtlamış.

Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından birisi olan John Steinbeck, 27 Şubat 1902’de Salinas’ta, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Stanford Üniversitesi’nde okudu ama mezun olamadı. New York’ta gazetecilik kariyeri yapmak istiyordu ama gazetecilikte de umduğunu bulamadı. Salinas’a geri dönmek zorunda kaldı. Yazma tutkusu hep vardı Steinbeck’in. Geçim sıkıntısı çekiyor, entelektüel birikimi ile uyuşmayan işlerde çalışıyor, ama bir yandan da büyük bir hızla art arda romanlar yazıyordu. İlk ikisinin geri çevrilmesi hayal kırıklığı yaratsa bile vazgeçmedi; sonunda Altın Kupa (1929) romanı yayımlandı. Ama asıl çıkışını 1935 yılında yayımlanan Yukarı Mahalle ile yakalayacaktı. İlk dönem romanlarının hepsinde en diptekilerin, evsiz barksız insanların, göçmen işçilerin hikayelerini anlatmıştı. Kariyerinin en önemli yapıtlarından biri kabul edilen Bitmeyen Kavga’da (1939) aynı insanların hayatlarını, işin içine sınıf perspektifi de katarak işlediğinde “kızıl”lar listesine alındı. Belki de o zamanlar henüz ABD’de komünistler için cadı kazanları kaynatılmaya başlamadığındandır, aldırış etmedi Steinbeck; unutulmaz kısa romanı Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü’ne değer görülüp milyonluk baskı adedine ulaşan Gazap Üzümleri’nde de bakış açısını değiştirmedi. John Steinbeck’in değişimi ise savaş sonrasında başladı; gerçeklerden uzaklaştı, demeyelim ama, keskinliği törpülenmişti. Yeteneği de öyle. Bu ikinci döneminde bir tek büyük, akılda kalan roman üretemedi. 1962 yılında Nobel Ödülü’ne layık bulunan Steinbeck, 1968’de –ardında on altı roman, iki hikaye ve altı da inceleme kitabı bırakarak– veda etti hayata.

 

Steinbeck’in iki farklı dönemi arasındaki geçiş sürecini temsil eden Sardalye Sokağı (1945), yazarın son önemli kitabıdır. Yakın bir zaman önce Türkçede yeniden yayımlanan Sardalye Sokağı’nda, Büyük Buhran döneminde, balıkçılık endüstrisinde çalışan insanların yaşadığı yoksul bir mahallede (California Monterey’deki Cannery Row olarak bilinen bir sokakta) geçen bir hikaye anlatıyor Steinbeck. Deniz biyoloğu Doc, işsiz güçsüz ressam Henri, yerel bakkal Lee Chong, mahallenin aylak ya da ayaktakımının lideri Mack ve genelev işletmecisi Dora özelinde yoksul insanların yaşadığı Sardalye Sokağı’ndaki ilişkiler –sevgi dolu bir bakışla– sergilenir.

 

Romanın merkezi karakteri Doc, California sahilindeki deniz canlılarını araştıran bir biyolog. Başlıca işi bu canlıları toplayıp ülkedeki diğer araştırma kurumlarına ve müzelere göndermek. Sakin, bilge, karizmatik, yalnız ve iyi kalpli bir adam. Öyle ki, etrafındakilerin anlattığı her türlü saçmalığı dinleyip bilgece yorumlamaktan, etrafındakilere elinden geldiğince yardımcı olmaktan imtina etmiyor. "Onu tanıyan herkes ona borçlu”...

 

 

Olaysız, başı sonu olmayan ve bu nedenle de özeti akılda bir şey bırakmayacak türden bir hikaye var aslında. Hikayedeki yegane olay, başta Mack ve arkadaşları olmak üzere mahalle halkının Doc’a “borçlarını ödemek,” daha doğrusu sevgilerini göstermek için düzenlemeye kalkıştıkları doğum günü partisi. Bu süreç boyunca –onunla eş zamanlı biçimde– Sardalye Sokağı sakinlerinin –ana karakterlerin– dünyasına giriyoruz. İlk bakışta basit ama barındırdığı duygularla, dostluk ilişkileriyle, dayanışmayla, hayat felsefesiyle huzur verici bir dünya bu. Steinbeck’in özlemini çektiği bir dünya belki de...


Orhan Kemal bakışı

 

Sardalye Sokağı, Steinbeck’in Yukarı Mahalle ile başladığı “California” üçlemesinin ikinci kitabıdır. 1954’te yayımlanan Tatlı Perşembe romanı ile Sardalye Sokağı’na, sokağın insanlarına geri döner Steinbeck. Yıllar geçmiş ama sokak değişmemiştir. Değişen tek şey Doc’un bir sevgili bularak yalnızlıktan kurtulması olacaktır. Bu Steinbeck’in kahramanına duyduğu sevginin işaretidir. Aslında Steinbeck’in bütün romanlarında yazarla kahramanları arasındaki güçlü bağ hemen göze çarpar. Fethi Naci’nin “romanımızda Orhan Kemal bakışı” dediği türden bir bakışla yaklaşır kahramanlarına/kişilerine Steinbeck. (Sözü Orhan Kemal’e getirmişken; Steinbeck’in tarım işçilerinin, aylaklarının, mahalle ilişkilerinin Orhan Kemal romanlarıyla –mesela Eskici Dükkânı ile, Bereketli Topraklar Üzerinde ile, Baba Evi ile– benzerliğine dikkat çekmek isterim.)

 

Steinbeck’e dönelim yeniden: Başkalarının küçümsediği, hor gördüğü, daha da kötüsü görmezden geldiği insanların içindeki derinliği ya da çocuksuluğu, masumiyeti, yaşama sevincini açığa çıkarır Steinbeck. Bunun nedeni romanlarındaki kişilerin yaşadığı hayatı, o hayatın çilesini, kavgasını, kavganın içinden doğan dostluk ve dayanışmayı Steinbeck’in de paylaşmış olmasıdır. Sardalye Sokağı’nın aylak takımına da yabancı değildi. Memleketine hüsranla döndüğünde geçim sıkıntıları çektiğinden söz etmiştim. Bu dönemde bulduğu her işe girip çıkmış, zamanının çoğunu aylaklar arasında geçirmişti. Elbette iyi bir roman yazmak için “yaşamak şart” öncülünde ısrarcı değilim. Ne var ki iyi bir yazar hem iyi bir gözlemci hem de başkalarının acılarına duyarlı olan insandır. Steinbeck’te bu iki özellik de mevcuttu. Üstelik hayat felsefesi onlarla birlikteyken şekillenmişti. Doc’un ağzından özetleyelim Steinbeck’in felsefesini: “İşte gerçek filozoflar bunlardır bana kalırsa. Mack ile çevresindekiler dünyada olmuş bitmiş ve olacak her şeyi bilirler. Bence bu dünyada başkalarından çok daha iyi bir şekilde yaşamayı beceriyorlardır. İnsanların ihtiras, hırs içinde kendilerini parçaladıkları anlarda bile onlar rahat ve huzur içindedirler. Sözüm ona muvaffak olmuş dediğimiz adamların hepsinin mideleri hasta, ruhları bozulmuştur. Fakat Mack ile çevresindekiler sapasağlam ve şaşılacak derecede temiz kalmış insanlardır. İstedikleri her şeyi yapabilirler. İştahlarını başka türlü göstermeye çalışmadan tatmin edebilirler. (...) İnsanlarda beğendiğimiz güzel huylar; iyilik, cömertlik, açık kalplilik, dürüst ve anlayışlı oluş, hassasiyet hep bizim cemiyet düzenimizde başarısızlığın dostlarıdır. Şiddetle eleştirip, beğenmediğimiz sertlik, ihtiras, kazanç hırsı, aşağılık bencillik ve menfaatperestlik de başarıyı, şöhreti sağlayan etkenler oluyor. Biz insanlar, birincisinin hayranı olduğumuz halde, ikincisinin sonuçlarına bayılırız”...

 

Hayattan kısa bir kesit sunan bu kısa romanına, hayata bakışını yansıtan daha pek çok motif ve tema sığdırmış Steinbeck. Pek azını doğrudan dile getiriyor; düşüncelerini hikaye içine yedirerek aklımıza ve duygularımıza yavaş yavaş sızdırıyor ve sonuçta onun bakışını paylaşmamızı sağlıyor. Tıpkı Fareler ve İnsanlar’daki gibi. Steinbeck, Sardalye Sokağı’nda, kısa romanın büyük ustası olduğunu bir kez daha kanıtlamış.

 

 


 

 

SabitFikir arşivinden ek okumalar:

 

İkisiBirArada // Steinbeck'in peşinde yollara düşmek

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tokyo denince zihnimizde ışıltılı ve kalabalık bir kent canlanıyor canlanmasına ama son dönemde Japonya’dan gelen haberlere bakılırsa, aynı zamanda ülkenin yalnızlar başkenti Tokyo. Evlerine çekilen güruhla birlikte Tokyo’nun karanlıkta kalan yüzü de ortaya çıkıyor.

Siyah şemsiye, mavi ağaç, sarı yağmurluklu bisikletli adamlar, alan derinliği yüksek plan sekanslar dendiğinde nasıl gözlerimizin önüne anında Angelopoulos filmleri geliyorsa, bira içen yalnız adamlar, kargalar, rüyalar, yabancılaşmış taşra sıkıntıları dendiğinde de aklımızdan o saniye Cemil Kavukçu öyküleri geçer.

Sessiz Kalma’nın açılışı hızlı ve çarpıcı: Genç insanlar, akşamın ilerleyen saatlerinde birlikte eğlenmek ve dans etmek için bir partide buluşuyor. Birbiriyle flört edenler, kendini müziğin ritmine bırakanlar, sohbet edenler, ‘Ben neden buradayım?’ diye soranlar; kısacası partide herkes var. Gecenin ilerleyen saatlerinde partide kavga çıkıyor ve silahlar konuşuyor.

Yakın bir zaman önce yayımlanan Dönüş kitabı, Avustralya’nın en önemli yazarlarından kabul edilen Tim Winton’ın on yedi öyküsünden mürekkep.

Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu her yıl kaç bandrol temin ettiklerini açıklıyor; yani basılan kitap sayısını… Gazetecilerin oldukça hoşuna giden bu bilgi her defasında haberleştirildiğinden, mutlaka denk gelmişsinizdir. Örneğin ilgili basın bülteni 2016’da Türkiye’de 404 milyondan, 2015’te 383 milyondan fazla kitabın yayımlandığını duyurmuştu.

Söyleşi

Tarkan Kaynar ile söyleşi:


"Hayvanlar her zaman ilacım olmuştur."


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.