Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bir uyumsuzun serencamı



Toplam oy: 23
Albert Camus // Çev. Belgin Çınar
Kurukafa
Absürd ya da uyumsuz doğası nasıl estetize edilir? Varoluşçu Yabancı’nın aurası olan sıkıntı ve monotonluk nasıl resmedilir?

Albert Camus’nün Yabancı romanından yapılan aynı isimli bir çizgi roman uyarlaması yayımlandı. Fransa’daki ilk yayımında, romana sadakat gösteren, belli bir niteliği koruduğu söylenen bir çizgi roman olduğu düşünülmüş. Yabancı gibi kült bir romanın sadakatle uyarlandığını, başarılı olup olmadığını tartışmak, üzerinde hemfikir olunamayacağı için çok anlamlı olmayabilir. Sadakat gösteren herhangi bir uyarlamanın başarılı olmadığı da söylenir çünkü. Buna göre mevcut ve başarılı bir anlatının yinelenmesinin anlamı yoktur, yeni bir yorum katılmayacaksa o uyarlamanın yapılması gereksizdir. Aksini düşünenler ise her uyarlamanın bir farklılık getirdiği ve sadakatin mümkün olmadığını iddia ederler. Örneğin romanın görselleştirilmesi başlı başına bir değişim ve bir yeni yorumdur. İşin içine çizerin kendine özgü estetiği, çizgisi, tipleştirmeleri, sayfa tasarımı ve renklerin kullanımı girdiği için sadakati değil yorumu okuruz. Okur ve fan tarafını saymasak olmaz, onlar tartışmaları çeşitlendirip, genel olarak uyarlamaları beğenmeme eğilimindedirler. Hem romanın konuşulmasını isterler hem de her türlü uyarlamayı sevdiklerine yönelik bir saldırı sayarlar.



Ders notu veya hadsizlik gibi algılansın istemem, birazcık, en azından yeni başlayanlar için Camus ve Yabancı romanından söz edeceğim ki uyarlamanın niteliğini tartışabilelim.

 

 

 

Camus, iki temel kavramsallaştırma yapar ve bu kavramları edebiyatında kullanır. İlki, daha çok Veba’da anlattığı “başkaldırı,” ikincisi Yabancı’da başarıyla işlediği “uyumsuzluk”tur. Gerek Sisifos Söyleni kitabında gerekse diğer denemelerinde anlattığı uyumsuzluğu, Antik Yunan’daki Sisifos’tan ilham alarak açıklar. Malumunuz Sisifos, her defasında aşağı yuvarlanan bir kayayı dağın zirvesine çıkarma cezasına çarptırılmıştır. Zavallı Sisifos’un büyük bir emek harcayarak, eziyet çekerek yukarı taşıdığı kaya, işin hitamında dramatik biçimde gerisin geriye, aşağıya doğru yuvarlanıyordur. Camus, bu acımasız cezayı ve beyhude emeği, insanın hayat mücadelesine benzetir. Onun “absurde” dediği uyumsuzluk, biraz abesle biraz da insan bilinci ile dünya arasındaki kopuşla anlatılabilir. Yabancı, bu uyumsuzluğu anlatan sahiden etkileyici, çığır açıcı, dönemi itibarıyla (1942) rahatsız edici bir romandır. Camus, gündelik hayatın monotonlaşmasına dikkat çeker, her bir gün yekdiğerinin aynısıdır; çalışarak, evlenerek, diploma alarak, çocuk yetiştirerek yaşasa da insan bunları niye yaptığını esasen bilmez veya gelecekte daha iyi bir hayat yaşayacağını düşünerek o yeknesaklığa katlanır. Oysa yaşadıkça ve gördükçe, aynı monotonluğu gelecekte de yaşayacağını anlayarak huzursuz olur. Hayatın bir anlamı, eylemlerin bir amacı olması bekleniyordur ama insan her şeyi son kertede nedensiz yere yapıyordur.

 

Yabancı’nın ünlü kahramanı Meursault, romanın başında annesinin vefat ettiğini öğrenir ama bu ölümü şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla geçiştirir. Yaptığı şey, vefasızlık ve sevgisizlik değildir, yapması gerekenleri, yapması gerektiği için yapıyor gibidir; yas tutmaz, gözyaşı dökmez, anılara gömülmez. Cenazenin hemen ertesinde kız arkadaşıyla buluşur, sinemaya, bir komedi filmine gider. Çarçabuk rutinine geri dönmüştür, ilgisiz ve duygusuz görünür, nefret, şehvet, öfke, keder onda hiç yok gibidir. Çevresindekilerin düşünceleriyle, takıntı ve arzularıyla hiçbir biçimde ilgilenmiyordur. Kız arkadaşı, kendisini sevip sevmediğini sorar; Meursault için aşk ya da aşksızlık, sadakat ya da aldatma önemli değildir. Sonra beklenmedik biçimde, yeni tanıştığı, pek arkadaşı gibi durmayan bir komşusunun hasımlarından birini öldürür. Cinayet, mahkemeye taşınırken olaylar giderek tuhaflaşır, öyle olur ki, cinayet değil Meursault’nun kişiliği yargılanmaya başlar. Annesinin ölümüne ilişkin kayıtsızlığı, cenazede yaptıkları ve yapmadıkları anlatılır olmuştur. Meursault, bu anlatılanlara karşı bir kez daha kayıtsız kalır, kimseye karışmadığı gibi kimsenin de kendisine karışmasını istemiyordur. Herhangi bir kurtuluş umudu taşımıyor, avukatının tavsiyelerini anlamsız buluyordur. Hücresine gelen papaza günaha inanmadığını söyler ve günah çıkarmayı, konuşmayı reddeder. Olup bitenlerden sıkılıyordur; varoluşçu edebiyatın “bulantı” ve “tiksinme” gibi hislerinden Meursault da söz eder. Monotonluğun farkındadır, geleceğe güvenmiyor, bir şeylerin değişebileceğine inanmıyordur. Ona göre bugün ölmekle yıllar sonra ölmek arasında bir fark yoktur. Annesinin ölmesiyle, inanmadığı bir tanrıyla ya da mahkemenin adaletiyle, idam cezasıyla ilgilenmiyordur. Aidiyet duyduğu tek şey uyumsuzluğudur, soğukluğu ve dürüstlüğü toplumla arasındaki en önemli farklılıktır, herkes ondan pişmanlık göstermesini, af dilemesini, “normal olmasını” beklemektedir. Meursault buna yanaşmaz, kendi lehine olacak biçimde yalana başvurmaz.

 

 

 

 

Sinematografik bir alışkanlıkla...

 


Başa dönersek; peki bu roman nasıl çizgileştirilir? Absürd ya da uyumsuz doğası nasıl estetize edilir? Varoluşçu Yabancı’nın aurası olan sıkıntı ve monotonluk nasıl resmedilir? Jacques Ferrandez, bana kalırsa bu soruları şöyle cevaplamış: Kendisini, çizer olarak hiç öne çıkartmak istememiş, Meursault ile dış dünya arasında abartılı bir karşıtlık kurmamış, santimantal bir abartı istiflememiş, karikatürize etmemiş. Romanın yavaşlığını iyi özümsemiş, realistik bir çizgi kullanmış, mekanlara ve dönem Cezayir’ine, o bakımdan otantizme büyük özen göstermiş. Bu, gerçekçi bir aura kurmaya çalıştığını gösteriyor. Yabancı’da mekan değil insan ruhu çok öndedir, doğa ve şehir değil, mahkeme salonu ya da deniz kenarı değil, o mekan karşısında insanın bıkkınlığı ve uyumsuzluğu daha önemlidir. Ferrandez, direksiyonu belgeselciliğe ve gerçeklik hissine doğru kırmış, absürd olanı belirginleştirmeye kalkışmamış. Sinematografik bir akışkanlıkla, bence Visconti’nin sinema uyarlamasını da (Lo straniero, 1967) hesap etmiş. Kişisel olarak uyarlamanın genelini beğendim ama kimi sahnelerde daha enerjik ve yaratıcı olunmasını beklerdim. Örneğin, o ünlü cinayet sahnesinde…

 

Ferrandez, altmış yaşını geçmiş, 1980’den bu yana albümler yayımlayan, çalışkan bir çizgi romancı. Çeşitli tarzlarda üretimlerine karşın Cezayir doğumlu olduğu için olabilir, Cezayir’le ilgili bir şeyler üretmeye yönelik bir arzusu hep olmuş. Yabancı, Camus’den yaptığı ilk uyarlama değil; 2009 yılında, Sürgün ve Krallık’ta yer alan “Konuk” (L’Hôte) öyküsünü de çizgi romana uyarlamıştı. Yine Cezayir’de geçen bir hikaye olması tesadüf denemez sanıyorum. Camus ailesinin takdirini kazanmış ki, daha iddialı bir uyarlama yapma izni almış. Hakeza, meraklısı için not düşelim, oryantal ilgileri var Ferrandez’in, içlerinde İstanbul’un da (Istanbul, Carnets d’Orient, 2000) olduğu pek çok ülke ve şehirle ilgili gezi günlükleri sayılabilecek çizgi romanlar hazırlamış. Keşfetmeye, farklı olanı anlamaya yönelik merak ve iştaha sahip. Yabancı, bence en iyi performansı değil ama uluslararası bir ilgi yakaladığı en popüler çalışması.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Roman ve şehir birbirine benzer. Bir sonraki sayfada ya da bir sonraki sokakta neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz,” diyor Michal Ajvaz bir söyleşisinde. Öteki Şehir adlı romanında da, hem bir kitabın sayfalarında hem de bir şehrin sokaklarında başka dünyalara doğru çıkılan tuhaf bir yolculuğun öyküsünü anlatıyor.

 

1987 yılında Phosphore dergisine verdiği bir röportajda, “Bir yazar olarak işim, felsefenin temel meselelerini herkesin kolaylıkla anlayabileceği simgesel bir anlatımla erişilir kılmaktan ibarettir,” diyen Fransız yazar Michel Tournier’nin felsefi denemelerini içeren Düşüncelerin Aynası, yakın bir zaman önce Türkçede de yayımlandı.

 

Yazan kişinin yazdığı her metnin –bunu belirtse de, belirtmese de– öyle ya da böyle otobiyografik olduğu, onun yaşamından kesitler veyahut izler taşıdığı gerçeği bir tarafa, bir yazarın bile isteye otobiyografik –üstelik kurmaca– bir metnin başına oturması ve oradan kendini imha etmeden kalkması zor bir yolculuk. İnsanın kendi kendisinni ameliyat etmesi gibi bir şey bu.

Dönem filmleri ve dizileri gibi dönem romanları da bugünlerde revaçta. Bunun nedeni eskiye özlem mi, yoksa zamanı durduran bir şey mi, orası biraz muamma. Fakat fazla tartışma götürmeyen şey, geçmişin şimdilerde çoğumuzun üstüne geldiği. Vakti zamanında Fred Uhlman’ın da yüzleştiği durum buydu.

Sadece bizde değil, çizgi romanın endüstri olduğu ülkelerde bile olabiliyor, grafik romanla ilgili yanlış bir algı var. Sanılıyor ki, başlayıp biten bir serüveni anlatan her tek çizgi roman eseri grafik romandır. İlgisi yok; baskı niteliği, sunum, hacim veya başlayıp bitmesiyle açıklanamaz grafik roman.

Söyleşi

Tevfik Uyar’la söyleşi:


"Günümüz bilimkurgusu, bugünün teknolojilerini alıp daha da büyütmek şeklinde bir içeriğe sahip değil."


Ece KARAAĞAÇ

 

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.